İfade Çabası

Nescafé’den hiçbir farkı olmadığını düşünen kafe işletmecilerinin filtre kahve satmasına izin vermeyen bir denetim sistemi, ülkenin büyük bölümü tarafından gereksiz bulunacak ihtiyaçlarımdan yalnızca biri. Haklılıklarını onama konusunda bir sıkıntı yaşamıyorum. Bence, ve benim gibi olan belki üç kişi için daha, elzem kabul gören ihtiyaçlar ortalamanın absürt komedi sınırlarını dahi aşıyor. Yine de bunu söylerken kafamda yankılanan iç sesin tonu, seksen sonu doksan başı diye adlandırılan şahsına has dönemin Akşam gazetesinde çıkan “Toplu taşıma kullanmadan önce deodorant kullanmayan tüm mavi yakalılar İstanbul’u terk etmeli” tandansındaki köşe yazılarının ağzında gümüş kaşıkla doğmuşluğuyla aynı frekansta değil. Ben, herkesin hayatını kolaylaştıracak küçük bir değişimden tarafım; dürüst kapitalizm. Hadi ama. Kimsenin sadece konumu çağdaş değerlere göre “hip” olan bir yerde işletme edinip ticari kaygılarını gidermeye çalışmasına karşı değilim. İstediğim yegane şey kahvelerinin elli kuruşa alınıp evde sıcak su ilave ederek hazırlanabilecek ikisi ya da üçü bir aradalardan farklı olmadığını menülerinde bildirmeleri.

Bu dürüstlük kimi kesimlerin hoşuna bile gidebilir.

Dillendirilmeyen bu alışveriş mantığı, bu alışverişleri yapan ve kendini ifade etme yeteneğinden yoksun vergi mükelleflerinin varoluş çığlığı haline dönüşebilir. “Sana ne abi, ben bu şeyi sadece ama sadece insanlar gördüklerinde çok para ödediğimi anlayacak diye satın alıyorum” temelli alışveriş alışkanlığına sahip olanlar, birleşin! Kurtuluşunuzun ilk durağı menüsüne “Bizde 9 lira ödeyeceğiniz bu kahveyi elli beş ila elli yedi kuruş bandında bir fiyatla evinizde zahmetsizce içebilirsiniz” yazan kafe olacak.

Fakat hazırlıklı olun, aynı menüde “Bir şekerli/gazlı içecek markasının tesislerinde iki buçuk litrelik plastik şişelere doldurularak üretildiğinden sırf bardağa koyup size sunduğumuz, asla kendi üretimimiz olmayan şeftalili ice tea” ve “fabrikasyon üretildiği için kesitindeki bisküvi kırıntıları birebir aynı olan mozaik pasta” gibi kalemler de yer alacağından biraz kallavi bir basılı yayını sipariş vermeden evvel okumanız gerekecek. Basılı yayın neydi hatırlıyorsunuz değil mi? DVD’lerin primitif versiyonu olan kitapları hatırlıyor musunuz? Onlar gibi aynen.
Dürüst olmak gerekirse kitapları DVD’lerin primitif versiyonu olarak nitelemek doğrudan benim fikrim bile değil. Fakat yazın kültürümüzün bugün geldiği durum o kadar içler acısı ki, boş verin sanki ben söylemişim gibi alıntılayıp, sözü bana kredilemenize izin vereceğim. Üzgünüm Ricky Gervais. Bugünlerde herkesin kendi gönlünün ekmeğini yemesi benim de özellikle hoşuma giden bir durum değil.

Dahası; elimizdeki espri örneği Türkçe’de özellikle komik olan bir tarza sahip de değil.

Altıncı sınıfta, üstelik bakanlık yönetimindeki hırssız okul yönetimime bağlı olmayan, dershanedeki Türkçe öğretmenimin annem tarafından “çok kitap okuyup, hiç ders çalışmıyor” olmam çizgisinde dolduruluşa getirilip, bir belediye otobüsünde bana Türk edebiyatından klasikler okumamı önerdiği ana geri dönmek istiyorum. Geriye dönüp, kadını omuzlarından tutup sarsarken “Sana ne ha? Sana ne, seni küçük fahişe? Çeviri edebiyat gibi yazarak Türkçe üreten yazarlar vardır!” diye bağırmak istiyorum. Bağırıp, bir adım uzaklaştıktan sonra tekrar geri dönmek ve bir de ortalama bir bakanlık öğretmeninden daha fazla ufkumu açma konusunda mecburiyeti olduğunu hatırlatırcasına, yeni gelen bir kızgınlık dalgasıyla “You should have known better! I’m a tax payer, God damn it!” demek istiyorum.

Gördüğünüz gibi, kapsadıkları alanların kimi belirleyici, ama kozmetik, özellikleri değişse de hakları peşinde aktivistlik yapma arzusu taşıdığım azınlıkların nüfusu o kadar az ki onlardan “aynı özelliklere sahip tam yirmi kişi” şeklinde değil de azınlık olarak bahsetmek; nüfusu 100 binden az bir beldeye il statüsü vermekle aynı. Üzgünüm Bayburt, bunu yermek için değil, samimi bir şefkatle ama yine de gülerek söylüyorum.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.