7 Haziran 2015 Seçimleri Sonrası Erdoğan’ın Bitmeyen “Beka” Sorunu

https://www.tccb.gov.tr/fotogaleri/

Erdoğan’ın siyasi hayati incelendiğinde George Orwel’in şu sözünü hatırlamamak elde değil: “İktidarın tadını alanların önemli bir kısmı, bu konumu kaybetmemek için deri değiştiren yılanlar gibi her gün başka kimliklere bürünürler”. Mesele sadece geçmişte söylenenlerle bugün söylenenlerin çelişmesi değil. Bunu Atatürk dahil birçok siyasetçide görebiliriz. Türkiye çelişkiler üzerine konuşmanın anlamını hiç kazanmadığı bir ülkeydi zaten. Fakat Erdoğan’ın çelişkili siyaset anlayışına yeni bir boyut kattığı bir gerçek. Bunun yanında Erdoğan’ın başarısını küçümsemek mümkün değil. Türkiye’deki siyaset üslubunu en iyi benimsemiş ve uygulayabilmiş biri. Buradaki başarıda da içinde bulunduğu toplumsal sınıf, almış olduğu eğitim, yüklenmiş olduğu ideoloji ve erken yaşta benimsemiş olduğu dini değerler hep pozitif etkiye sahip. 1994 yılından itibaren de sahip olduğu bu altyapıyı hep en güçlü yanı olarak korumaya çalışmış bir siyasetçi.

Gelelim Orwel’in bahsettiği her gün kimlik değiştirme meselesine. Erdoğan her gün olmasa da neredeyse her 5 yılda bir farklı politik çizgilere savruldu. İslamcı, Muhafazakâr, Liberal ve Türk Milliyetçisi kimlikleri konjonktüre göre üstüne geçirdi. AKP veya Erdoğan’ın tüm bu siyasi düşünceleri zaten barındıran bir yapıya sahip olduğunu düşünebilirsiniz. Ama her seçim döneminde birinin ön plana çıktığı, bunun yanında bu görüşlerden bazılarının eleştirildiği görüldü. Bir dönem İslamcılık en ağır şekilde eleştirilirken bugün tekrar favori konuma gelebilidi. Bir dönem milliyetçiliğin her türlüsü ayaklar altına alınırken bugün en büyük Türk milliyetçisi gibi söylemleri duyuyoruz.

7 Haziran 2015 seçimleri sonrası yaşanan süreçte, Türk-İslam sentezci anlayışın Türkçü ayağı ağır basar şekilde Erdoğan liderliğinde ülkeyi yönettiği ve kendisini ülkenin sahibi gördüğü gerçeği apaçık ortada. Fakat Türk milliyetçileri kendilerini fazla güvende hissetmemeli, zira bu yapıya eklemlenmenin bir zorunluluk (7 Haziran sonrası oyları %40’a gerileyen AKP’nin iktidar ortağına ihtiyaç duyma zorunluluğu ve Erdoğan’ın Barış masasını devirmesi) sonrasında gerçekleştiği ve yine başka bir zorunluluk karşısında (sadece Kürt nüfusunun yoğun yasadığı bölgelerde değil metropol şehirlerde de Kürt seçmenin tamamen sırt çevirmesi durumu) farklı bir pozisyona itilecekleri bana göre aşikâr. Evet “Milliyetçilik Türkiye’nin kuruluş ideolojisidir” denebilir, fakat bugün çok daha ileri uçta bir milliyetçiliğin ön planda olduğu dönemi yaşıyoruz. Yıllardır bahsedilen/beklenen sosyal demokrat dip dalgayken, bir anda “İslamcı-Milliyetçi” dalga ülkeyi esir aldı.

Peki bu sürece nasıl geldik?

7 Haziran — 1 Kasım 2015 arasındaki 5 aylık süreçte AKP tam 5 milyon oy artışı gördü. AKP aday listelerinde %40’lık değişikliğin önemi de olabilir, fakat şu süreci nasıl unutabiliriz?

· Dolmabahçe mutabakatını tanımayan Erdoğan: 7 Haziran seçimlerinden yaklaşık 1 ay sonra Erdoğan Çözüm Süreci’nin oy kaybettirdiğine artık tamamen ikna olmuş olacak ki, kendi yetkilendirdiği kişilerin kendi onayıyla gerçekleştirdiği pazarlıklar neticesinde oluşan mutabakat metnini tanımadığını açıkladı. Bu çözüm adına kat edilen tüm mesafeleri boşa çıkaracak sürecin ilk adımıydı.

· Suruç Katliamı: 33 genç katledildi. Kobani’deki savaşın ve Erdoğan’ın o dönem takındığı tavrın ortasında gerçeklesen bir katliam.

· Ceylanpınar’da 2 polis memurunun öldürülmesi: Hala aydınlatılmayan bu cinayetlerin ardından kamuoyuna yansıyanlar; tek delilin iki ihbar telefonu olması, olay yerinde sanıkların değil, polisin parmak izinin bulunması ve dört polisin verdikleri çelişkili ifadeler.

· Çözüm Süreci buzdolabında: Polislerin öldürülmesinin hemen ardından TSK Kandili bombalamaya başladı. Erdoğan kısa süre sonra “Bunlar çözüm sürecini filan anlamadılar, anlamak istemediler. Öyleyse, şu anda bu buzdolabındadır” dedi. Devam eden süreçte sayısız şehit haberi ve ırkçı grupların Kürt vatandaşlarının iş yerlerine saldırdığı olaylar.

· Bölgede sokağa çıkma yasakları: Bölge insanının yasadığı travma. TİHV ve İHD raporlarına göre 2 milyon kişi bu yasaklardan olumsuz etkilendi. 24 Temmuz 2015–15 Nisan 2016 tarihleri arasında yaşamını yitiren polis, asker, korucu sayısı 485, yaralı asker, polis, korucu sayısı 990, yaşamını yitiren silahlı militan sayısı 400, yaralı silahlı militan sayısı 29, bu süre içerisinde yaşamını yitiren sivil sayısı 542, yaralı sivil sayısı ise bin 664 oldu.

· Ankara Katliamı: 102 insanın yaşamını yitirdiği katliam.

· “400 Vekil verin”: Erdoğan ilk “Kardeşlerim, 400 milletvekilini verin ve bu iş huzur içinde çözülsün” dediğinde açıklamanın bağlamı açısından bakıldığında bir sorun yok. Fakat Dağlıca’da 16 askerin şehit edilmesinin hemen ardından “400 vekil olsaydı böyle olmazdı” sözleri hala açıklamaya muhtaç.

Bu sürecin ardından seçmenin büyük oradan güvenlik kaygısı ile oy verme eğilimine girdiğini gözlemledik. Aynı dönemde koalisyonların neden kurulamadığı da sonradan ortaya çıktı. Koalisyon kurma eğiliminde olan Davutoğlu’nun bizzat Erdoğan tarafından engellendiği ve Bahçeli önderliğindeki MHP’nin her türlü koalisyona kapıyı kapatması, sonradan Başkanlık sistemine geçiş için atılmış temellermiş meğer. Sonuç olarak dönem itibariyle güvenlik kaygısının seçmen davranışını belirleyen en önemli unsur haline geldiği ve insanların güvenlik için özgürlüklerden vazgeçmeye hazır hale geldiği görüldü. Yaşanılan güvenlik bunalımlarının ardından kitlelerin Erdoğan’a sığındığını düşünebiliriz. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası iyice Güvenlik-Erdoğan-Çaresizlik girdabına giren Türk halkı, askeri darbeyi önledi ama kendini olağanüstü hâl ile yönetilen, adeta sivil darbe rejimi içinde buldu. Öyle bir girdap ki, 16 Nisan referandumuna çoğunluk evet dedi. Geçmişte başbakanın, bakanlar kurulunun görev ve yetkisine giren her şeyi tek bir kişinin yetki ve sorumluluğuna verdi. Koalisyonlardan kurtulacağı, yürütmenin güçlü ve istikrarlı olacağı yalanına maalesef inandı. 24 Haziran’dan bu yana gecen 8 ayda bu yönetim biçimiyle yönetiliyoruz ve sonuç ortada. Türkiye mutlak iktidar pesinde kosan ve kendini devletin sahibi gören bu anlayışla her gecen gün daha da zayıflayacak. Bu yönetim tarzı, siyasi ve idari iklimdeki yumuşamayı kaldırmaz, hatta yönetenlere zarar verir. Yolsuzluğa her kademede batmış bürokrasi de tamamen emirle hareket eden yargı ve kolluk güçleri de bu iktidarda vücut bulan ve bu iktidarın ömrü kadar ömrü olduğunu bilen insanlardan oluşuyor. Otoriterlikten verilecek her taviz bu yönetimle ve bu insanlarla ilgili sorgulamaları beraberinde getirecektir. Bu nedenle yakın gelecekte siyasi bir yumuşama beklemek hayalcilik olacaktır.

Beka Sorunu

Gelinen nokta itibariyle ekonomik darboğazda olanların, özgürlükleri elinden alınanların ve ülkede kendine bir gelecek düşünemeyenlerin bekasını değil de Türkiye Cumhuriyeti’nin bekasını tartışmak, yani ülkenin varlığı tehlikededir demek, bu ülkeye yapılmış en büyük haksızlık ve saygısızlıktır. Bugün ülkenin bu sistemle yönetilemeyeceği ortaya çıkmışken, ekonomide, adalette, dış politikada, eğitimde ve en önemlisi ahlakta yasadığımız çöküntü ortadayken birileri kendi bekalarının tehlikede olduğunu fark etmiş durumda. Artık bürünecek başka bir kimlik de kalmadı. O nedenle tekrar 7 Haziran 2015 sonrası sürece Türkiye’yi sokmak ve güvenlik algısı üzerinden insanların geri kalan her haktan vazgeçmesini istemekteler. Sonuna kadar otoriterlik tek yolmuş gibi göstermek istemekteler. Türk halkı yukarıda değindiğim bu girdaptan çıkabilecek mi henüz bilmiyoruz. 31 Mart akşamı belki bununla ilgili bir ipucu elde edebiliriz.

M. Esad Sahin, 30.03.2019