Kendi Söküğünü Dikemeyen Ajanslara

İyi işler yaptığını ama bunu yeterince anlatamadığını düşünen ajans sahiplerinin, kreatif direktörlerinin sayısı az değil. Sayılarıyla doğru orantılı olarak, konuyla ilgili şikayet ve bahaneleri de hayli fazla. Onlara, Narcos’un üçüncü sezonundan bir veciz sözle seslenerek uzunca bir yazıya başlamak istiyorum: “Oyuna girmezsen hep başkalarının gollerini izlemek zorunda kalırsın.

Önce bahaneleri halledelim.

  1. Ayinesi iştir kişinin falan filan

Sadece yaptığı işler konuşulan, pek ortalarda görünmeyen, merak edilen cool reklamcı olmayı herkes ister ama Ali Taran değilseniz ve yaptığınız işler sansasyon yaratmıyorsa (botlarla ve paralı askerlerle Twitter’da TT olmaktan bahsetmiyorum), erken dönem Karpat Polat’ı gibi Cannes’dan yurda kamyonla aslan sokmuyorsanız veya Martin Sorrell hakkınızda “Türkiye’de bi ajans var, dünyanın parasını verdim ama satmaya yanaşmadı herif” gibi bir açıklama yapmadıysa, kusura bakmayın ama henüz merak edilen ‘o kişi’ değilsiniz. Yani yeni anlaşmalar ve sürdürülebilir bir ekonomi için maalesef ajansınızın ve sizin biraz göz önünde olmaya ihtiyacı var demektir.

Zira acı bir gerçek var ki, marka tarafında işler o kadar da mekanik, sonuçlara ve raporlara dayalı yürümüyor. “Bizim reklamda ünlü şarkıcı Melis Büyükduduş oynuyor” diye övünen KOBİ sahibinin bir benzeri marka yöneticisi var ve ortamlarda “bizim işleri ünlü reklamcı Melih Akduduş yapıyor” diye anlatmayı pek seviyor. Anlatmasa bile, o ünlü reklamcıyla toplantı yapmayı, takılmayı, içten içe saygı görmeyi seviyor.

Kaldı ki, malının iyi olduğunu ve iyi malın reklama ihtiyaç duymayacağını düşünen kişi siz değil de markanın sahibi olsa, reklamcılık diye bi meslek olmazdı. Bakın, direkt 1957 yılına, Gümüşsuyu’ndaki kahverengi bi yazıhaneye ışınlanıverdik bir anda.

2. Ama o mecralarda kendimize yer bulamıyoruz, hep başkaları

Ne kadar da üniversite kantini kokulu bir bahane değil mi? Bizim takımların Avrupa’da başarılı olmalarının istenmediği gibi, bor madeni çıkarmamıza izin verilmediği gibi…

Her sektör yayınının görüş sayfalarında, her etkinliğin konuşmacı listesinde aynı siyah beyaz fotoğrafıyla boy gösteren o abilerin ve ablaların pek sevilmediği ortamları (etkinliklerin kahve arasında kapı önü sigara muhabbetleri) deneyimleme fırsatım oldu. “Eaabi hep aynı adamlar çıkıyor, bizim önümüz baştan tıkalı” temalı serzenişler… Senelerce o sayfalara görüş verecek reklamcı ve o etkinliklere çıkacak konuşmacı aramış biri olarak cevabım açık ve net: La yürü git! (Yazının devamında açıklığa kavuşacak bu kısım.)

3. Vakit bulamıyoruz

O kadar çok işiniz var ki, kendinizi anlatmaya vakit bulamıyorsunuz öyle mi? Hadi bakalım, Allah bereket versin.

Peki ne yapmak gerekir?

Ajansını, kendisini, işlerini anlatmak ve tanıtmak gibi dertleri olan birinin önünde temel olarak 5 yol var diyebiliriz.

  1. Kendi mecraları

Sosyal medya, e-bülten, blog, internet sitesi gibi kendi kontrolünüzde olan mecraların etkin kullanımı. Evet, tam da kendi müşterilerinize öğütlediğiniz şey yani. Kimi ajans hesapları post-apokaliptik film seti gibi. 2014’te nükleer savaş çıkmış ve bir daha tek paylaşım yapılmamış… Bu ‘dijital ajanslar’ kendi markalarını sosyal medya iletişimi yapmaya nasıl ikna edebiliyorlar, hayret. Ameliyatı yapacak doktor gözlüklü olduğu için gözünü çizdirmekten vazgeçen tanıdıklarım var.

Etkin kullanım derken, “ehe ehe, yine revizyon, pazartesi, ajans halleri ehe ehe” gibi son kullanma tarihi 5 yıl önce olan geyik postlardan bahsetmiyorum tabii. Kalmadı onlar. En basit anlatımıyla, yaptığınız işin uzmanı olduğunuzu, o işe değer verdiğinizi gösteren bir şeyler olmalı.

Rabarba’nın LCW iş birliğini duyurma şekli mesela.

Hem ajans hem marka için ne kadar değerli, şık bi hareket. Kataloğun tamamına şurada göz atabilirsiniz.

Başka bir örnek de Gri Creative’in gayet emek verilmiş blogu olan grigundem.com.

2. Reklam yarışmaları

Bu herkesin bildiği, yiye yiye bitiremediği bir konu zaten. Üzerinde durmaya gerek yok. “Yeaa o yaratıcılık ödüllerinin nasıl verildiğini biz iyi biliyoruz, hem önemli olan işlevi” diyenleri Effie Ödülleri’ne bekleriz.

3. Dernek, kurul sorumlulukları

Birçok dernek var, işlevleri ve etkileri tartışılabilir ama mesleğiyle ilgili sorumluluk alan insan ne güzel insandır. Tabii “ben pek dernek, vakıf insanı değilim” diyeni de anlayışla karşılarım. Bambaşka ortamlar.

4. Etkinlikler, sunumlar

İrili ufaklı pek çok pazarlama iletişimi etkinliği var ve bunlar, anlatacak derdi olanlar için bulunmaz nimet. Yukarıdaki “bizi almıyorlar yeaa” bahanesine sığınmanın gereği ve faydası yok. Emin olun, etkinliği düzenleyenler ve izleyenler yeni yüzler görmek için can atıyor. O ortamların gediklilerinin yüzü eskidi ve gerçekten yeni şeyler anlatacak insanlara ihtiyaç var. Hep onların sahnede oluşunun sebeplerinden biri de, emin olun, sizin kendinizi geriye çekmeniz.

Hadi sizi gerçekten de oralara çıkarmıyorlar diyelim, kendi küçük etkinliğinizi düzenlememeniz için hiçbir sebep yok. Sürekliliği olması şartıyla tabii. İş icabı pek çok etkinliğe gitmek zorunda kaldım. e-posta pazarlamayla ilgili bir seminerde 200 kişinin ne işi olabilir mesela? Hem de hafta içi, iş çıkışı trafiğini ve yağmuru göze alarak gelen 200 kişi! Yeter ki anlatacak bir şeyleriniz olsun. Bu kendi köşenizi tutmak, orayı sahiplenmek için küçük ve etkili bir yöntem.

Sadece pazarlama etkinliği değil tabii. Eli kalem tutan, proje üretmek için her türlü imkanı olan insanlarsınız ve hayatta çözüm bekleyen çok sorun var. İstanbul’dan bin kilometre ötede reklamcılık bölümünde okuyan hevesli çocuklar var mesela, onlara faydası dokunacak bir şeyler yapın. Ama faydalı şeyler yaparken nihai amacınız onu Cannes’a göndermek olmasın. Hemen anlaşılıyor, komik duruyor.

5. Sektör yayınları

Toplasanız iki elin parmakları etmeyecek sektör yayını var zaten, onlarla da iletişiminiz olsun bi zahmet. Onları nasıl kullanabilirsiniz peki?

İlk önce mümkünse pamuk elleri cebe sokmayı deneyin. O dergiler, siteler suyla çalışmıyor. Gayet makul bütçelerle güzel şeyler yapmak mümkün. Ne, bütçe mi yok? Markacılarla takıla takıla onlara benzediniz tabii. Olur öyle.

  • Bülten gönderimi: Ajanslar bunu pek beceremiyor nedense. O kadar uğraşıp ortaya çıkardığı işin künyesini veya yeni müşteri iş birliği duyurusunu hazırlayıp sorunsuz gönderebilen ajans sayısı çok değil maalesef. Kimileri bunu markanın PR ajansına bırakıyor ki, reklam yayınlandıktan 15 gün sonra gelen mahçup bülten bilirim. Kendisi de farkında olayın, derse 20 dakika geç gelmiş öğrenci gibi düşüyor mail kutusuna… Atla deve değil, ucundan tutuverin.
  • Röportaj, görüş, köşe yazısı vs.: Durduk yerde kimse gelip sizinle röportaj yapmaz tabii. Konuşulmaya değer bir şeyler yaşandığından emin olmak gerek. Kabul ettirebilseniz bile “bugün de hava pek sıcak” sıkıcılığında bir şey çıkar ortaya ki, ne okuyana faydası olur ne yazana.
  • Sabit bölümler: 3 büyük pazarlama iletişimi dergisinde, ucundan köşesinden dahil olabileceğiniz 15’e yakın sabit bölüm var. Bu bölümlerde yer almak için yapmanız gereken ilk şey biraz hevesli olmak. Onların sizi bulmalarını beklemeden, ilgili içeriğin altında imzası olan editöre “bu bölümde yer almak filan, nasıl oluyor bu işler” temalı bi yoklama maili atarak başlayabilirsiniz.
  • Kapalı etkinlikler: Bu dergilerin dar katılımlı, genelde marka ve ajans tarafından insanların katıldığı toplantıları vardır. Oralarda bir şekilde yer almak gayet faydalı olur. “Kapalı etkinlikse nasıl katılacağız” sorusuna en makul cevabım “kendinizi ihtiyaç duyulacak, uzman olarak görülebilecek bir noktada konumlandırmaya çalışın, onlar sizi bulsun” olur.
  • Ekler, rehberler: Spesifik ekler bakımından zengin dergiler var. Yıl içinde, hemen her alt kategoriye yönelik bir iki ek veya genel rehber çıkarılıyor. Takipte kalmakta fayda var.

***

‘O işleri bıraktığım için’ rahatlıkla birkaç şey söyleyebilirim. Mantık çerçevesinde gelen “bizim şöyle güzel bir olayımız var, ona da yer verebilir miyiz” tekliflerini geri çevirdiğim pek olmamıştır. Bu diğer dergi ve sitelerin editörleri için de geçerlidir muhtemelen. Tabii bunun için minimum insani iletişim şartlarını yerine getirmek gerek. Akdeniz sahillerindeki “are you sex” diye soran yağız delikanlılarınkinden -en azından- bir tık yukarıda olmalı üslubunuz. Malum, işimizin özü iletişim. İletişimin olmazsa olmazlarından biri de yol yordam.

Yayınlarla, organizasyonlarla ilişkiler noktasında kendinize sormanız gereken birkaç soru var.

  • Hakikaten anlatacak bir şeylerim var mı? Röportaj istiyorum ama elimde dişe dokunur ne var? Okuyana, dinleyene fayda sağlayacak ne gibi bir yenilikten bahsedeceğim?
  • Mail yazmayı biliyor muyum? Bu çok önemli. Acı ama önemli.
  • Mail cevaplamayı biliyor muyum? Bir dosya konusu için görüş istediğim ve 6 hafta boyunca herhangi bir cevap yazmamış adamın, filanca yerde karşılaştığımızda “yav derginiz güzel de, farklı kişilere de yer vermek lazım” dediğine şahit olmuşumdur. Bir yerlere (mesela ajansının resmi sitesine) iş mail adresinizi koyarsanız, onu takip etmek gibi minik bir sorumluluğunuz var demektir. Lemmy Kilmister ayarında bir efsane değilseniz -ki değilsiniz, 30 kişilik bir ajansın başındasınız- kimse sizden cevap almak için üst üste telefonlar etmez, peşinizde koşmaz.
  • Yaptığım bir kampanyayı 5 pazarlama iletişimi dergisini de menşınlayarak tweet atmam işe yarar mı? Bunu lütfen sorun kendinize ve evet cevabı gelirse ajansı kapatıp topraksız solucan üretimi işine girin. Mümkün mü canım öyle bir şey?
  • Son teslim tarihine uyabilecek miyim? Bir yazı veya görüş sözü verdiğinizde teslim tarihine uymaya da söz verdiniz demektir. Bunu kaçıran herhangi birinin uydurabileceği bütün bahaneleri duydum ve açık konuşayım, yüzde 90’ına inanmadım. Bu durumda kendinize bir soru daha sormanız icap eder: “Bir daha benden görüş, yazı, röportaj isterler mi?” Cevabı biliyorsunuz.

Yazının uzunluğu 6 metre filan oldu ama aklıma geldikçe eklemeler yaparım.

Ekleme 1: Ne derler bilirsiniz, iyi reklam kötü malı bir kere sattırır. Tüm bu yazdıklarım, işinde iyi olan ajanslar için geçerli. Göz önüne çıkıp, bundan gaza gelip iyice açılan ve altını dolduramadığı için boğulan örnekler var elbette.

Ekleme 2: Bu noktada pek kibar olamayacağım, direkt söylüyorum; bokunu çıkarmayın! Yeni PR ajansıyla anlaşmış, ömründe ilk defa fotoğrafı bi mecraya basılmış gencecik web girişimcisi gibi davranmayın. İlgili ilgisiz her yerde görünüp kendinize güldürmeyin. Kasaba belediye başkanı değilsiniz, zaten iletişimcisiniz ve bu hassas çizgileri bilirsiniz.