
Daima öğrenci Susan Sontag
Yeni şeyler söylemek gerektiği düşünülen ve kadınların sözüne fazla itibar edilmediği bir dönemde, Susan Sontag bir put kırıcı gibi ortaya çıkmıştı.
Kadınlar, İkinci Dünya Savaşı sırasındaki kadar olmasa da 1950’lerde çalışma hayatına katılmıştı. Gelenekselliğe hapsedilmek istenen kadınlar için ABD’de “Amerikan Rüyası”yla çizilen rolün uygun görüldüğü tarihlerde Sontag, annesinden uzak ve babasından ayrı bir başına geçirdiği “sözde çocukluğunu” sorguluyor, zihninde kadınlık ve erkeklik modellerine dair eleştirel fikirler uyanıyordu. Bunlar, ileride kendisinin avangard bir entelektüel olarak anılmasını sağlayacak düşünce ve eylemlerinin nüvesiydi.
Savaşlarla şekillenen huzursuz çocukluğu, Sontag’ı okuma ve yazmaya itmişti. Söz konusu yaşam tarzı, onun için hem bir kaçıştı hem de kendisini bulmayı temsil ediyordu. Böylece ABD’den Avrupa’ya uzanacak yolculuk için hazırlıklara başlamıştı.

Oğlu David Rieff, annesini yıllar sonra biraz da bu nedenle “sınır tanımaz enerjisiyle yaşadı” diye anlatmıştı: Farklı ülkelere gitmekten çekinmeyen, her filme ve gösteriye büyük bir iştahla yollanan, yeni olan her şeyi denemek için sabırsızlanan Sontag’ın kültürel bir öncü, muhalif ve aktivist diye anılmasını sağlayan da aynı enerjiydi.
Hayata bağlılığını, politik tavrını ve yerleşik düzene başkaldırısını edebiyatla, sinema ve yazıyla ortaya koyan Sontag için bunlar ölüme karşı direniş anlamına geliyordu. Oğlunun deyişiyle “hayatı boyunca öğrenci olarak kalan” Sontag, bu direnişi hastalığının ilerlediği sıralarda daha fazla ifade edecekti.
Uzaklara giden, insanların acılarını anlayıp yorumlamaya çalışan, kendisinden kaçarken tutulduğu geçmişinden gerekli dersleri çıkaran Sontag, hem ABD’de hem de Avrupa’daki entelektüel çevrelere girmiş, kendi deyişiyle “zamanından önce erginleşmişti.”
Sontag’ın gelişimini hızlandıranlar erken kaybettiği babası, çocukluğunu sekteye uğratan annesi, üvey babası, Avrupa macerası ve genç yaşta evlenip sonra terk ettiği Philip Rieff’ti. Bu süreçte “sınırlayıcı insanlara âşık olmak istemiyorum” demişti.
Sontag, memleketi ABD’yi “kültürel emperyalist” diye niteleyip Vietnam işgaline karşı çıktığı dönemde kalp kırıklıklarını, eksikliğini hissettiği her şeyi (örneğin daha çok yazabileceğini belirtmişti) ve fazlalıklarını, 1947’den ölümüne dek tuttuğu günlüklere not ediyordu.
Kendisiyle yapılan röportajlardan birinde, “birçok kişinin sandığından daha cahilim” dediği yıllarda, etrafına kendisi kadar sıkılgan olmayan insanlar toplayarak sıkılganlığını aşmaya çalışmıştı.

“Söyleyecek sözü olsun diye” kaleme sarılan Sontag, gerek edebî metinlerinde gerek politik tavırlarında oyunu kuralına uygun biçimde oynamamayı tercih etmişti. Böylece parmakla gösterilen bir entelektüel hâline geldi. Hiçbir koşulda dinlenmeyen zihni, 1975’te tanıştığı kanser tedavileri sırasında da savaşın en kanlı günlerinde Godot’yu Beklerken’i sahnelemek üzere gittiği Saraybosna’da da onu insanlarla buluşturup yeni projeler için fikir üretmesini sağladı. Hatta “Susan Sontag olmaktan bıktığını” söylediğinde bile yapacaklarının listesini hazırlamakla meşguldü.
Sözcüklerle düşünürken etrafında olup bitenlere bakmayı ihmal etmeyen Sontag, günlüğüne 25 Ocak 1949’da şu notu düşmüştü: “Yazmak istiyorum, entelektüel bir çevrede yaşamak istiyorum, bol bol müzik dinleyebileceğim bir kültür merkezinde yaşamak istiyorum…”
Sontag, bunların hepsini başardı. İstediği ve hatta istemediği her şey oldu. “Ahlak dersi verme amacıyla insanların etik değerlerini geliştirmek için yazmak yozlaştırıcıdır” derken büyük saygı duyduğu Cioran’a benzer şekilde, insanın harabeye dönmüş dünyada ve çöküntü içindeki toplumlarda nasıl hayatta kalabildiğini sorgulayarak (ve elbette onları anlamaya çabalayarak) metinler kaleme aldı.

28 Aralık 2004’te New York’ta ölen ve 17 Ocak 2005’te Montparnasse Mezarlığı’ndan uğurlanan Sontag’la vedalaşmaya Salman Rushdie, Isabelle Huppert, Robert Wilson, Patti Smith, Michael Krüper, hayat arkadaşı Annie Leibovitz ve oğlu David Rieff’le birlikte pek çok dostu gelmişti.
Sontag, hayran olduğu Roland Barthes ve Cioran’ın birkaç mezar ötesinde toprağa verildiğinde, bu kez dünyadan ayrılan entelektüellerin arasında yerini almıştı.
(Kapak fotoğrafı: Alessina Pierdomenico)
