Dünya’yı Terk Eden İnsan

Yeni yılın ilk günü bugün. Bir yıl, on iki gün. Zaman kavramı, artık o saatlerde her dakika baktığımız gibi ilerlemiyor artık. Soluk mavi gezegeni terk edişinin üçüncü yılı. İki yıl nasıl geçti anlamadın. Tenin daha parlak artık. Soğuğu seviyorsun, bir zamanlar her sabah özenle suladığın çiçeklerin yok, fanusunda gizlice alternatif yaşam yarattığın bir saksı kasımpatı var, nasıl yaşıyorlar şaşırıp kalıyorsun her göz göze geldiğinde. İşe de gitmiyorsun mesela, yapay zeka sayesinde seninle dost olmuş, zaman zaman sana sitem eden bir robotun var -asla robot değil, bunu biliyorsun- hızlı iletişim hücreleriyle datalar giriyor, eskiden kağıttan değerler kazandığın ‘’şey’’ yerine yine siyah küçük makinene aktarılan kutucuklar var. Aynı kutucuklarla ‘’çorba’’nı alıyor, yeni bir cihaz için kutucuk biriktiriyorsun. 0–1'lerden sıkıldın zira, 0 ya da 1 olabilenlerden istiyorsun. Soluk gezegenden unuttuğun ne varsa onları hatırlamak istiyorsun, zaman neydi, neler yaşamıştın, yaşam ne demekti, bu vücudun anlamı olan bedenin ne ifade ediyordu… hepsini bir bir merak ediyorsun. Aklına bir ‘’şey’’ geliyor. Yazılı, bozulabilen bir şey. cihazının içinde kalan bir görüntüden anımsıyorsun. Bozulabilen..bozulabilen… Kuşkusuz, eğer yaşasaydın o gezegende bozulabilen bir şey olmayacaktı. Kağıt’tı adı, insan iken biriktirdiğin duygu dediğimiz ‘’davranış(ının) yorumları’’ vardı, satır satır. Düşünüyorsun, adaptasyon kavramı yüreğine düştüğünden beri daha farklı düşünüyorsun, düşünmek ne demek bilerek düşünüyorsun, cihazın gibi adım adım şematik bir şekilde, kesinlikle kurallı ama biraz da akışkan… Ne çabuk kazandım bu gezenin ahlaki yapısını!’’ diyorsun. ‘’Ahlaki yapı’’ … Bu kavram sana, şuan çok da yakın olmayan şeyleri anımsatıyor, başka bir bilim, bilimin çok başka bir kolu, sosyal bilimler. Toplum vardı, insan vardı, kurallı ve kuralsız davranışlar vardı. Sen en kuralsız olanıydın, en özel olanı. Bir savaş vakti çimlerde yuvarlanmıştın sevdiğinle, göz göze gelmiştiniz, kitap okumuştun. Sonra, insan vardı. Ateş edenler vardı, etmeyenler vardı, insanların ayrıldığı noktalar olduğunu savunan insanlar ve savunmayan insanlar vardı ve her koşulda, şöyle ya da böyle yine de ayrıldığını savunan sen vardın. Bir sabah çok koşturmuştun, bisiklet kullanmıştın, şimdiki yeryüzü dediğin düzlemde imkansız. Durdun, çevrene bakındın, bilen tek sensin ve sanki nefesin kesilse bile burada yaşamaya devam edeceksin. Mesele yaşam meselesi değil artık, zira. Yaptıklarını düşünüyorsun, üzdüğün bir arkadaşın vardı, o geldi aklına. Fikirlerin, nasıl binlerce tezlerle savunduğun fikirlerin. Şaştın. Şimdilerde bir fikre bile ihtiyacın vardı, fikir bankası üretiyordu. Nasıl olur da bu kadar sürüklenmiştin bir cihazın ürünü olabilen ‘’şey’’lerin peşinden. Sen bunları düşünürken 4 kez gün değişti. Ve bu, asla önemli değildi. Şuan görmediğin, hatta çoktan canlılığın kaybolduğu, yeni bir doğal düzenin oluştuğu soluk gezegende önemliydi bunlar. Sanki burada sonsuzluk içinde sonsuz bir varlıktın (belki de sonsuz olduğundan fazlaca hiçlik) sonsuzluğun içinde sonu tatmak için bir rüya boyutuna mavi gezegene gönderildin. Bunu kavrayamadığından son’unun tadını çıkaramadın tabii, gezegenine bir şeyler öğrenmeye diye çıktığın gün koca bir illüzyon yaşayıp geri döndün. Hem de öğrendiğin ne varsa unut dediler sanki, hiç yaşamamış gibi. Tek sen biliyorsun. Gözlerine baktığını hatırlıyorsun, o uyuyor, cihazının uyanma vakti gelmedi. Kelimeleriniz de yok artık. Sonsuzluğun içinde, soluk gezegenden data bankasına aktarabildiğiniz kelimeler kadar kelimen var. Tuhaf bir şey yaşasam bunu nasıl anlatacağım’’ diyorsun. Unutuyorsun, bu sonsuzluk içinde tek son, standartların tekdüzeliğinden tuhaflıkların olmayacağı. Bu kadar kelime ile de ne savaş olur ne aşk, üzülme’’ diyorsun kendine. Tek bir soru canını sıkıyor artık, bunun da sonu yok. ‘’Tüm bu hatırlanan yaşantı ile ne yapacağım ben?’’ Ölüm yok, senin için yaşam da yaşam değil artık…Yeni yıl yaklaştı, cihazına bir kutucuk ekliyorsun.

….