evropa’da yaşamanın dayanılmaz…

merhaba. bu, sizinle paylaştığım ilk yazım —bu kanalda. bundan böyle kimi düşüncelerimi burada paylaşmayı düşünüyorum.

girizgahın ardından asıl anlatmak istediğime dönebilirim.

ben bir süredir almanya’da yaşıyorum. istanbul’da tamamladığım üniversite öğretimimin ardından, yüksek lisans yapmak üzere gelip, çalışmaya başlayanlardanım. toplamda 7,5 yıl kadar bir süredir yurtdışında yaşıyorum. o yüzden artık bu konuyla ilgili az çok bilgim olduğunu söylemek yanlış olmaz diye düşünüyorum.

bir şeyi söylemeden geçmem mümkün değil: bu konuda sahip olduğum duygusal ve mantıksal birikime ulaşmam zaman aldı. ilk geldiğim yıllarda, sonraki süreçte ve şu anda hissettiklerim/düşündüklerim birbirinden oldukça farklı. bundan t süre sonra düşüneceklerimin de bugünden farklı olacağına adım gibi eminim. bu yazıda bahsettiklerim, şu an düşündüklerimden ibaret. yani yurt dışına yeni taşınan okuyucuların ya da benden çok daha uzun tecrübesi olanların bana katılmaması olası. hatta üniversite için almanya’yı seçen ve bu yazıya rastlayan öğrenciler belki de benden nefret edecekler, bilmiyorum. ilk yıllarda bu yazıyla karşılaşsam ben de nefret ederdim, işte onu biliyorum.

… kolaylığı

bu alt başlık ülkeden ülkeye göre geçerliliği artan ya da azalan önermeler barındırıyor, farkındayım. yazdıklarımı almanya özelinden batı ve kuzey avrupa geneline yayabileceğimizi tahmin ediyorum.

burada yaşamak, birçok insan için kolay. nedenini kısaca belirtmek de çok kolay: sistemli hayat.

eğer sisteme uyum sağlayan bir yapıdaysanız, her şeyin akışını önceden tahmin etmek oldukça kolay oluyor. çünkü belli kurallar var. bu kurallara uyduğunuz sürece başınız ağrımıyor. uymadığınızda ise büyük olasılıkla cezasını çekiyorsunuz.

ayrıca hayattaki gidişat adeta önceden belirlenmiş gibi. belli bir yol varmış ve siz de o yolda yürüyormuşsunuz gibi sanki. belli şeyleri yapmak için belli adımlar atarsınız. çok fazla değişmez a’dan b’ye gitmek. yani çok yavaş değişiklik gösteren, yeniliklere kapalı bir yaşamdır.

pekiyi, seçenekleri az gibi görünen bu hayat iyi midir? bu kişiden kişiye değişen bir yargı olduğundan, yanıtlamaktan kaçınacağım. ama şu bilinmelidir ki, bu tip kurallar ve sistemler belirlenirken çoğunlukla insan merkezli belirlenir. zaten bu süreçte uzun uzun tartışılır, konuşulur, düşünülür. ve bu süreç genellikle dünyanın birçok yerine göre daha şeffaf ilerler.

kurallar ve sistemler sıkıcıdır, biliyorum. ama temel seviyedeki insan hakları ve hayatta kalma konularında —inanın— bu önemli bir şey.

… bireyselliği

eğer bana bundan bir-iki yıl kadar önce “yurt dışında yaşamayı bir sözcükle özetle” deseler, bu “yalnızlık” olurdu. ama artık bu sözcüğü “bireysellik” olarak değiştirdim sayılır.

insanlar, doğadaki tüm canlılardan daha fazla sorumluluğu olan canlılardır. buna da hukuki ve ahlaki kurallar bütünü neden olur. bu sorumluluklar, bireyden bireye değişiklik gösterebilir. o yüzden, insanlar kendi sorumluluklarını, başka şeylerin önüne koyarlar. böylece başkalarının hayatı da onları ilgilendirmemeye başlar. kim ne giymiş, ne yapmış, nasıl yapmış, önemini yitirir. o yüzden siz de giydiğiniz kıyafetten dolayı başka birinin sözlü ya da fiziksel saldırısına uğramazsınız. yanındakiyle dahi konuştuğu nadirdir. yargılamasını en fazla kendi içinde yapar.

böyle bir ortamda, insanlar öncelikle kendilerini düşünüyorlar. haliyle “elalem ne der” kaygısının büyük oranda kaybolduğunu gözlemlemek mümkün. batının ahlaksızlığı işte :).

bunun istisnası yok mu, doğal olarak var. normal şartlarda bir politikacının ne dediğini umursamamak ve en önemlisi üzerine kafa yormak çok da olası bir şey değil. e haliyle... ayrıca iş dünyasında da söylenen ve yapılanlar başkaları için de önemli hale geliyor. temel kriter, bunların başkalarının hayatlarını ilgilendirip ilgilendirmediği. yani normal olanı. yani güzel olanı.

…yalnızlığı

e bireysellikten bahsettik, biraz da yalnızlığa değinmeli şimdi. yalnız öncesinde şunu yeniden belirteyim, bu çok ama çok kişisel bir deneyim. herkes için genelgeçer bir doğru değil. hatta sanırım ben azınlıktayım bu konuda. ama inanın, elimden geleni ardıma koymadım yedi buçuk yılda. olmayınca olmuyor mu acaba gerçekten? kadercilik de çok doğru değil ama açıklayamadığımız bu gibi şeyleri kabullenmenin de tek yolu.

bu alt başlıkta konuşacak çok da bir şey yok aslında. yalnızım. geldiğim gün de yalnızdım, bugün de yalnızım. sevgilisizlik değil kastım (gerçi bu konuda da pek başarılı olduğum söylenemez), yalnızım. aile-arkadaş yalnızlığı benim kastım.

her şey üniversite için yanlış kenti seçmemle başladı. hayatımın en kötü 3,5 yılımı geçirdiğim kent (bakın “en” diyorum, ve inanın kötü şeyler yaşamış biriyim) bana üç çok güzel insan kazandırdı. ama bu çok güzel insanların her zaman müsait olmamaları da bir gerçek. üniversitede de birlikte ders almıyorsanız, işiniz var. çünkü üniversitede (yüksek lisanstan bahsediyorum, lisans arkadaşlarım iyidir). tanıştığım insanlar da kafa yapısı olarak pek bana uygun olmadığından, sonu gelmeyen yalnızlıklara gark oldum. sonra köln’e geldim — ki bu almanya’da aldığım en iyi karar — ve bu da bana iyi geldi.

peki neden? inanın, bilmiyorum. hala yalnızım. yalnızlığımda değişen bir şey yok, hatta köln’de yaşayan ve devamlı görüştüğüm arkadaşım da yok. ama buradaki sıkıntı görüşmüyor oluşumuz. yoksa şeker gibi bir çift. geri kalan arkadaşlarımsa almanya ve evropa’nın geri kalanına yayılmış durumdalar. ha, yakınlar, gidip geliyoruz o ayrı. ama işte ha dediğinde yanında olamayacaklarını bilmek de insana hayli yalnız hissettiriyor kendini. peki buna rağmen neden köln’ü seviyorum? sanırım alıştım, tek fark bu. ha bir de insanların “ben dışındaki herkes ölebilir, umrumda olmaz” yaklaşımıyla yaşamamaları sanırım.

…özgürlüğü

bu konuda çok fazla bir şey söylemeye gerek yok. insanların temel hak ve özgürlüklerini garantileyen bir ülkede yaşıyorum, ve bundan da çok memnunum.

…paylaşımı

peki neden bu başlığı seçtim? cevabı basit: yurtdışında yaşamak denen şeyi tam olarak tanımlayacak kesin bir sıfat bulmak bence mümkün değil. konu ne olursa olsun, aralarından birinin seçileceği alternatiflerden en fazla birinin iyi ya da kötü olduğunu söyleyebiliriz: seçtiğimizin. diğerlerinin tamamı kafamızın içindeki simülasyondur ve sonucunu sadece tahmin ederiz. ve sağlıklı düşünebilen herkes bilir ki, tahminlerin kimisi tutar, kimisi tutmaz. bu yüzden, kesin bir sıfatlandırmadan kaçınmanın en doğrusu olduğunu düşündüm.

yeniden görüşmek dileğiyle…

hoşbulduk.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.