Yaşadığınız memlekette olup da sadece haberlerden, olağan üstü hallerden, haritalardan bildiğiniz bir yeri gidip görmek ilginç bir his. Gerçeklik algınız ile oynanıyor. Algıdan ibaret olan, gerçekliğe yaklaşıyor, rahatlama sağlıyor.
Cizre’ye Şırnak’tan ulaşılıyor sanıyorum, yanılıyorum. Şırnak Şerafettin Elçi Havalimanı Cizre’ye yaklaşık 15 dakika mesafede ve Şırnak’tan çok daha yakın. Kaymak gibi bir asfalta sahip duble yolla Cizre merkeze ulaşılıyor. Hem bugün, hem tarihsel olarak bu bölgenin asıl odağının Şırnak değil Cizre olduğunu ve Cizre’nin nüfüsunun Şırnak merkezin iki ila üç katı olduğunu burada öğreniyorum.

Şehir, Türkiye, Suriye ve Irak sınırlarının kesişim noktasında. Başınızı kaldırıp biraz ileriye baktığınız zaman, bağırsanız duyulacak mesafede, Suriye topraklarını görüyorsunuz.
Şehre vardığım gün, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde yürüttüğü operasyon sürüyordu ve öğleden sonra, Cizre çarşısına yaklaşık 15 km uzaktaki Katran’a havan topu düştüğü haberi geldi. Bu ilginç bir psikoloji: bulunduğunuz yerde çatışma, savaş, protesto, gösteri, vs bir hareketlilik varken, insanların gündelik hayatlarını sürdürdüklerini görmek... Bu hali, ilk Gezi günlerinde fark etmiştim. Şehirde ve ülkede belki de daha önce hiç görülmemiş türde bir aktivite ama göstericilerin arasından yolcu alıp geçen, yenisini almak için geri dönen taksiciler, servis yapmaya devam eden restoranlar, kafelerde oturup içkisini sigarasını içmeye devam eden müşteriler, satışa devam eden büfeler, işine gidip gelen insanlar, noterde veya bir başka resmi makamda işlemlerini halledenler… Oysa insan sanabilirdi ki hayat duracak. Şüphesiz ki yaşantının durması ya da başka biçime geçmesi, olayların yoğunluğu ile ilgilidir. İnsanların burunlarını dahi dışarı çıkaramadıkları zamanlar olmaktadır.
Konuştuğum taksiciler, esnaf ve hukukçular, şehrin, yeni sayılabilecek, bu barışlı halinden memnun. Taksici, 6–7 aydır kepenk kapatılmadığını, kesintisiz olarak çalışmaya devam edilebildiğini, bir çok insanın işe girdiğini söylüyor. Kimi, arada kalmış olma his ve düşüncesinin vermiş olduğu yılgınlıkla ekliyor; ama burası Cizre yarın ne olacağı belli olmaz.

İş güç demişken: Cizre’de zanaatkarlık ve küçük esnaflığın yaygın olduğu dikkatimi çekiyor. Marangoz, kalaycı, küçük elektrikli el aletleri tamircisi, bisiklet tamircisi. Yani sadece al sat ekonomisi değil, yap-tamir et-kullan ekonomisi de… Ekonomik faaliyet açısından, buranın bir sınır şehri olduğunu unutmayalım. Zahire dükkanları da çok.



Tarihi çarşı denilen bir yeri var Cizre’nin ama yaklaşık dörtte bir oranında dolu. Çarşının yenilenmiş görünen hali, mimari olarak tarihi bir şey göstermiyor. Tüm şehir merkezini yarım günde 3 defa turlayabilirsiniz. Hah, turlamak, yürümek. Cizre’de en çok dikkatimi çeken şey, sokaklarında yürürken kimsenin sizi bakışları ile rahatsız etmemesi, ulan kim bu (yabancı) der gibi bir bakış atmaması. Sorarsanız, Cizrelilerin yumuşak ve nazik tavırlı insanlar olduğunu söylerim. Şehrin yabancısı olduğunuzu, çevreye bakışlarınızla belli ederken sizi rahatsız etmeyen bu insanlar, herhangi bir soru, yol yolak sorduğunuzda, hemen ilgili ve sıcak bir tavırla yardımcı oluyorlar, yolu tarif ediyorlar. Dahası buyur otur bir çay iç diye meclislerine davet ediyorlar.
İlk çayımı, Dengbejler Evi’nde içtim. Mehmet Ağa Kasrı kısmen restore edilmiş, bir odası Dengbejlerin bazı günlerde toplanıp çalıp söyledikleri yer olmuş. Avluya girdiğimde türküsünü duyduğum, beni görünce susan adam, bana mutfaktan bir çay koyup getirdi. Ayak üstü konuşurken binayı, buranın yeni kullanım şeklini, eski dengbejleri ve Cizre’yi anlattı biraz. Binanın kışlık kısmının kara, yazlık kısmının açık renk taşlardan inşa edilmiş olduğuna, kemerlerindeki taş işçiliğine ve Cizre’nin sembolü olan ejder motiflerine dikkatimi çekti. Restorasyon devam ediyor.
*Dengbej/Ozan/Trubadur... Dengbej’in kelime anlamının sese biçim,hayat,renk veren olduğunu okumak, daha da şenlendiriyor ortalığı.



Cizre sokaklarında sık sık yola serpiştirilmiş (kaldırıma değil) plastik koltuklar görüyorsunuz. Bu koltukların yanına yöresine her bakışımda, bir türlü çay ocağına benzer bir yer bulamadım ama bir yerlerden nefis çaylar çıkıp geliyor, yeter ki siz oturun. Çayın geldiği yer bazen bir dondurma tezgahının arkası da olabiliyor.



Böyle bir yere ilk daveti, Kırmızı Medrese’yi ziyaretten çıkıp Nuh Nebi türbesine doğru yürürken adres sorduğum yerde aldım. Davete icabet edip Hz. Nuh Camii’ne bakan geniş sokağın yola en yakındaki koltuklarından birine oturdum. Koltuk diyorum çünkü bunlar kolsuz sandalye değil çoğu zaman. Çayla beraber, Cizre sokaklarının rahat, geceleri de güvenli, dolaşılabilir olduğunu, burada tavsiye edilen yemeğin köfte denilen bir çeşit kebap olduğunu ve köfteyi yiyebileceğim güzel yerleri öğreniyor ya da teyid ettiriyorum. Dicle kıyısındaki surlardan manzarayı seyretme tavsiyesini de alıp kalkmaya davranırken çaya buyur eden arkadaş oğluna, beni türbeye kadar geçirmesini söylüyor.
Türbedeki sanduka yaklaşık 10 metre boyunda. Delikanlı diyor ki: kimine göre Nuh Nebi bundan daha da uzun boyluymuş, böyle sembolik bir boyutta yapmışlar mezarını. Yakın zamanda da kadın erkek ziyaret yerlerini böldüler. Artık kadınlar bir yanından erkekler diğer yanından giriyor. Delikanlının özenle alınmış kaşları dikkatimi çekiyor.
Kitabeleri okuduktan sonra, teşekkür edip ayrılıyor, mezarlığın hemen kıyısındaki Mem u Zin türbesine gidiyorum. Arandığımı gören bir ihtiyar, bak tuvalet şurda lazımsa, diyor.
Hava kararırken köftecilerden en meşhuru denilen Güri Amca’nın Yeri’ne doğru yürüyorum.




Evlerin çoğu eski, tek ya da az katlı… Tepelerinde su depoları… Eski yapıların iç avlularında ise kuyular… Ara ara yıkılmış ya da harab binalar, boş arsalar var. Şehrin pek ehil olmayan hali, bana doğup büyüdüğüm şehri hatırlatıyor. Eli belinde yürüyen yaşlılar, koşturan neşeli çocuklar, kapıların önünde söyleşen kadınlar… Kimi zaman ancak bir insan geçebilecek, dar geçitlerden geçip, kıvrılan yolların vardığı avlular… Çoğu zaman eski şehirlerde görünen bu doğrusal ve simetrik olmayan şehir yayılımı yürümeyi keyifli hale getiriyor: nereden çıkacağınız belli olmuyor. Bu tatlı gizemden ötürü masalsılığın kıyısında geziniyorsunuz. Sokaklar hayli tozlu. Sokak aralarında bolca fırın var; hem ekmek, hem pide, hem de pişirim yapıyorlar. Ortadoğu’da bu fırınlar önemli. Sıkıntılı günlerde insanlar bu fırınların önünde sıra olur. Gün olur fırıncıya mahallenin en büyük sorumluluğu düşer, Batı Beyrut filminde (1998) olduğu gibi.
Tahminlerin aksine Güri Amca’nın yeri açık. Burası eski çarşının hemen dış kısmında bir avluda. Köfte mis gibi pide, sumaklı soğan, közlenmiş biber ve salata ile servis ediliyor. Her porsiyonda kısa (10 cm’lik 5 şiş). Yağlı ve lezzetli.

Yemekten sonra Dicle’nin kıyısına doğru yürüyorum. Hava kararmış olduğu için ne Dicle’yi ne de çevresini net görebiliyorum. Bulunduğum tarafta bir kaç çay bahçesi, kafe, karşı kıyıda ışıklar. Şehrin yeni genişlemeye başladığı taraf orası; Dicle’nin doğusu… Geleneksel olmayan batı tarzı kafeler, bistrolar açılmaya başlamış kıyıda ve kiminde yerel herhangi bir yiyecek bulamıyorsunuz. Dicle’yi gündüz gözü ile görmeyi yarına bırakıp sokak aralarına daldım tekrar. Yol kenarında taze taze tatlı pişiren bir dükkan günün son durağı oldu.
Kaldığım yer Dicle’nin büyük bir kıvrım yaparak oluşturduğu deltaya bakıyor. Bu sulak araziden sebep olsa gerek gece ufacık sinekler vardı. Taksi şoförü dedi ki: bak abi, şu ileride bir tarihi köprü vardı, Dicle yatağını değiştirince Suriye sınırlarında kaldı. Puento Romano denilen köprüyü kastediyordu sanırım.

Şehirdeki taksilerde -havalimanı taksileri dahil- fiş bulmak imkansız hatta o nedir diyorlar. Ancak zorda kalınca fatura bulup kestiler. İş seyahatlerinde belgeleme önemli…
İşim gereği duruşma salonundayım. Mahkeme hakimi yazdıracağı bir yazı için bir köyün nereye ait olduğunu bulmaya çalışıyor. Salonda izleyici olan avukatlardan biri: hakime hanım, valla çıkaramadık, biz hep Kürtçe isimlerini biliyoruz.
Burada konuşulan Kürtçe’de Arapça ses etkisi var gibi geldi bana.
İşimi hallettikten sonra hemen ötedeki Dicle’nin kıyısına vardım. Müşerref oldum Dicle hanım.


İlan panolarında belediye, gelir ve gider tablolarını ilan etmiş. Modern tarzda bir kafede bir kahve içtikten sonra, dolana dolana Dengbejler Kahvesi’ne gittim. Burası serin. Hava yaklaşık 34 derece. Tarih 17 Ekim 2019. Yerel bir futbol takımını çalıştıran hocayla biraz sohbet ettik. Kitabımı açtım okudum, mekanın tadını çıkardım.

Öğlene doğru kalkıp bu sefer Hacı’nın Yeri’ne gittim köfte yemeye. Dışarıda bir masa var oraya oturmak isteyince;
-abi duman olmasın
-olsun daha iyi ya iştahımız açılır.
Oturdum. Öğle servisi yoğunluğu... Yan tarafta bir dükkandan ha bire sıcak pide takviyesi yapılıyor. Biri eti pişiriyor, biri ekmekleri kesip şişleri ekmeklere çekiyor, birisi de tabağa düzenleyip içeriye götürüyor porsiyonları. Yarı Kürtçe yarı Türkçe nağralar arasında, tempolu bir çalışmayı izlerken yiyorum yemeğimi. Daha çok aç olduğumdan mı nedir, buradaki köfteyi daha çok beğendim. Kredi kartı geçersizdir!

Yan taraftan bir yerden söylenen çayımı içerken yaya bir cenaze alayı geçiyor sokaktan sessizce, en önde yeşil bir sancakla. Benim çocukluğumda, tanısan da tanımasan da, her cenaze konvoyu görüldüğünde kalkılıp esas duruşa geçilir, sessizce uğurlanırdı göçen.
Hala uçağa vakit var. Şehirde görülecek belki de son turistik yere Ulu Camii’ye gittim. Kulesi’ne çıkış yok. Buranın kiliseden çevirme bir yer olduğunu, ejderli tokmaklı kapısının bir tokmağının birinin şimdi Kopenhag’da, diğerinin İstanbul’da Türk İslam Eserleri Müzesi’nde olduğunu anlatıyor, avluyu yıkayan delikanlı. Çay henüz hazır değil, avluda oturup içemiyorum. O zaman, dün akşama doğru Nuh Nebi’ye giderkenki yere gitmeye karar veriyorum. Camiden çıkar çıkmaz sağda karpuz çekirdeği üreten (yıkayan, kurutan, haşlayan, kavuran) bir atölyeden karpuz çekirdeği alıyorum. Yok, İskenderun’daki gibi değil.


Çay ocağında neredeyse gölge de yok kimse de. Yanındaki parktaki ağaçların gölgelerinde ise önerilen üçüncü köftecinin masalarında yemek yiyenler… Çay dışında bici denilen bir şey daha var; buzlu limon ya da vişne konsantresi. Yok o da Adana’nın bicisinin yanına yaklaşamaz.

Yolun sağında Cudi Dağı, havaalanına doğru gidiyorum. Konuştuğum bir kaç kişinin de Cudi’ye (doğru) hiç gitmemiş olmaması önce şaşırtıcı sonra anlaşılır geliyor. İnsanın istediği yere gidememesi, istediği yerde kalamaması hüzünlü.

07.11.2019