Kadınlar günü de geçmişken! ( Mart 2013 )

Türkiye’nin değişmez gündeminin yanı sıra, pek anılmasa da hayatımızın tam ortasında çok önemli bir kavram duruyor: Cinsiyetçilik! Bu kavram aynı başlık altında olmasa da yanından geçilen, birazcık değinilen ama aslında tam da tartışmaların merkezinde duran önemli bir kavram. Can alıcı soru ise, bu kavram üzerine yapılan tartışmalar toplum için ne anlam ifade ediyor. Bir ihtiyaç olarak görülüyor mu? Bazen kullanılan kaynakla, bazen bir alıntıyla, hatta bazen tercih edilen kelimeyle kişiler hakkında fikir sahibi olabiliyor insanlar. Ve bunu artık çok rahat yapabiliyor herkes. Bu durum, çoğu zaman görüş bildirenler üzerinde yıldırıcı ve fazla temkinli olmaya neden oluyor.
Kimse bir Koro’nun içinde o detone olan ses olmak istemez herhalde? Ama bazen Koro çok kötüdür ve sen farkında olmadan farklı olmuşsundur bile. Türkiye‘de her gün onlarca kadının eşleri tarafından öldürülmesi bile yeterince Cinsiyetçilik tartışmalarını alevlendiremiyor. Kadını alçaltan, değersizleştiren, şehvetle bakılan bir obje haline getiren ve çizdikleri profile esir eden bir zihniyetle karşı karşıyayız. Bu durumdan kurtulmak isteyen her kadına o Koro’nun detone olmuş sesi olarak bakılıyor. Yani bir nevi erkek egemen toplumun oluşturduğu normlar, kadınların ahlaklı yada ahlaksız olmasını bile belirliyor. İnsan ne zamana kadar bu muameleye dayanabilir, çok merak ediyorum. İş yerinde sürekli taciz edilen, aile içinde değersiz görülen ve toplumda sadece anaçlığıyla övünebilen bir gruptan söz ediyoruz. Kadının ezilmesi, sömürülmesi, ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmesi, nedenleri yeterince incelenmemiş, bunun sonucunda da kronikleşmiş bir sorun. Sorunun nedenlerini tamamen bulabilmek bu yazı için ağır olsa gerek. Fakat biraz fikir yürütmek serbest herhalde? Sorunu, kızını dövmeyen dizini döver gibi atasözlerinde mi aramalı yoksa kadın gibi gülmek, kadın gibi ağlamak diye bahsettiğmiz o aşağılayıcı cinsiyetçi bakış açısında mı aramalı? Veya pavyon kültüründen mütevellit kadını eğlence unsuru olarak gören ve cinsel bir obje dışında kadına değer vermeyen insanlarda mı aramalı? Yoksa direk sorun “Kadın Algısı”nda deyip kurtulalım mı?
Ama benim cevabını merak ettiğim daha önemli sorular var: Acaba ben bu yazıyı yazarken Yaşadığımız coğrafyada kaç kadın taciz edildi, tecavüze uğradı yada malum sebeblerden intihar etti ? Gazetelerin 5. sayfasında okuduklarımızın dışında..
Benim gözümde çözüm çok net. Hemen yarın ilköğretim müfredatına “Toplumsal Cinsiyet” dersi konulmalı. Çok küçük yaşta verilecek eğitimle ancak o ağaçları şekillendirebilriz. Çocukken kafamıza kazınmaya başlanan “Kadın Algısı”, üniversitede ne kadar eğitim alsan da, ne kadar Seminere, Sempozyuma katılsan da istenilen noktaya gelmiyor maalesef. Toplumsal bir sorumluluk oluşturulamıyor en azından. Bu noktada kendimde ve tüm erkeklerde görmek istediğim sorumluluğu, Murat Sevinç’e ait cümlelerle tarif etmek istiyorum: “Türkiye’de erkek, olup bitenler karşısında önce, yalnızca erkek olduğu için mahcubiyet hissetmeli ki öldürülen, taciz edilen, intihar eden, kendisini yakan kadın fotoğraflarındaki gözlere bakabilsin.”

Mart 2013
m.e.