Marmaris’te bir Fransız

1982'den bu yana Marmaris’e senede en az bir kere gittim. Ufak tefek aksilikler dışında epey de kaldım. Âdeta ikinci memleketim desem yeri.

Oranın bütün değişimini, tüm sokaklarını ve hepsinden öte tarihini bilirim. Daha doğrusu bildiğimi sanır, eksik bir şey kalmadığını düşünürdüm. Yanılmışım.

Albert Camus üzerine yüksek lisans tezimi yazdığım dönemde üç ciltlik bir dizi yayımlandı: Defterler (Carnets). 1935'ten 1959'a dek tuttuğu notlarda Camus, kitaplarının taslaklarından başına gelenlere, dostlarıyla ilişkisinden kitaplarına girmeyen bir sürü yazı çizisinden bahsediyordu.

Defterler’in üçüncüsünde, 12 Haziran 1958 günkü notta yazdıkları beni çok şaşırtmıştı.

Camus, âşık olduğu Yunanistan’a geziye gidip koyları dolaşırken bir arkadaşının önerisiyle “karşı yakaya”, Türkiye’ye gelmeye karar verir.

Yola koyulup akşam üzeri Marmaris limanına varırlar. Camus de defterine şunları yazar:

“On beşte Türk limanı Marmaris’e hareket. On yedide varış. Ortasında demir attığımız koy güzel ama iç karartıcı. Uzaktaki kasaba yoksul görünüyor ve tüm ahalinin yavaş yavaş iskeleye toplandığını görüyoruz… Bizi izleyen bir yoksul çocuk kalabalığıyla çevrelendiğimiz karaya çıkış. Yoksulluk, sokaklardaki ve evlerdeki bakımsızlık yüreğimizi o kadar daraltıyor ki hiç beklemeden tekneye dönüyoruz.”

Hemen her şeyi, Akdeniz ruhu ve güneşin felsefesi üzerine kuran Camus’nün Marmaris macerası bir gün sürer.

13 Haziran’da, saat yedide tekneyle açılıp Simi adasına giderler. Yazdığı o birkaç cümle defterinde, Camus de Marmaris’te bir Fransız olarak yerini alır.