Tipo

Gitsinler bakalım. Kaldık mı sana yalnız? Aziz Nesin’in söylediği gibi…
 “Yalnız geldiğim dünyada nasıl yaşadımsa bir başıma, gün gelip ölünce, ölüme de alışırım.”
 
 Bilgisayarcıdan çıkıp dükkana döndüğümde annem çoktan gitmişti. Dükkanı mühürlü gördüğümde hem üzüldüm, hem de çok utandım. Hemen kırmızı Fiat Tipo’ma atlayıp bir reklamcıya gittim. Brandaya “Tadilat Nedeniyle Kapalıyız” yazısı yazdırdım ve dükkana döndüm. Bir de baktım ki kapının önünde çocuklar, “Abi ne zaman açacaksınız kafeyi, neden mühürlediler?” diye sorular yağdırıyorlar. Brandayı asmaya elim varmadı, arabadan indiremedim bile…
 
 Eve vardığımda annem oturmuş kara kara düşünüyordu. Ben de ona eşlik ettim. Dükkan kirası geldi, ödeyemedik. Kafe için ruhsat vermiyor, işi yokuşa sürüyorlar. Paramız bitmek üzere, başka da gelirimiz yok. Anne, ben iş bulacağım dedim. “Ne işi, hangi işte çalışacaksın?” Bildiğim işi yaparım, tamircilik; dedim. “Sen bilirsin,” dedi umutsuzca. Anne bana yalnızca şunu söyle. Ben bir işe gireceğim, günler geçecek, avans alamazsam ve maaş gününe değin beklerken ruhsat bir sürpriz yapıp da erken çıkarsa, iş yerimden ayrılana kadar kafeye tek başına bakabilir misin? “Bakarım oğlum,” dedi. Tamam, o zaman sorun yok. Bakamazdı belki ama baktığı kadar…
 
 İş yerine gittim, dükkan sahibine ruhsat gecikme sorununu anlattım ve dedim ki: “Abi, içerideki 150 Euro depozito parasını kira olarak bu ay kullanır mısın? Ben kafeyi açınca sana vereyim. Kiramız gecikti ve ben mahcup oldum.” Çok şaşırdı, gözleri doldu. “Hayır, harcamayacağım. Sen ne zaman ki dükkanını açtın ben kiramı o zaman alırım. Boş duvarlara kira almamın anlamı yok!” İşte böyle adamlarla ticaret yapmak istiyordum. Fikret abiyi mahalleli hiç sevmezdi. İş yerinin kirada olmasını ve para kazanmasını da. Mahalleli sonralardan bunun sıkıntısını bize de çok çektirdi… Peki önceki hikayelerimi okumayanlara bir soru: Bu kadar koşa koşa, dünyanın işiymiş gibi davranarak, dağ fare doğurdu özdeyişine gönderme yaparcasına mühürlenen dükkanda kaç tane bilgisayar vardı? Kendim çalıp kendim oynayayım, kendim sorup kendim söyleyeyim: 2, evet sadece iki!..
 
 Eski karımdan bir bilgisayar, don-gömlek, nikah yüzüğü ve beyaz altın künye ile ayrılmıştım. Evde kalan tüm eşyalar, köpeğim bile onun eline geçmişti. Kendimi mazlum anlatıyorum değil mi? Tabii ki hatalarım olmuştur.
 
 Ruhsat geciktikçe parasal olarak daha zor duruma düşüyorduk. Arabayla Karşıyaka sahilde bir simitçiye yanaştım. Camdan seslenerek çocuktan bir simit aldım. “Abi peynir de vereyim mi?” dedi. “Yok güzelim dokunuyor,” dedim. Başka param yok denir mi? Arabanın içinde evden koyduğum pet su ile onu yedim. Baktım böyle olmayacak. Düğünde takılan beyaz altın künye elimde, hiç tanımadığım bir kuyumcunun kapısından girdim ve fiyat istedim. 128 TL değer biçti. Birkaç dükkan ötede başka bir kuyumcuda çalışan mahalleden arkadaşım Burçin’in yanına gittim. 120 TL demez mi! O yoklukta utandım da diyemedim; “Başka kuyumcu daha fazla fiyat verdi,” diye. 120 TL’ye bozdurdum. Birkaç gün yetecek kadar paramız olmuştu.
 
 O zamanlar tuttuğum günlüğü okuyorum da. 06:00 uyanış, 07:00 evden çık. 08:00 belediyede ol… Şimdi en son 06:00'da ne zaman uyandığımı hatırlayamam.
 
 Sabah erken kalktım, belediye işlerine koşturduktan sonra Yeni Asır gazetesi alıp eve döndüm. Akşamdan ilgilendiğim iş ilanlarını işaretledim ve sabah aramak üzere uykuya daldım.

Sabah evin telefon ziliyle uyandık. Arayan, çok sevdiğimiz İktisat İşleri Müdürü Hüseyin abimizdi. “Ruhsatınız onaylandı!” dedi ve… Göğsümden kelebekler göğü yararak yükseldi. Belki kanat çırpışlarıyla pasifikte dev dalgalar yarattılar.
 
 O gün annemle birlikte dükkanımızı yeniden açtık. Eskisi gibi müşteriler bilgisayarlara oturmaya başladılar. İzdihama engel olmak ve onları sıraya sokmak çocuk oyuncağıydı. Bilgisayar zaten iki tane. :)
 
 Annemle her sabah dükkana giderek çalışıyor, akşam da beraber eve dönüyorduk. On beş gün boyunca her gün menemen yedik. Çünkü paramız ona yetiyordu. Buzdolabımız yoktu. Evden pet şişede getirdiğimiz buzların gün içinde çözülmesini bekliyorduk.
 Bir gün mahalleden tanımadığım iki tane kız başını kapıdan sokup:
 “Burada yeni internet kafe açılmış,” dedi.
 İçeri baktıklarında sahibi olduğumu anladılar elbet. O an yerin dibine geçtim.
 
 Kız erkek fark etmez. Herkes karşı cinsine karşı ezik ve yoksul görünmek istemez. Kız arkadaşınızla arabayla gezerken lambalarda yanınıza yanaşan lüks aracın içindeki öküzün sizin kızınıza bakması hoşunuza gitmez. Çünkü paranız yoktur ve onu alt edemezsiniz. Peki o aldığı lüks araç onun arabası mı? Kapital olarak “evet” ama rasyonel olarak “hayır” O yalnızca Mercedes’in arabası. O şirketin yıllarca emekler vererek yarattığı, ürettiği ve satışa sunduğu bir otomobil. Parası olan her y*vşak satın alabilir. Bu onu daha iyi bir adam yapmaz; daha zengin bir adam belki… O zaman sokaklardan çevirdiğimiz tüm insanların banka hesaplarına bakalım. Kimin çok parası varsa ona “iyi insan” diyelim. Güce tapan milletler gibi onun kölesi olalım. İstediğim böyle bir dünya değil…
 
 “Düşün; onları seyredecek birileri olmasaydı, kaç kişi Mercedes otomobil satın alırdı?” — Aldous Huxley
 Şu an anlattıklarıma tezat ama o an utandım. Olmayan param kadar çok utandım. Ekmek kasası ve tv kutusu üstündeki o iki bilgisayar ve gerisi boş 104 metrekarelik bir dükkan. Sonra çekildiler, oynamaya tenezzül bile etmeden gittiler.
 
 Bir ay sonra iki bilgisayar ve iki oyun konsolu ile bu işin olmayacağını anladım ve arabamı satmaya karar verdim. Kırmızı Tipo’mu bir haftada satmıştım. O benim ilk spor arabamdı. En sevdiğimdi. O ana kadar 4 arabam olmuştu. İlk dördünü ticari amaçla satmak için almıştım. Ama Tipo benim makam arabamdı.
 1) 1976 model beyaz Anadol kamyonet.
 2) 1981 model narçiçeği kırmızı Murat 131
 3) 1986 model narçiçeği kırmızı Murat 131
 4) 1981 model siyah Renault TX
 ve bunlardan ayrı tuttuğum 1991 model kırmızı Tipo. Peki bu kadar sevdiğim, hayran olduğum arabamı iş için satmadan önce kaç gün binebilmiştim? 111 gün, yalnızca yüz on bir…
 
 Tipo’yu yedi milyara okuttuktan sonra tüm parayla sekiz tane bilgisayar aldık. İş yerimizde 10 bilgisayarımız olmuştu. Bir gece blendırla sabaha kadar bilgisayarları kurduk. Sabah müşteriler çok şaşırdı ve sevindi. İşlerimiz artmaya başladı.
 
 Bir gün parlak fikirlerin ülkemizdeki yegane yaratıcısı Özbey amcam bize elden düşme bir buzdolabı getirdi. Öğrenci evlerindeki orta boy dolaplar ayarında, kirli beyaz renkli, kapı yapışkanları hafif kabarmış, boyasının altında pütürler bulunan bir dolap. Sevinerek kapağını açtık. Tüm bunlara karşın içi oldukça temizdi. Amcam dolabın çok temiz olduğunu (çünkü içi boyalı idi) diri durduğunu, harika göründüğünü söyledi. Dışında ufak tefek çizikleri hariç ideal bir dolaptı. Şöyle dedim:
 
 “İyi de amca o zaman bu dolabın problemi ne?”
 “Tek kusuru dolap çalışmıyor yegen!” dedi. Doğru tabii; çalışmadığı için bu bir dolaptı, çalışsaydı adı buzdolabı olurdu. Yahu bu kutik yavrusu mudur, sevip eylenek. Alt tarafı buzdolabı değil mi? Dolabı kucağımıza oturtup tüy yatımı seveceğimizi düşündü herhal. Ama bu ne ki, bir buzdolabı için nice dellenenler var!..
 
 “Sevinesiniz diye önce size göstermek için hemen sırtlanıp getirdim. İsterseniz hemen götüreyim.” dedi. Götürdü, ufak(!) bir tamir parasına yaptırıp geri getirdi. Anladığım kadarıyla buzdolabı parasızdı. Ama tamir parası iki buzdolabı kadardı. Bu yüzden dört elle sarıldık dolabımıza.
 Günler geçtikçe işlerimiz artmaya başlamıştı. Yavaş yavaş para da biriktiriyorduk.
 Kafede oturduğum bir gün kapıdan biri girdi. Hayatımda bu kadar şaşırdığımı anımsamıyorum.

Doktrin: “Eğer içinizden ‘Sen resim çizemezsin’ diyen bir ses duyarsanız, her şeye rağmen çizin ve o ses susacaktır.” — Vincent Van Gogh


Originally published at www.anosmi.com on November 9, 2018.