Weimar Trilojisi / 1- Goethe

Başlığından da ne olduğu ve nereden başladığı anlaşılan bu konuyu Weimar ziyaretimizden sonra yazıya dökme ihtiyacı duymuştum. Modern anlamda ilk tasarım okulu olan Bauhaus’da eğitim sisteminin nasıl ortaya çıktığını anlatabilmek istedim. Aynı konuyu öngöremediğim bir süre içinde daha derinlemesine tekrar ele almak isterim. Şu an sadece lineer bir sıralama ile anahatlarına değineceğim.

Johann Wolfgang von Goethe (1749–1832)

Frankfurt’ta aristokrat bir ailenin tek sağ kalan erkek çocuğu olan Goethe, ailesinin kendisine sunduğu tüm olanaklardan maksimum düzeyde yararlandı. Avrupa’ya ait antik dilleri de modern dilleri de çocuk yaşta özel hocalardan öğrenmeye başladı. Binicilik, eskrim, buz pateni ve dans öğrenirken, plastik sanatlarla ve edebiyatla da ilgileniyordu. Leipzig’de hukuk eğitimi alırken bir taraftan da deneysel ve teorik fizik derslerine katılıyor, aynı zamanda yaratıcı konularla daha çok ilgileniyor, resim yapıyor, şiir yazıyor, tiyatrolara gidiyordu. Çok yönlü ve özel bir eğitim aldı ve genç yaşında dünya hakkındakı görüşleri gelişti, saygı uyandıracak bir düzeye ulaştı. Ayrıcalıklara sahip olduğunun farkındaydı. Yüksek bir özsaygı ve özgüven ile düşüncelerini hem anlaşılır hem de estetik bir şekilde anlatabilme becerisine sahipti.

Goethe sanatın ve bilimin olgunlaştığı bir aydınlanma çağında, Rönesans’ı takip eden Klasisizm döneminde hayata gözlerini açtı. Isaac Newton’ın buluşları ile bilimsel yaklaşımlar yaygınlaşmış, Avrupa dinsellikten uzaklaşmış ve yaşam biçimleri sekülerleşmişti. İnsanlar “Neden” sorusunu daha sık soruyorlar, daha çok düşünüyorlar ve denemeye cesaret edebiliyorlardı. Antik Roma ve Yunan dönemi düşünürleri, sanatı ve mimarisi merak uyandırıyor ve Avrupa bunun içinde kendi kültürel köklerini aramaya koyuluyordu.

Sadece Bauhaus eğitim sistemine değil, Avrupa’daki büyük kültürel değişime neden olan birçok olay Goethe’nin 25 yaşındayken kendi hayatından yola çıkarak “Genç Werther’in Acıları” adlı romanı yazması, böylece tüm Almanya’da üne kavuşması ve Saks-Weimar dükü tarafından Weimar’da yaşamak ve saraya danışmanlık hizmeti vermek üzere davet edilmesi ile başladı.

Weimar’da toplumsal, siyasi ve idari rollerini büyük bir sorumluluk duygusu ile üstlenen Goethe, bir an bile olsun araştırmalarından ve üretiminden kopmuyordu. Çalışma odasını yeşile boyamıştı, dinlendirici olduğunu ve verimini arttırdığını düşünüyordu. Sandalye ve masasının bir miktar rahatsız olması gerektiğini düşünüyordu, ki böylece daha uyanık kalması mümkün olacaktı. Evindeki ışık miktarının konsantrasyonunu nasıl etkilediğini ölçüyor, çalışma saatlerini dikkatli bir şekilde planlıyordu.

Görüştüğü ve tanıştığı herkes hakkında kayıt tutuyordu. O dönemde fotoğraf yoktu. İnsanları hafızasında tutmaya çok önem veriyordu. Sanatçılara ücret ödeyerek tanıdığı insanların ya resimlerini yaptırıyor ya da küçük mermerlere ve taşlara yüz şekillerini kazıtarak bunları albüm gibi saklıyordu.

Lutheran Protestan bir aileden gelen Goethe, İsa ve Luther’in temsil ettiği düşüncelere değer vermekle beraber, dindar bir hayat yaşamadı. Dine mistik yönü ile değil, içinde barındırdığı düşünceleri inceleyerek yaklaştı, dinsel sembol, davranış ve ritüelleri reddetti. Haç sembolünü onaylamıyordu. Dinde şiddet içeren ögelere tamamen karşı çıkıyordu. Şiddete o kadar karşıydı ki hanesine tecavüze kalkışan Napolyon’un işgalci askerleriyle dahi konuşarak uzlaşma yoluna girmişti. Evinin savunmasını eşi organize etmek zorunda kaldı ve hizmetliler ile beraber direnmeyi başardı. Goethe şans eseri kurtuldu.

Goethe değişimin yıkıcı devrimlerle değil, küçük adımlar, düşünceler ve denemelerle, reformlarla gerçekleştirilmesini savundu. Güç kelimesini pozitif yönü ile ele almayı tercih etti. Güç hem sanatta hem de politikada yaratıcılığı tetikleyici ve düzenleyici bir elementti. Güç demek sorumluluk demekti ve kaosa neden olmamalı, yerinde ve ölçülü bir şekilde kullanılmalıydı.

Doğayla ve bitkilerle de ilgileniyor, okumalar yapıyordu. Evini dönemin birçok sanatçısına, düşünürüne ve bilim adamına açmıştı. Düşüncelerini onlarla beraber geciktirmeden değerlendirmek ve yazmak gibi bir alışkanlık edinmişti. Çağdaşları ile rekabet halinde değil, işbirliği halindeydi, bilgisini ve olanaklarını paylaşıyor, çağdaşları ile düşünme ve üretme sürecini beraber yürütüyordu.

Schiller ile yaptığı işbirliği sayesinde Alman edebiyatının en güzel ve kalıcı edebi eserlerini verdiler. Antik dönemin “İdeal Güzellik” anlayışını yeniden yorumladılar, ama bu defa daha objektif, daha ne yaptığını bilen, daha bağımsız bir tavır ile çok zengin içerikler ve formlar ürettiler.

Parçaların ve alanların ayrı ayrı değil, Antik dönemdeki gibi uyumlu bir bütünlük halinde ele alınması gerektiği görüşünü savundu. Bu da bütünsel (Holistic) yaklaşımın anlaşılmasının önünü açmıştır. Bütünsel yaklaşım kendinden sonraki dönemlerde özellikle eğitim alanında önemli adımlar atılmasını sağlayacaktır.

Öğrendiği diller ve İtalya’da geçirdiği zamanlarda yaptığı gözlemler ile kendi kültürel kimliğinin farkına vardı. Diğer kültürlerden de öğrendiklerini edebiyatına ve düşünce şekline adapte etti. Doğayı taklit etmeyi sanat olarak kabul etmedi, sanatçının doğanın verdiği yaratıcı olanakları kullanarak kendi ürününü vermesi gerektiğini savundu.

Evi daha kendisi hayattayken dahi bir müzeye dönmüştü. Tablolar, gravürler, heykeller, doğadan taş, mermer ve metal örnekleri topluyor ve bunları sınıflıyordu. Biriktirdiklerini ziyaretçileri ile paylaşıyor, fikirlerini alıyordu. Renkler üzerine çalıştı ve kendi renk teorisini oluşturdu, Newton’ın ışık ve renkler teorisini büyük bir hayal kırıklığı ile reddetti.

Goethe’nin hayatında aşk hep oldu. Kimi zaman evli kadınlara da aşık oldu, şiirler yazdı. Oğlunun annesi ile on yıl evlenmeden yaşadı. Yaşlandıktan ve onu kaybettikten sonra da aşkları oldu. Hatta hayatının sonlarına doğru son aşkı onsekiz yaşında genç bir kızdı. Milan Kundera “Ölümsüzlük“ romanında Goethe’nin bu aşkına da geniş bir yer vermiştir.

Goethe Almanca’nın dolayısı ile Alman kimliğinin gelişmesi, Klasisizm dönemi Alman edebiyatının oluşması ve modern Avrupa felsefesinin şekillenmesinde en önemli rolü oynadı. Onun düşünce ve yaşam şekli, eğitim felsefesinde de kendisinden sonra gelenlerin önünü açtı, yeni nesiller için büyük değişimlere neden oldu.

Eğitim, Goethe’nin inancına göre “Birey“ den başlar. İnsan yaşamı boyunca deneyimlediği olaylar sayesinde kendi içindeki potansiyeli anlar ve kendini gerçekleştirir. Modern psikolojide yerini bulan “Kendini Gerçekleştirme“, Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisindeki en üst basamaktır. Yani sırası ile fiziksel, güvenlik, sevgi-aidiyet ve kendine değer verme ihtiyaçları karşılandıktan sonra gelir. Bu yönü ile Goethe’nin en temel eğitim argümanı yaşadığı dönemde temel sorunlarını çözmüş küçük bir elite hitap etmektedir. Düşüncelerini geliştirirken kendi ait olduğu sınıftan ve yaşamından yola çıkmıştır. Alt sınıf için yaşadığı dönemin şartlarına uygun, uygulanabilir bir öneri ve sistematik geliştirmemiştir.

Goethe’ye göre insan entellektüel, duygusal ve fiziksel yönlerini yaşamı boyunca kendi kendine geliştirerek öğrenir, kendini tanır. Yani tüm eğitim “Kendi kendine eğitim”dir. Pedagoglar çocukların içindeki yetenekleri keşfetmek için onlara özgürce yaratabilecekleri ortamı ve malzemeleri sağlamalıdır. İnsan tabiatın ve toplumun içinde uygulamalar yaparak gelişir.

Goethe’nin bütün hayatı boyunca yaptıklarını yapabilmesinde ve düşüncelerini geliştirmesinde içinde bulunduğu toplumsal, süreçsel, ekonomik ve sınıfsal koşullar, dönemin yeniliklere açık olması ve Goethe’nin kendine özgü tabiatı uygundur.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.