Kıyı’dan İlk Yolculuk

Trabzon’un tam ortasında sahilde küçük bir mahalle Faroz. Ortasından geçen sahil yolu mahalleyi ikiye bölmüş. Yolun güneyinde kalan kısma doğru elimde fotoğraf makinem ile ilerliyorum. Sağında ve solunda eski yıkılmaya yüz tutmuş binalar olan dar bir sokaktan geçiyorum. Havanın soğuğuna aldırış etmeden futbol oynayan çocuklarla karşılaşıyorum.

Mahallenin iç bölgelerine doğru ilerliyorum. Tarihi bir Rum konağı karşılıyor beni. Daha yeni restore edildiğini önünde duran inşaat malzemelerinden anlıyorum. Yağmur bir anda bastırıyor. Bende ıslanmamak için konağın önünde ki derme çatma barakaya sığınıyorum. Beş on dakika içinde yağmur kesiyor.

Yoluma devam ederken “uzun uşak bir bak bakayım bana” diye bir ses duyuyorum. Dönüp “buyur dede” diyorum. Dede, başında kalpağı olan, özenli giyinmiş, 80 yaşının üzerinde gibi görünen biri. Yürümekte oldukça zorlandığını görüyorum. Benden kendisine yardım edip, sahildeki kahvehaneye götürmemi istiyor. Bende koluna giriyorum hemen. Ağır adımlarla yürüyoruz. Bir süre sonra kahvehaneye varıyoruz. İçeri girerken kapının alçak olmasından dolayı eğilmek zorunda kalıyorum. Daha ilk dakikadan içeridekilerin dikkatini çekmeyi başarıyorum. Dedeyi sobaya yakın bir masaya oturtup kendimde yanına kuruluyorum. Dede, “bana bir kahve habu uzun uşağa da bir çay ver diyor” kahveciye. Kahveci, kirli sakallı, renkli gözlü, başında Trabzon’da “gugul” diye tabir edilen balıkçı beresi olan biri. Dede, sonra bana dönerek “boyun uzun ama sen daha benim gözümde küçüksün, küçükler kahve içmez sen o yüzden çay iç” diyor. Gözüm bir anda kahvehanenin içindeki Trabzonspor posterlerine kayıyor. O kadar fazlalar ki ister istemez insanın dikkatini çekiyor. Aklıma bir anda dedeye ismini sormadığım geliyor. İsmini soruyorum ve Cafer olduğunu öğreniyorum. Cafer Dede’yi daha iyi tanımak adına göz ucuyla baştan aşağı inceliyorum. İlgimi cebinden hafifçe görünen altın rengi bir şey çekiyor. Cebine baktığımı anlıyor. Hemen çıkarıyor cebindekini. Çıkardığı şeyin Kore Savaşı Gazi Madalyası olduğunu görüyorum. Daha yakından bakmak için istiyorum ama vermiyor. Hemen cebine geri koyuyor. “Başındaki kalpaktan anlamam gerekirdi”

Cafer Dede’ye, “sen bilirsin buraları dede, şimdi ki hali mi güzel yoksa eski halimi?” diye soruyorum. “O da çok bozuldu buralar it, çakal doldu her yer” diyor. Ceketinin iç cebinden çıkardığı Maltepe sigarasını, üzerinde Osmanlı Tuğrası olan gümüş çakmağıyla yakarak başlıyor anlatmaya, “eskiden deniz bu kahvenin önüne kadar gelirdi” Eliyle 2–3 metre ileriyi işaret ederek. “Benim taka şu ağacın olduğu yerde dururdu. Sonradan doldurdular buraları yol yaptılar” diyor…

Cafer dede eskilerden dem vuruyor sürekli. Gençliğini mi yoksa gençliğinde ki Trabzon’u mu özlüyor bilinmez… “Buranın milleti önceden hep balıkçılık yapardı. Mahallenin delikanlı abileri vardı. Bende gençliğimde az kollamadım buraları. Yabancı kimseyi sokmazdık bu mahalleye. Şimdilerde mahallenin adını bile değiştirdiler. Güzelim Faroz ne yaptı onlara da adını değişip Yalı Mahallesi yaptılar” diyor.

Ezan okunuyor ve Cafer dede bir anda ayaklanıp kahveciye, “çay ile kahveyi benim hesaba yaz, aman ha sakın torunumdan para alma, ben namaza gidiyorum” diyor.

Like what you read? Give Anıl Keskin a round of applause.

From a quick cheer to a standing ovation, clap to show how much you enjoyed this story.