Dijital Duygular

Mağara duvarlarından newsfeed’e uzanan bir süreç…

Gazete, radyo, televizyon… Uzun yıllar oluşturulan içeriği yalnızca tükettiğimiz mecralarla yaşadık. Katabileceğimiz, üretebileceğimiz maksimum değer; bunlar üzerine konuşarak kendi fiziksel çevremizde 3-5 kişilik bir ‘medya’ olabilmekti. Sosyal medya, bugüne kadarki medya türlerinden farklı olarak sunduğu alanda biz sıradan insanları da üretebilir, tükettiğini sergileyebilir ve fiziksel çevremizden fazlasına ulaşabilir konuma getirdi. Geçmişte yalnızca bulunduğu ortam için içerik üretebilen insanoğlu, artık ‘sosyal’ olmanın da dayattığı gereklilikle dijital olarak da üretmek -benim bu yazıyı paylaşmam gibi- ya da paylaşarak, etkileşime geçerek tükettiğini göstermekle yükümlü.

Bir içeriği hem üretmek hem de tüketmek beraberinde bir duyguyu yaratır. Tükettiğini göstermek de bu duygunun dışa vurumu olarak yansıyor. Bundan 20 yıl önce, “bir mecra olacak ve gördüğünüz içeriklere tüm hisleriniz için tek bir duygu (like-fav) ile tepki vereceksiniz” deseler hepimiz oldukça garipserdik. Ancak dijital dünyada duygu aktarımı bizi bu düzene çok hızlı alıştırdı. Oldukça absürt yansımaları da beraberinde getirdi. Bir hastalık ya da ölümü haber veren bir paylaşımı like’lamak diye bir vaka oluştu örneğin. Ne anlama geldiği, nasıl okunması gerektiği hala çözülebilmiş değil.

“Üzücü haberi gördüm, bir tepki vermem gerekiyor gibi hissediyorum ve elimdeki tek imkan bu.”

Bu aslında biraz da -telefonla aramak istemiyorum- ya da -arasam da sosyal medyada da üzüldüğümü belirtmem, sana ve etrafıma göstermem gerekiyor- hissiyatı gibi.

Bizi bu tek duygudan kurtarmak isteyen Facebook sağ olsun, seçeneklerimizi 6’ya çıkartarak; şaşırmamıza, kızmamıza ya da üzülmemize de imkan sağladı. Artık kötü haberlerle ‘üzgün’ etkileşimde bulunup daha rahat hissedebiliyor, en azından like’ın ortaya çıkardığı anlamsız çelişkiden kendimizi kurtarabiliyoruz. Dijital dünyada altı farklı duyguya sahip olabilmek, yaklaşık son on yılda tek bir duyguya alıştığımızı düşünürsek büyük zenginlik aslında. Tam tamına 6 farklı duygu, ne çok seçenek ama!

Artık üzgün ya da kızgın surat bırakıp bir olayın ya da içeriğin üzerimizdeki etkisinden ‘like’ stresi yaşamadan daha da rahat kurtulabiliyoruz. Vicdanen rahat, tepkisini dile getirmiş, ve hatta beğenmek yerine üzülmüş, ardında göz yaşı döken bir simge bırakmış bir insan olarak hayatımıza devam edebiliriz.

Konvansiyonel medyayı zaten yalnız ya da fiziksel sınırlar dahilindeki insanlarla tükettiğimiz için oradaki içeriğin bizde yarattığı duyguyu belirtme gerekliliğini çok daha düşük düzeyde hissediyorduk. Yaşadığımız şey her ne kadar gösteri dünyasının ürünü de olsa, kendi içimizde/yakın çevremizde samimi bir duygu ile yaşamamız mümkündü. İnsanın doğasındaki ayıplanma korkusu ya da duygularını çevresine belli etme eğilimi, yeni medya ile hayatlarımızı afişe etmenin de getirisiyle etkisini yakın çevreden yüzlerce ‘arkadaş’a çıkardı. Artık içgüdümüz biz farkında olmadan ‘yakın arkadaşım ne düşünür’le yetinmiyor, ‘arkadaşımın arkadaşları ya da yıllardır görmediğim ve muhtemelen bir daha görmeyeceğim x ne düşünür’ü de hesaba katıyor.

Birilerinin ne düşündüğünü hesaba katmayacağımız türde içeriklerde ise varlığını ve kendini gösterme duygusu devreye giriyor. O yıllardır hiç görülmeyen, bir yerde tanışılıp zaten bir daha hiç görülmemiş ve yıllarca da görülmeyecek, ya da iş yerindeki haftada bir belki karşılaşıp selam verdiğimiz alakasız bir insanın da artık bize ve varlığımıza dair bir şeyleri hatırlaması, bilmesi gerekiyor. Hatta zaten sevmediğimiz ve asla görüşmek istemeyeceğimiz birileri de olabilir. Artık onlar da yüzeysel sosyalliğimizin bir parçası olarak ne kadar sevmesek de, ne kadar görmesek de ya da aslında hiç tanımasak da; birer ‘arkadaş’lar. Böylece hayatımızı, nerede olduğumuzu, nasıl eğlendiğimizi, ne yaptığımızı, ne kadar mutlu olduğumuzu, ne kadar çok etkinliğe gittiğimiz, sevdiğimiz sözleri, kitapları, müzikleri; kısaca her şeyi göstermeye can atan, bunu sadece yakın çevremizle değil çoğu bizimle pek de alakası olmayan yüzlerce ‘arkadaş’la ya da herkese açık olarak paylaşan sanal profillere dönüşüyoruz.

Gösteri dünyası ve yarattığı sanal içerikler, kendini ve duygularını gösterme hissiyatıyla dolu bizlerin sanal tepkileriyle besleniyor. Bu bir yandan çığ gibi büyüyen bir mahremiyet sorunu, bir yandan ilişkilerin yüzeyselleşmesi ve çok daha önemlisi kendi kendimize karşı bir yüzeyselleşme, her duyguyu hızlı tüketen ve hiçbir şeyi derin bir şekilde yaşayamayan insanlara dönüşme gibi ciddi sıkıntılar doğuruyor. İşin en kötüsü de, tüm bunların farkında olduğumuzu ve böyle şeylere izin vermeyeceğimizi, bilinçli olduğumuzu düşünerek ancak tamamen kontrolümüz dışında ve farkında olmadan bu sürece kapılıyoruz. Hemen hepimiz 2 yıl önce yeni ortaya çıkan ve eleştirdiğimiz bir sosyal medya akımına uygun paylaşımlar yapar oluyoruz. Örneğin çevrenizde bir zamanlar foursquare’de bulunulan yeri bildirmeyi çok gereksiz bulup, bugün her snap/story’sine yerini etiketleyenler yok mu? Ya da bir dönem ‘ne ayıp, yediği lüks yemeğin fotoğrafını koyuyor’ diyerek etrafını eleştirip, bugün sahip olduğu farklı sosyal imkanları gururla sergileyen?

Henüz 10 yılını tamamlamamış bir dönemin içindeyiz, yeni nesiller ve gelecek bizlere bu sürecin nereye varacağını gösterecek. Sanal gerçekliğin hayatımıza girmesi ile etkilerin bambaşka boyutlara taşınması da muhtemel. Bu çarpık ve yüzeysel duygu aktarımının yarattığı sosyal sonuçlar üzerine daha birçok araştırma yapılacaktır diye tahmin ediyor, basit bir gözlemi yazıya dökerek ben de dijital paylaşım yükümlülüğümü yerine getiriyorum.