Anayasa değişikliği

TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANAYASASINDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN 11/02/2017 tarih ve 29976 sayılı Resmi Gazete’de yayımlandı.

Katılmadığım temel bir şeye değinerek başlamak istiyorum, o da şu; “Milletin tamamını temsil etmesi ve kucaklaması gereken Cumhurbaşkanı…” yaklaşımı. Bu yaklaşım, doğal olarak, partilerin (tek başına hükümet etsin ya da etmesin) milletin salt çoğunluğunu düşünerek ülke politikası belirlemesinin, milletin tamamını temsil etmesinin teorik olarak dâhi mümkün olmadığı şeklinde bir anlama geliyor. Bu ne demektir?

İkinci olarak, Cumhurbaşkanının milletin tamamını temsil etmesi, kucaklaması gibi ifade kendi başına bir anlam ifade etmiyor. Anayasaya onu yazıp her şeyin çözüleceğini sanmak, mahkemelerin tarafsız ve bağımsız olduğunu her yerde yazıp uygulamada da öyle olacağını sanmaktan bile naiftir. Geçmişse gidersek, Ahmet Necdet Sezer’in mutlak ve nesnel olarak tarafsız olduğunu, herkesi kucakladığını vs kim iddia edebilir mesela? Lâkin, aynı şeyi Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan için de söyleyemeyiz. Maalesef.

Değiştirilen hükümlere bakalım

#1 Bakanlar Kurulu, şu anda, Başbakan ve bakanlardan kuruluyor; bakanlar, TBMM üyeleri veya milletvekili seçilme yeterliğine sahip olanlar arasından Başbakanca seçilip Cumhurbaşkanınca atanıyor, Başbakanın önerisi üzerine de Cumhurbaşkanınca görevlerine son verilebiliyor. Referanduma götürülen Anayasa değişikliğinde, Cumhurbaşkanı yardımcıları ile bakanların ataması doğrudan Cumhurbaşkanının görevleri arasında sayılmış ve Başbakanlık makamı da Anayasaya değişikliğiyle ortadan kalkacağından, bakanların doğrudan Cumhurbaşkanınca seçilmesi ve görevden alınması (bkz: madde 104) olağan bir durum halini almış. Ancak;

  • Oluşan bu olağan duruma rağmen, seçilecek bakanların Meclis’te halka açık sunum yapması, hedeflerini, planlarını anlatması, bu işe geçekten kalifiye olduğunu ispat etmeye çalışması kötü mü olurdu! Bunun topluma yansıması da müthiş olurdu. Özetle, bakanları kendi alanlarının CEO’su gibi düşünmek lazımdı.
  • Cumhurbaşkanı yardımcılarına gelince, “milletvekili seçilme yeterliliğine sahip olanlar arasından”ın ötesinde (eşini, çocuğunu, damadını, muhtelif akrabalarını, dostunu vs yapamaz gibi) herhangi bir kısıtlama getirmeye, yardımcıların vekalet dışında bir fonksiyonu olmasa da neden gerek görülmemiştir bilemiyorum (böyle bir durum yüz alıştırma maksatlı kullanılabilir diye düşünüyorum; ama yüz alıştırma meselesi bir şekilde zaten halledilir). Dünya da acayip bir yöne gidiyor, Aliyev, eşini birinci yardımcı olarak atadı, ABD Başkanı Trump kızı Ivanka’nın eşi olan damadına görev verdi vs.

#2 Yürütme yetkisi şu anda Bakanlar Kurulu ve Cumhurbaşkanı tarafından kullanılıyor (bkz: madde 8), önerilen değişiklikte Bakanlar Kurulu devreden çıkartılmış ve yürütme Cumhurbaşkanına verilmiş. Yukarıdaki paragrafta da ifade edildiği üzere, Bakanların atanması Cumhurbaşkanınca yapılacağından, yürütmeyi de bu çerçeveye oturtmuşlar. Şunu da ifade etmek lazım, Ahmet Necdet Sezer tarzı Cumhurbaşkanlığına alışıldığından, Erdoğan’ın, kendisi için “yetkilerimin tamamını kullanacağım” demesi ve 2014 seçimleriyle Cumhurbaşkanı olmasını müteakip de “Ben alışılmış Cumhurbaşkanı değilim. Olmadım, olmayacağım” demek suretiyle yapacağını söylediği şeyde ciddi olduğunu ve devamında da bunu uygulamasıyla, alışık olunmayan; ama Anayasada yeri olan bir durumla karşılaşılmıştı zaten. Özetle, değişikliğin, referanduma götürülen değişiklik paketi içinde tutarlı olduğu söylenebilir; ama bu tutarlılık ve uyum yeterli değildir, zira koskoca Anayasa değişikliğini sadece maddeler arası uyum zaviyesinden değerlendiremeyiz.

#3 Değişiklikle, Cumhurbaşkanına karşı sorumlu olan Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar hakkında görevleri ile ilgili suç işledikleri iddiasıyla (görevleri devam ederken ya da görev bittikten sonra) Meclis üye tamsayısının salt çoğunluğunun vereceği önergeyle soruşturma açılması istenebilecek ve tamsayısının 3/5'inin (%60) gizli oyuyla soruşturma açılmasına karar verilebilecek. Bu hükümle, pratikte herhangi bir bakan hakkında soruşturma açılabilir mi bilemiyorum. Geçerli Anayasanın 100. maddesine bakılırsa;

  • Başbakan veya bakanlar hakkında, Meclis üye tamsayısının en az onda birinin vereceği önerge ile, soruşturma açılması istenebiliyor (yukarıda değinildiği üzere değişiklik önerisinde salt çoğunluk aranıyor).
  • Yüce Divana sevk kararı ancak üye tamsayısının salt çoğunluğunun gizli oyuyla alınır (yukarıda değinildiği üzere değişiklik önerisinde ⅗ oranında oy aranıyor).

Geçmişe dönük istatistik:

  • Yüce Divan’da yargılanan ilk Başbakan olan Mesut Yılmaz’ın davası, Rahşan Affı ile ertelenmişti.
  • Yargılanan bakanların ve MV’lerin da 8'i beraat etmiş, 12'si mahkum edilmiş.

Özetle, soruşturma, referanduma götürülen Anayasa değişikliği matematiksel olarak daha zorlaştırılmış.

#4 Meclis, yeni sistemde, Cumhurbaşkanına değil, yardımcılarına ve bakanlara yazılı soru sorabilecek. Meclis soruşturması da bakanları ve Cumhurbaşkanı yardımcılarını kapsıyor. Geçerli Anayasada Başbakana soru sorulabiliyor; ama önerilen sistemde zaten Başbakan kalmıyor. Bu durumda Cumhurbaşkanına da soru sorulabilir olmalı diye düşünülüyor ve bunun pratik faydası olmasa da, Cumhurbaşkanının sorgulanabilir olmaması gibi bir sonuçla karşı karşıya kalındığı noktasında bir anlam ifade ettiği söylenebilir.

#5 Geçerli Anayasada, Meclis, Bakanlar Kurulu’na Kanun Hükmünde Kararname (KHK) çıkarma yetkisi verebiliyor (bkz: madde 87) ve Cumhurbaşkanı da, başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu kararıyla sıkıyönetim veya olağanüstü hal ilan edebiliyor ve KHK çıkartabiliyor (bkz: madde 104). Değişiklikle, Cumhurbaşkanı, doğrudan, yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarma yetkisine sahip olacak (bkz: madde 104). Esasen bu, Anayasa değişikliğinin ruhuyla uyumlu ve itiraz edilecek de bir şey değil gibi, zira, günümüzde uygulaması da görüldüğü üzere, Cumhurbaşkanı zaten Bakanlar Kurulu aracılığıyla KHK’leri çıkarabiliyorken, KHK çıkarmak için tamamen kendi atayacağı Bakanlar Kurulu’nu toplamasının pek de bir mantığı yok gibi. Zaten, yürütme yetkisini kendisine alıyor. O nedenle bu yetkiyi de doğrudan kendisine alması olağan ve pratik. Üstelik, mevcut Anayasada, Cumhurbaşkanı, başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu’yla her konuda KHK çıkarabiliyor; ama şimdi sadece yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilecek. Burada iyileşme olduğu kanaatindeyim.

#6 Geçerli Anayasanın 150. maddesi “Kanunların, kanun hükmündeki kararnamelerin, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün veya bunların belirli madde ve hükümlerinin şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı iddiasıyla Anayasa Mahkemesinde doğrudan doğruya iptal davası açabilme hakkı, Cumhurbaşkanına, iktidar ve anamuhalefet partisi Meclis grupları ile Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az beşte biri tutarındaki üyelere aittir. İktidarda birden fazla siyasi partinin bulunması halinde, iktidar partilerinin dava açma hakkını en fazla üyeye sahip olan parti kullanır.” hükmünü amir olup, bu madde “Kanunların, Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün veya bunların belirli madde ve hükümlerinin şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı iddiasıyla Anayasa Mahkemesinde doğrudan doğruya iptal davası açabilme hakkı, Cumhurbaşkanına, Türkiye Büyük Millet Meclisinde en fazla üyeye sahip iki siyasi parti grubuna ve üye tamsayısının en az beşte biri tutarındaki üyelere aittir.” şeklinde değiştirilmektedir.

#7 Değişiklikle, TBMM’nin bundan böyle, ara verme ve tatil sırasında, yalnızca Cumhurbaşkanı tarafından toplantıya çağrılabilmesi öngörülmüş. Halihazırda, kendi kendine ve Bakanlar Kurulu çağrısıyla toplantıya çağrılabiliyor (bkz: madde 93). Kendi kendine toplanabilmesinin çıkarılması, Barolar Birliği’nin de ifade ettiği üzere, Meclisin anayasal sistem içindeki konumu açısından önemli (Cumhurbaşkanına Meclis Başkanı yerine, Cumhurbaşkanı yardımcısının vekalet edecek olması da bu açıdan önemli).

#8 Cumhurbaşkanı, önerilen sistemde, yardımcılarını, bakanları ve üst kademe kamu yöneticilerini atıyor (bkz: madde 104). Geçerli Anayasada, bakanları Başbakan önerisi üzerine atıyor, bu yönüyle, değişiklik önerisi mantıklı. Kamu yöneticileri hususunda da eskiden bazı kurum isimleri verilmiş (YÖK, Devlet Denetleme Kurumu vs), şimdi genel ifade kullanmış, bu da mantıklı. Giriş paragrafında da bu hususun mantıklı olduğunu söylemiş ve bakanların seçilmeleri hususunda da öneri sunulmuştu. Cumhurbaşkanının dilediğince bakan atama ve görevden alma hususu eleştiriliyor. Bu eleştirilerde nispeten haklılık payı var, zira;

  • Geçerli Anayasada Başbakan, bakanlar ile Cumhurbaşkanı arasında konumlanmış vaziyette ve Başbakanın önerisi üzerine bakanların görevine son verebiliyor, yani arada Başbakan var. Bu, siyasal gerginlikler açısından sıkıntılar yaşattı.
  • Ancak, önerilen sistem, bakanların, görevleriyle ilgili konularda dâhi herhangi bir kişilik sergilemesinin önüne geçebilir.

Öte yandan, şu anki hükümet döneminde de bakanların pratik olarak Cumhurbaşkanı tarafından atanıp görevden alındığı da açık. Yani, uygulama Anayasal çerçeveye oturtulmuş oluyor. Özetle, bakanların vs atanması hususu için salt iyi olmuştur, kötü olmuştur diyemiyorum. Herkes meşrebine göre değerlendirebilir. Ben sadece, atanması düşünülen bakanlar sunum vs yapsaydı çok iyi olurdu diyorum.

#9 Cumhurbaşkanının resen (kendi başına, kendiliğinden) imzaladığı kararlar için şu an herhangi bir şekilde yargı yolu imkânı yok (bkz: madde 105). Vatana ihanetten yargılama içinse Meclisin ⅓ oranında (%33) teklifi ve ¾ oranında (%75) oy gerekli. Değişiklikle, Cumhurbaşkanı hakkında, vatana ihanet, resen alınan kararlar vs ayrıma tabi tutulmaksızın, salt çoğunluğun vereceği önergeyle soruşturma açılması istenebilir ve ⅗ oy oranıyla (%60) soruşturma açılabilir. Yüce Divana sevk içinse ⅔ oranında (%66) oy gerekli. Değişiklikle, eşik değerler daha aşağı çekilmiş. Barolar Birliği’nin, önerilen değişiklikle ilgili ifade ettiği kişisel suç, görev suçları ayrımının olmaması, bu yönüyle de görev süresi içerisinde, olası bir ölüm veya yaralanmayla sonuçlanan trafik kazasının dâhi, “vatana ihanet” suçlamasına eşdeğer düzeydeki usulle bir tutulduğu muhakkaktır; ama bu konuda ne yapılabilirdi bilemiyorum. Pratik bir faydasını görmüyorum, dolayısıyla da karşı çıkmayı gerektirecek bir şey olduğunu da düşünmüyorum. Maddenin iyileştirildiğini görmezden gelip, buna takılmak anlamsız. Dolayısıyla, özetle, burada bir iyileşme var.

#10 Anayasa Mahkemesi üye sayısı değişiklikle 17'den 15'e düşürülüyor (bkz: madde 146). Bu sayının 2 kişi eksilmesi, Anayasanın 156. maddesinin yürürlükten kaldırılmasından ötürü, Askerî Yargıtay ve Askerî Yüksek İdare Mahkemesi üzerinden gelecek 1'er kişinin artık gelemeyecek olması dolayısıyladır. Yani, değişen bir şey yok. Ancak; Meclisin seçeceği üyelerin gizli oylamasına iktidar partisi katılmasa olabilir miydi acaba? Bu da zorlu bir mesela, zira Meclis, 2 üyeyi Sayıştay Genel Kurulunun kendi başkan ve üyeleri arasından, 1 üyeyi ise baro başkanlarının serbest avukatlar arasından gösterecekleri 3 aday içinden yapacağı gizli oylamayla seçiyor. Yani, aslında Meclis doğrudan üye seçmiyor. Benzer şekilde Cumhurbaşkanı da aslında doğrudan üye seçmiyor; ama üye öneren Kurumların üyelerini Cumhurbaşkanının kendisi atıyor. Hasılı, önerim yok. Karışık mesele. Bu hususla alakalı, son olarak;

  • 2010 yılındaki Anayasa değişikliği ile birlikte, Anayasa Mahkemesi üyelerinin görev süresinin 12 yıl ile sınırlandırılmıştı; üyelerin yeniden seçilememesi esası da getirilmişti. Eskiden 65 yaşını doldurunca emekli olmaktaydılar. Bu saçma sapan şey AKP döneminde düzeltildi.
  • Anayasa’nın 101. maddesi gereği Cumhurbaşkanının görev süresi 5 yıldır ve bir kimse en fazla 2 defa Cumhurbaşkanı seçilebilir. Recep Tayyip Erdoğan da 2014'te göreve geldi. 16 Nisan’daki referandumda EVET çıkmazsa bile 1 kez daha Cumhurbaşkanı olabilecek. Bu durumda, görev süreleri sırayla 2018, 2019 ve 2020 yıllarında bitecek ve tamamı da Ahmet Necdet Sezer tarafından atanmış olan 3 kişiyi Erdoğan atayabilecek. Referandumda EVET çıkarsa ve Erdoğan 2 kez üst üste Cumhurbaşkanı seçilirse, Anayasa Mahkemesi üyelerinin tamamı Erdoğan tarafından atanabilecek.

#11 Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’ndaki Yüksek kelimesinin kaldırılmasının (bkz: madde 159) sadece anlamsal bir önemi var. Barolar Birliği’nin de ifade ettiği üzere, bu düzenlemenin teknik olarak yol açtığı hiçbir etki bulunmamakla birlikte, Anayasa değişikliği teklifinin felsefî ve siyasî arka plânını ortaya koyması bakımından son derece dikkate değer olduğu düşünülmektedir.

#12 Meclisin Cumhurbaşkanı karşısındaki konumu zorlu bir mesele. Mesela, ben Meclistekileri hakikaten dikkate alan birisi değilim, sistem gereği bir partiye oy veririm ve geçerim, dolayısıyla seçilmişlerden fayda göreceğim gibi bir motivasyonum da yoktur, bu insanların hakikaten vatana millete hizmet için orada olduğuna inananların olduğunu da düşünmüyorum (istisnalar hariçtir ve bu değerlendirme, demokrasilerin Meclis’in varlığını gerektirmesi durumundan bağımsız, sadece insanlarla alakalıdır). İdeal zeminde bakıldığında elbette insanlar birilerini seçecek ve o kişiler, vatan ve millet adına hareket edecek. Öyle sanıyorum ki, seçimler ne kadar dar/küçük alanlarda yapılırsa yapılsın, kişisel menfaatlerin üst düzeyde olduğu, gücü eline alan insanların Peygamber gibi davranmadığı düşünülürse, dünyadaki herhangi bir şeyin değerlendirme kriterlerinin tamamen subjektif olduğu da dikkate alınırsa, seçilen bu insanların hakikaten hak, hukuk ve adalet çizgisinden ayrılmadan iş tuttuklarını, tutacaklarını söylemek dâhi mümkün değildir. Nitekim realite de böyledir. Kaç tanesi bedelli askerlik yasası çıkarken yakınını düşünmemiştir, kaç tanesi Meclis’te ağız burun kırarken, kafa patlatırken (!) kendi menfaatini düşünmemiştir, kaçına rüşvet teklif dâhi edilemez. Benim de idealizmi referans aldığım ve eleştirilerim karşısında bir öneri getiremediğim düşünülebilir, doğrudur; ama vurgulamak istediğim esas şey şu; sözde seçilmiş bu insanlar hakkında olumlu konuşan bir Allah kulu yokken, Meclis’in Anayasal sistem içerisindeki konumunu düşüren bir Anayasaya teklifiyle karşılaşıldığında, bu adamları savunur pozisyon almak tutarlı değil. Hatta şöyle bile düşünüyorum; seçilmiş bu adamların sadece yasama ile uğraşacak olması, bunların halk ve şirketler üzerindeki etkisini bile azaltabilir.

#13 Yukarıdaki değerlendirmeyi takiben, yürütmenin, yani Cumhurbaşkanının denetlenebilirliği hususu gündeme gelmektedir. Yeni sistemde, Cumhurbaşkanı bilerek veya bilmeyerek ya da sehven yanlış yaparsa ne olacak, bu adam nasıl sorgulanacak ya da kararından nasıl geri adım atacak? Sizce Recep Tayyip Erdoğan geri adım atar mı herhangi bir şeyden? Aklıma hemen Gezi Parkı vs geliyor. Üstelik ben gibileri öyle zor durumda kalıyor ki; zira, Gezi eylemlerinin katıksız planlı olduğuna inanıyorum; ama Gezi Parkı’na kışla yapmak da nedir, kesinlikle istemiyorum. Recep Tayyip Erdoğan bu kararından vazgeçti mi hayır, benim sesim çıktı mı, hayır. Adına Kürt Açılımı denen şeyi de bu kapsamda sayabiliriz, iyi niyetle atılan bir adım olduğunu düşünüyor olsam da, o adım ne kadar iyi niyetli olursa olsun olmayacak duaya çıkmanın anlamı yoktu, çıkıldıysa da gerekli önlemler alınırdı; ama bunlar yapılmadı ve bu açılıma karşı çıkanların eleştirileri dikkate alınmadı. Nasıl çıkılacak bu işlerin içinden? İşin ironik tarafı, Cumhurbaşkanının yargılanabilirliği hususu yeni sistemde matematiksel olarak daha kolaylaştı (bkz: madde 105); ama işler öyle bir noktaya geliyor ki, kimse temiz olmadığı için olsa gerek (bu noktada Peygamber Efendimizin sahip olduğu “el-emin” sıfatını herkesin düşünmesi lazım), gizli oy kullanması gerekirken bile oyunu açıkça kullanabilecek bir duruma düşebiliyor seçilmiş adamlar. Ha yeni sistem ha eski sistem, değişen bir şey yok. İnsanlar, varlıklarını, herhangi bir parti, cemaat vs ile ilişkilendirdiği andan itibaren, meydana gelen bu menfaat kümelenmesi körler sağırlar birbirini ağırlar durumuna indirgeniyor. Dolayısıyla, hakikaten zor. Ne denilirse denilsin bir açık, zayıf nokta beliriyor. Yukarıdaki paragraflarda da ifade edilmeye çalışıldığı üzere, günümüzde de Cumhurbaşkanının denetlenebilirliği hususu çetrefillidir. Bu da, bu Anayasa değişikliğiyle ilgili bir durum değil.

Anayasa değişikliğinde gizli oylama prensibine uyulmaması Anayasa Mahkemesine gitmesi gereken bir husus iken gidilemedi, zira gidilse farklı şekillerde yorumlanabilecekti ve belki de Anayasa Mahkemesi zaten reddedecekti. #8'de bakanlar hakkında söylediğimiz “kişilik sergilemesinin önüne geçebilir” yaklaşımı da bu açıdan önemli.

#14 Meclis seçimlerinin yenilenmesine karar vermek halihazırda da Cumhurbaşkanının yetkileri arasında olmakla birlikte (bkz: madde 77), bu husus Anayasanın 116. maddesinde ayrıca detaylandırılmış ve Bakanlar Kurulunun güvenoyu alamaması, Başbakanın istifa etmesi vs gibi şartların oluşması durumu gözetilmiştir. Değişiklikle de (bkz: madde 116), i) Meclis üye tamsayısının ⅗ oy (%60) çoğunluğuyla, ii) Cumhurbaşkanının kendisinin seçimlerin yenilenmesine karar verebileceği düzenlenmiş. Cumhurbaşkanı herhangi bir şart gözetmeksizin seçimlerin yenilenmesine karar verebiliyor olsa da, bunu salt kendi görev süresini uzatma amacıyla yapamaz (dolayısıyla buna ilişkin şurada kullanılan ifade tamamen yalandır), zira Cumhurbaşkanı en fazla 2 dönem aday olabilir ve ikinci dönemden sonra tekrar aday olabilmesi için seçimlerin Meclis tarafından %60 oy oranıyla yenilenmesi gerekir (bkz: madde 116).

#15 MV sayısının 50 kişi artırılarak 600'e çıkartılması (bkz: madde 75) ve 25 olan seçilme yaşının 18'e indirilmesi (bkz: madde 76) hususlarına girmiyorum. İlkini anlamadım, ikincisiyse yazık. 18 yaşında bakanlar görmemeyi diliyorum sadece.

Değişiklik maddelerinin ötesinde değerlendirme/yaklaşım

Buraya kadar, değiştirilen maddeleri tek tek incelemeye çalıştık, mevcut Anayasa ile referanduma götürülen maddeleri karşılaştırdık ve bu kıyaslama değişiklik çemberinde yapıldı, zira yapılan şey bir kıyaslama. Bu nedenle, bazı şeyleri olağan görmüş olsak da, Ekşi’den “gok yeleli baykus”un ifade ettiği üzere, bu sistemde kandırılmak daha kolay. Tek 1 kişinin kandırılması ülkeyi bataklığa sürükleyebilir.

Ak Parti, görünürde, i) çift başlılık istemiyor, ii) çift başlılığın fetret devirlerine neden olduğunu iddia ediyor, iii) muhtemel koalisyonların ülkeyi geriye götüreceğini söylüyor vs… Prensip olarak hak verilecek yaklaşımlar, zira siyasi istikrar önemli ve Mehmet Şimşek’in ifade ettiği üzere, ortalama ömrü 18 ay olan hükümetler uzun vadede düşünüp yapısal sorunları çözüp Türkiye’yi çok daha güçlü bir şekilde küresel rekabette zor taşır; çünkü ekonomi her şey; ama;

  • Bakan seçiminde önerdiğimiz gibi bir şey uygulansa ülke ne kaybederdi?
  • Bakanlar hakkında soruşturma açılmasını sağlayan salt çoğunluk ilkesi neden daha zorlaştırılıp ⅗ oy oranı şartı aranmış?
  • Tek parti hükümeti döneminde, örneğin enerji konusunda farklı bakanlarca farklı yönler çizilmemiş midir (Hilmi Güler’in elinde güneş paneli ile dolaştığı günleri ben hatırlıyorum, 2008 yılında “güneşten elektrik üreteceğiz” diyordu ve o zamanlarda Çin global pazarda üstünlüğü yeni elde etmişti, daha da ötesi, global kurulu güç 15.8 GW kadardı, şimdi ise 230 GW değeri aşıldı; ama Türkiye’nin durumu yerlerde). Hadi diyelim iktidar olundu, müktedir olunamadı; ama müktedir olunduğu halde kısa dönemli politikaların esiri olmuyor muyuz acaba? Bu konuda belli bir iddiam yok.
  • İşsizlik oranındaki artış malum. Şunu diyenler bile var, koalisyon dönemlerinde dâhi işsizlik %10 mertebesine gelmedi. Evet, doğru, 2001'deki krizi takip eden dönemde işsizlikteki artış bir türlü önlenemedi; ama koalisyon dönemlerindeki verimsizliğin yarattığı fazla istihdamı dikkate almadan, o dönemde işsizlik azdı demek saçmalık. Fakat, yine de, işgücü istatistiklerine (2005–2015 dönemi yıllık TÜİK verileri) bakıldığında görmekteyiz ki, işsizlik oranı CAGR değerinin işgücüne katılım oranı CAGR değerinden büyük. Açıkçası, ben, artan öğrenci sayısının da işsizliği düşük gösterdiğini düşünürdüm; ama görece öyle olmadığını gördüm, zira işgücüne dahil olmayan nüfus CAGR değeri düşük. Fakat, artık cazibe merkezi olmadığımız da gerçek. Bu arada, Cazibe Merkezleri Programı için de hükümeti tebrik etmek lazım, 40 milyar TL’yi aşkın yatırım için başvuru olduğu söyleniyor.
  • 15 Temmuz darbe girişimini takiben yapılan ihraçların adilane ve hak, hukuk gözetilerek yapıldığını söyleyebilir miyiz? “Devlet ne yapsın, nasıl ayırt etsin, dozerle girip geçiyor” ve “kurunun yanında yaş da yanmış olabilir” vs denilebiliyor; 100 bin kişiyi aşkın kişiyi “darbeci” diye ihraç etmek bu şekilde savunulup geçiştirilebilir mi? Hani AKP kimsesizlerin kimsesi idi. İhraç edilen insanların halini anlamak için attan mı düşmemiz gerek.
  • Mesela çift başlılık vs ise monarşi ile yönetilen ülkelerin çoğunun ayakta kalamadığını hatırlamakta fayda var; ancak, diğer ülkelerin iç dinamiklerini bilmemekle birlikte, bizde, kemalist baskıcı zihniyetin başlattığı domino etkisinin halen devam etmesi nedeniyle uzlaşma kültürünün gelişmemiş olmasından ötürü halk daima tek parti iktidarı aradı. Zira;
  • Cumhurbaşkanı ile Başbakan (Hükümet) farklı hayat görüşlerine sahip olduğu anda işin *oku çıkıyor ve hatta her seçimden hükümet kurmak için aylarca yapılan koalisyon görüşmeleri ülkeye tam anlamıyla zarar veriyor(du). Erdoğan da, Başbakan ile Cumhurbaşkanı kavga etmesin, ülke fetret devri yaşamasın diye kumandayı Cumhurbaşkanının eline verin diyor. Böyle bir durum ve sonuçla karşı karşıyayız. Bunu basit anlamda sebep ve sonuç ilişkisi düzleminde değerlendirebiliriz. Çözümü ise, toplumun, bireysel anlamda, siyasileri vs bir tarafa bırakıp, şapkayı önüne alıp birbirine saygı göstermeyi gerçek anlamda öğrenmesidir.
  • Hayat görüşü farklılığı kendini en iyi tutarsızlık olarak gösteriyor. Müjdat Gezen’in Nilhan Osmanoğlu hakkında sarfettiği sözlerin Yılmaz Özdil ve dinleyici kitlesi tarafından memnuniyetle karşılanması ve hakır hakır gülünmesi buna bir örnek. Ne diyeceğiz bunlara! Akit TV’den de adamın teki çıkıp bunlar hakkında saçma salak konuşmuş. Şimdi girin Ekşi’ye ve sözlükteki insanların iki olay hakkında yazdıklarına bir bakın. Tutarsızlığı görün; bkz 1, bkz 2. Sonra da ne demek istediğimi daha iyi anlamak için şu başlıkta yazılanları okuyun (tüm girileri okumadım ben de elbette; ama okunmaya değer, başarılı tespitler var).
  • Başbakan ile Cumhurbaşkanı arasında uyum olmak zorunda mı denilebilir, buna prensip olarak katılıyorum; ancak ifade ettiğim üzere, “hayat görüşü” seviyesine inmiş olan uyuşmazlık her şeye öyle bir sirayet ediyor ki, gücü eline alan karşı tarafı sindirmeye başlıyor. Öyle olduğu için bir dönem işi gücü bırakıp eşarp ile uğraştık, bunun uğruna meslek liselerini mahvettik ve şimdi eğitimi AKP mahvetti deniliyor, bir hiç uğruna bunların yaşandığını unutuyoruz. AKP de şimdi öc alırcasına imam hatip diyor. Bir o yana, bir bu yana savruluyor memleket. Hayat görüşü (inanış) seviyesinde bir farklılık olmasa elbette biz de (79 milyonun tamamı) her konuda uzlaşmasak da meseleleri gayet bilimsel olarak değerlendirebiliriz. Ama sistem bir defa bozulmuş ve döngü kırılamıyor. Döngünün kırılması da sihirli değnekle olmayacak, herkes bireysel düzlemde kendine bakmalı. Yani, “ben torpil koymasam, ben geçmesem, ben yapmasam başkası yapacak edecek” demeyi bırakıp doğrusu ne ise onu yaptığımız anda düzelecek bazı şeyler. Bu noktada Saff suresi 2. ayetine değinmekte fayda var; “Siz ey iman edenler! Niçin söylemlerinizle eylemleriniz birbirine uymuyor!” (Mustafa İslamoğlu çevirisi). Şunu da ifade edeyim, herkes ne kadar da çok biliyor! (bkz: Akılları pazara çıkarmışlar, herkes yine kendi aklını almış).

Tüm bu değerlendirmeler, tek bir etkeni işaret etmek, yönlendirmek amaçlı değildir. Meselelere sloganlarla yaklaşılmamıştır, herhangi bir şeyin de tek bir etkeni yok.

Sonuç olarak, yukarıda ilgili maddeleri de vermek suretiyle konunun önemli gördüğüm noktalarını belirttim ve görüşlerimi açıkladım. Değişiklikleri külliyen reddetmek de benimsemek de doğal değildir. Herkes meşrebine göre bir kanaate varıp kararını verebilir.

Şunu da ifade etmek gerekir; Recep Tayyip Erdoğan, artık, var olan yürütme yetkisini kullanmak suretiyle uyuyan devi uyandırdı. Dolayısıyla, bu saatten sonra, “ya AKP’nin istemediği gibi birisi gelirse” vs demenin ve bunun AKP’ye de zarar vereceğini iddia etmenin bir anlamı yok, zira, uyuyan dev uyandığı için, bu saatten sonra mevcut sistemle devam edilse ve Cumhurbaşkanı, Ahmet Necdet Sezer gibi birisi bile olsa, O kişi artık yürütme yetkisini kesinlikle sonuna kadar kullanacaktır. Dolayısıyla, adeta geri dönüşü olmayan bir yola çoktan girilmiştir.

Son olarak, Cumhurbaşkanının etrafında, Şamil Tayyar, Yiğit Bulut, Hilal Kaplan gibi isimleri ve TV’de de AKP’li olduğu kanaatinde olduğum Hilal Kaplan’ın eşinin kardeşi Selman Öğüt, Rasim Ozan Kütahyalı (ROK), Nihat Doğan vb gibileri gördükçe “böyle olmaz” demekten alamıyorum kendimi.

İşbu yazı, sağda solan paylaşılan sufli yazılardan, sloganlardan ve düşüncelerden vs tamamen uzaktır (beridir).

Beğeniyle takip ettiğim birisinden alıntıyla noktayı koyalım: “Türkiye lüzumundan fazla siyaset konuştuğu için sıkıntı yaşıyor.”

#TakdirSizin