Weimar Trilojisi / 2- Steiner

Rudolf Steiner ( 1861–1925 )

Rudolf Steiner işçi sınıfı bir ailede dünyaya geldi. Annesi ile babası Avusturya’nın kuzeydoğusunda hizmetinde çalıştıkları kontun evlenmelerine izin vermemesi üzerine evlenebilmek için işten ayrılmak zorunda kalmışlardı. Daha sonra babası o dönemde Avusturya-Macaristan İmparatorluğu sınırlarında, şimdi Hırvatistan’da bulunan bir kasaba olan Murakiraly’de demiryollarında telgraf memuru olarak iş buldu. Evlenerek bu şehire yerleştiler.

Avrupa’nın metropol şehirlerinde devrimler olurken, sanat ve felsefe gelişirken, kırsalında halen feodalite hüküm sürmekteydi. Steiner’in annesi ve babası bu yüzden işlerini de memleketlerini de terketmek ve o günkü şartlara göre çok uzak bir yere göç etmek zorunda kaldılar. Ailelerini kurabilmek için risk aldılar ve içinde bulundukları düzene karşı çıktılar. Steiner ailesi sevgi ve fedakarlık temelinde, emek ve cesaret ile, yokluk içinde kurulabildi. Zorluklarına rağmen kendi kaderlerini çizmek ve kendi hayatlarını kurabilmek için özgürleşmeye çalıştılar, otoriteyi reddettiler. Bu duruşları ve davranışları oğullarına da örnek oldu.

Buna çok benzer bir feodal ortamda ve feodal beyin engellemesi ile “Sevenlerin Kavuşamaması” konusu Tolstoy’un yakın dönemlerde yazdığı “Çocukluk” adlı romanında da işlenmiştir. Dönemin Doğu Avrupa kırsalını, ezilen kesimin hizmet verdiği derebeyine karşı çıkmasının ne kadar güç olduğunu anlamak açısından değerli ipuçları veriyor. Orta Avrupa Kırsalında da benzer ilişkiler sistemi hüküm sürmektedir.

Bundan sonra Viyana yakınına sonra Alpler’de bir köye taşındılar. Rudolf Steiner babasının ilkokul öğretmeni ile olan bir sorunundan dolayı okula gidememişti. İlkokula başlamak yerine bir süre evde anne ve babasının desteği ile “Kendi Kendine“ öğrenmeye başladı. Bu sayede kendi başına çalışma becerisi gelişti. Başka öğrencilerle karşılaştırılmıyor, rekabet etmiyordu. Kendi programını ve planlamasını çok küçük yaşta yapabilmeyi öğrenmişti. Hangi konuda ne kadar çalışacağına karar verebiliyordu. Çoğunlukla yalnızdı, ama “Özgürdü“. Doğada geziyor, nehir kenarında oturup suyun sesini, ağaçların altında uzanıp rüzgarı dinliyor, geceleri yıldızları, gündüzleri bulutların akışını izliyordu. “Zaman” ve “İçgörü” kavramları ile ilgili daha sonra şekillenecek olan düşüncelerinin temeli, kırsalda yaşadığı yıllarda kendi başına doğada keşfettiği meditasyon hali ile yaptığı içsel serüveninin sonucudur.

Dokuz yaşında spiritüel bir deneyim yaşadığını söylemiştir. Kendilerinden çok uzakta yaşayan teyzesi ölür. Haber kendilerine ulaşmadan daha önce Rudolf Steiner teyzesinin ruhu ile karşılaşır. Pozitif bilimler üzerinden bu konuyu ele almamız bize imkansız görünmekle beraber, yaşadığı şey her ne ise, Steiner’in merakını arttırır ve tüm hayatını adayacağı bir çalışma konusuna dönüşür. Mistisizm ile bilimi yanyana getirebilmek, ruh ve daha ötesinde mistisizm konusunu bilimsel bir yöntem olarak ele almak ister. Ama çok önemli bir farkı daha erken yaşta benimser. Ruhsal alana bilimsel bir gerçeklikle yaklaşmaya çalışır. Dinsel önyargıları ve koşullanmaları kenara koyar.

Daha sonra ailecek tayin ile başka bir köye taşındılar. Steiner bu köyde nihayet okula da gidebildi. Köy okullarında sınıflar karmaydı. Yani bir sınıf içinde farklı yaşlardan öğrenciler beraber eğitim alıyorlardı. Bu yüzden aslında bilenler bilmeyenlere anlatabiliyorlar, tüm öğrenciler öğretmenlik deneyimini de küçük yaşta ediniyorlardı. Küçük yaşta güven, dayanışma, yardımlaşma, paylaşma ve sorumluluk duyguları gelişiyordu. Şehirlerdekine göre insanlar arası duygusal bariyerler azdı ve birbirlerine daha sıcak ve şeffaf davranabiliyorlar, birbirlerini daha iyi tanıyorlardı. Hızlı ve doğrudan iletişime geçebilmeyi başarıyorlardı. Hem küçüklerini hem de büyüklerini aynı sınıfta görüyorlar ve daha gelişim çağlarında iken kendilerinin farkına varıyorlardı. Hepsi öğrenme ve öğretme süreçlerine öğretmenle beraber dahil oluyorlar ve farkına bile varmadan henüz ilkokuldayken uygulamalı pedagojik formasyonkazanıyorlardı. Daha üst sınıfların derslerini de dinliyorlar ve eğer biraz ilgililerse derse katılım gösterip üst yılların müfredatını da kendi dönemleri ile eş zamanlı öğreniyorlardı. Her sene yapılan benzer tekrarlarla konular pekişmiş oluyordu ve sevdikleri konuları daha ileri düzeyde ele alabiliyorlardı. Sınıf içinde ekonomik tabakalaşma belirgin değildi ve hiyerarşi yoktu, ezen-ezilen ilişkişi yaşanmıyordu. Şehir okullarındaki gibi çok kademeli, hiyerarşik, ast-üst ilişkisinin olduğu idari yapılar yoktu. Öğretmen diğer aile bireyleri gibiydi. Sınıfta öğrencilerin arasına karışıp onlardan biri oluveriyordu. Okul öğrenciler için engellerin olmadığı, doğal bir ev ortamını çağrıştırıyor, öğrenciler kendilerini evde gibi hissediyorlardı.

Köy okullarında özellikle de o dönemlerde karma sınıflar mecburiyetten ortaya çıkmış olabilir. Ancak günümüzde “Demokratik Eğitim“ modellerinde karma sınıflar bilinçli olarak yapılmaktadır. Buna örnek olarak Waldorf Okulları’ndan ziyade, Sudbury Okullarını incelemenizi öneririm. Boston yakınlarında Sudbury Valley School çok iyi bir örnek. Ayrıca tıpkı köy okulları gibi ne kadar doğanın içinde, şehirden uzak bir konum seçtiklerine de dikkat ediniz. Etrafında duvarları, örgülü teller, güvenlik görevlileri yok. Kendi kendilerini idare ediyorlar, hiyerarşik kurumsal yapı yok, öğretmen-öğrenci-çalışan ayrımı, büyük-küçük ayrımı yok. Beraberce, keşfederek öğreniyorlar. Tüm kararlarda herkesin oy hakkı eşit. Sorumlulukları kurallara bağlı olarak değil, aklı-selim ile paylaşarak, beraber düşünerek alıyorlar. Öğrenecekleri ders içeriklerine, nasıl işleyeceklerine, eğitimle, çevre ile ilgili veya toplumsal projelere özgürce karar veriyorlar. Mecburiyetler yok, aklıselim ile tartışılarak, uzlaşarak paylaşılıyor görevler, roller ve sorumluluklar. Kuralları oybirliği ile koyuyorlar.

Steiner onbir yaşındaydı ve bu defa Viyana’nın güneyinde Wiener Neustadt yakınında bir köye yerleştiler. Böylece Wiener Neustadt’a düzenli gidiş-geliş yaparak eğitimini sürdürecekti. Küçük bir şehirde de olsa daha fazla eğitim olanaklarının ve bilgi kaynaklarının, kütüphanenin olduğu bir okula oldukça doğru bir yaşta geçiş yapmış oldu. Şehirdeki akranlarına göre çok daha sevgi doluydu, iç dünyası derinleşmiş ve zenginleşmiş, merak ve keşfetme arzusu artmıştı. Çevresi ile rahat ilişki kurabilen bir öğretmen edasında, sorumluluk almaya hazır yetişkin bir “Birey” gibiydi.

Steiner Wiener Neustadt’da bulunduğu süre içinde felsefeye merak sardı. Özellikle Kant’ı ve Kant’a karşı gelişen Alman İdealizmi’ni öğrendi. Okulda Matematik ve Fizik gibi sayısal derslerde çok başarılıydı ve akranlarına da özel dersler vererek okul harçlığını çıkarıyordu. Ailesinin maddi olanakları kısıtlıydı. Ders verirken ekonomik olarak daha üst tabakadan ailelerle de tanışmaya başlamış ve şehir kültürüne, insanına uyum sağlamıştı.

Liseden sonra Steiner ailesi ile birlikte Viyana’ya yerleşti. Viyana Teknik Enstitüsü’nde Fen ve Tabiat Bilimleri okuyor, ayrıca Felsefe alanındaki tüm derslere katılıyor ve lisede olduğu gibi üniversitedeki akranlarına da ders vermeyi sürdürüyor, geçimini sağlıyordu. Birebir derslerde tanıştığı her insanın kişiliğini ayrı ayrı tanımaya çalışıyor ve onlara uygun anlatma biçimleri üretmeye çalışıyordu.

Viyana’ya trenle gittiği bir gün ot toplayan bir adamla tanıştı ve onun tabiat ve spiritüel dünya hakkındaki görüşlerinden etkilendi. Bunun üzerine Fichte’i daha fazla okudu ve anlamaya çalıştı, Fichte’nin “Bilinç”, “Öz-Bilinç”, “Akılcı Sezgisellik” kavramlarını benimsedi.

Derslerdeki düzeni, çalışkanlığı, sorgulayıcılığı, üretkenliği, insan ilişkilerindeki yardımseverliği sayesinde okuldaki hocaların da sevgisini ve saygısını kazanmıştı. İlgisi Fen Bilimlerinden daha çok Felsefeye doğru kaymıştı. Henüz okulu bitirmeden Goethe çalışmalarının Doğa Bilimleri bölümünün editörlüğünü yapması için teklif aldı ve eğitimini tamamlayamadan bu göreve başladı. Goethe çalışmaları üstüne altı yıl editörlük yaptıktan sonra Weimar’dan Goethe Arşivi’nde yine editörlük yapmak üzere davet aldı.

Steiner Weimar’da sekiz yıl kadar kaldı. Bu süre içinde Goethe’nin bilimsel yazılarını dört ciltte toplayıp yayınladı ve Goethe’nin felsefesini anlattığı iki de kitap yazdı. Toplam ondört yılını Goethe’yi anlamak ve anlatmak ile geçirmişti. Goethe’nin görüşleri ve yaşamı ile kendisininkiler arasında benzerlikler bulmuştu, bu yüzden de onu her detayı ile incelemek Steiner için büyük bir merak konusuydu. Farklı sınıfların insanları olmalarına rağmen her ikisinde de yoğun bir doğa ve insan sevgisi vardı ve karşılarına çıkan her konuyu merakla araştırıyor ve öğrenmeye çalışıyorlardı. Goethe de Fen bilimleri, Tabiat Bilimleri ve Felsefe ile ilgilenmiş, Steiner gibi tüm alanları birbirleri ile ilişkili ve ayrılamaz bir bütünlük içinde görmüştü. Ancak Goethe’de daha da fazlası vardı. Güzellik ve estetik kaygısı, edebiyat, şiir, müzik, resim, dans, performans sanatları,… kısacası sanatın her dalında bilgili ve üretkendi. Oldukça yerleşik bir düzende yaşamış, idari ve siyasi birçok rol almıştı. Toplumsal ve tarihsel konuları çok geniş bir yelpazede ve ilişkili olarak ele alıyordu Goethe. Yaptığı ve düşündüğü hemen herşeyi yazıyor ve arşivliyordu. Çağına göre inanması güç bir düzende ve kalitede bilgi ve belge bırakmıştı geriye. Steiner tüm bunları inceliyor, başkalarına sunmadan önce kendisi anlıyordu.

Weimar’da iken dergilerde makaleler de yazdı, Schopenhauer’ın eserlerinin yayınlanmasında da katkısı oldu. Nietzsche’nin kızkardeşi ile tanıştı ve o arşivde çalışması için de teklif aldı. Ancak teklifi geri çevirdi.

Steiner köy yaşamının içinden gelip de Viyana’da üniversite okumaya başladığında fazlasıyla fen bilimlerinin içine gömülmüş, geçim sorununu çözmek için özel öğrenciler edinmiş, hayatı anlamak için çağının düşünürlerini okumuştu. Ancak “Sanat ve Estetik“ konusuna ne düşüncesinde ne de uygulamalarında hiç vakit ayırmamıştı.

Weimar’da Goethe ve Schiller’den dolayı edebiyatla ve şiirle, Bach ve Liszt’den dolayı da müzikle beslenen yerel toplumsal bir atmosfer vardı. Sanat insanların temel gıdası gibiydi. Çok küçük bir şehir olmasına rağmen Weimar’da konserler veriliyor, dans geceleri ve balolar düzenleniyor, resim, heykel atölyeleri açılıyor, edebiyat buluşmalarında okumalarla estetik ve felsefe üzerine tartişmalar yapılıyor, tiyatro ve kukla oyunları sahneleniyordu. Sanat ile insan ruhunun derinliklerine inebilmenin ve ifade edebilmenin gücünü gördü. Daha da önemlisi bütün bu yapılanların içinde halktan insanlar da yer alıyordu ve sanat artık sadece aristokrasinin ve burjuvanın tekelinde değildi.

Steiner Weimar’da kaldığı yıllarda daha önce tanışma ve anlama imkanı ve ortamı olmayan kavramları burada doğal atmosferinde ve birinci el kaynaklarından öğrendi ve Weimar’a gelmeden önce edindiği bilgiler ile kendi sınıfının ihtiyaçlarını da göz önüne alarak tekrar yorumladı. Weimar’da yaşarken yazdığı Fichte’nin “Ego” ile ilgili görüşlerini incelediği bir doktora tezi ile Rostock Üniversitesi’nden mezun oldu. Rostock Almanya’nın kuzeyinde bir liman şehridir ve Weimar’a olan uzaklığı 500 kilometredir.

Steiner bu şekilde ekonomik olarak dezavantajlı sınıf ile aristokrat sınıf arasında ve spiritüel düşünce ile seküler ve materyalist düşünce arasında bağ kurmayı, köprü olmayı öğrendi. Yeni bir dünya görüşü geliştiriyordu, fikirlerini bir çerçeve altına almak ve anlatabilmek istiyordu.

Bu amaçla sekiz yıl yaşadığı Weimar’dan Berlin’e hareket etti ve saygın bir edebiyat dergisine ortak oldu. Derginin editörlüğünü yaparken, kendi yazılarını da yayınlıyordu. Dergide anarşist yazar ve düşünürlerin makalelerine de yer verdiği için tepki gördü ve derginin okuyucu kitlesinde azalma görüldü, Steiner buradan ayrılmak zorunda kaldı.

1899 yılında Goethe’nin “Yeşil Yılan ve Güzel Lily“ adlı hikayesinin Ezoterik Doğasını ele aldığı bir makale yazdı. Goethe’nin mistik derinliklere indiği tek hikayesi bu değildi. Faust’ta da bunu yapıyor, mistisist bir şekilde gerçeküstü sahneler ve senaryolar içinde insan ruhunun en özündeki “Ego” ya ulaşmaya çalışıyordu. İnsan iyi ile kötü, doğru ile yanlış, karanlık ile aydınlık arasında hep seçimler yapmak zorundaydı ama o derinlerdeki tarif edilmesi fiziksel yaşamda pek de mümkün olmayan varlık, aslında hep iyiydi. İnsan tabiatı gereği Faust’un ve Prometheus’un yaptığı gibi gerçeği bulmak için, özgürlük ve ideal olan doğrular için sonsuza kadar acılar çekmeyi göze alırdı. Goethe insanın özüne dair pozitif bir inanışa sahipti ve eserlerde bu mesajı iletiyordu.

Birçok Avrupa ülkesi 15. yüzyıldan itibaren Asya ülkelerinde kolonilerini kurmuşlardı ve bu ülkelerin kaynaklarını sömürmektelerdi. Bununla beraber bu ülkeleri ziyaret eden seyyahlar, düşünürler, bu ülkelerin yaşam tarzlarını, inançlarını ve değer sistemlerini de inceliyorlardı. Doğu inanç ve öğretileri binlerce yıl öncesine dayanıyordu. Bu inanç ve öğretiler Avrupa insanı için eskimiş tabularından kurtulup nefes almak, kendi iç dünyalarını anlamak, kısır döngülerinden çıkıp kendi kendilerine ve dünyaya başka bir pencereden bakabilmek için alternatif bir düşünüş tarzı ve aradıkları değişim için umut olmuştu. Biraz beceriksizce ve uyumsuz da görülse bu öğretilerin çevresinde cemaatler kurulup yaygınlaştı Avrupa’da. Avrupalılar bireysel ve toplumsal sorunlarını tanımlamak ve çözebilmek için alternatif olarak doğu felsefesine ve inançlarına başvurdular.

Teozofi Topluluğu da bu arayışaların sonucunda 1875’te New York’ta kurulmuş, merkezini kısa süre içinde Hindistan’a taşımış ve Avrupa’da da yaygınlaşmıştı. Anayasasında üye olmak için dinsel, mezhepsel, etnik, cinsel, yaşa, eğitime, mesleğe bağlı hiçbir ayrım yapılmayacağı şartı vardı. Evrensel Kardeşliği savunuyordu. Amaçları manevi, spiritüel, mistik dünyayı anlayabilmek, bunun için de hem bilimler hem de dinler arası karşılaştırmalarla cevaplar bulmaktı. En temel prensipleri “Gerçeğin üzerinde bir din yoktur!” idi.

Steiner ile Teozofistlerin yolları sonunda kesişti. Steiner kendi içinden kendini doğurmuş bir keşiş gibiydi. Kendi meditasyonunu keşfetmişti, manevi dünyayı anlayabilmek için hem bilimsel hem de sezgisel yollara başvuruyordu. Bilinç ve farkınadalık, birey olmak, içsel arayışlar, “Mistisizm”in geometri ile ölçülebilmesi ve açıklanabilmesi Steiner’in konusuydu. Aynı zamanda Weimar’da yaşamış, Alman kimliğinin en önemli figürü Goethe’yi çalışmış, tüm Avrupa’ya kitaplarla anlatmıştı. Ama bu defa çok daha önemli birşey yapmıştı. Goethe’yi yazdığı bir peri masalı üzerinden mistik yönleri ile değerlendirmiş, seküler olarak kabul edilen Alman Kült’ünün manevi dünyasından bahsetmişti. Teozofistler Steiner’i bir an önce aralarında görmek istediler ve ilk olarak Nietzsche hakkında konuşma yapmak üzere davet ettiler.

Teozofistlerin başkanı dönemin çok etkili İrlanda asıllı İngiliz bir kadın aktivisti olan Annie Besant idi. Besant Hindistan’ın ve İrlanda’nın bağımsızlığı, kadın hakları, işçi hakları için çalışıyor, Avrupa çapında ve Hindistan’da siyasi ve örgütlü bir propaganda yürütüyordu. Eşi kiliseye bağlı bir pozisyonda çalışırken kendisi din karşıtı bir hayatı benimsemiş ve bu yüzden eşinden ayrılmıştı. Yıllarca “İnsan Hakları” nı ilgilendiren konularda liderlik ve sözcülük yapmış ve sonunda Teozofi ile tanışıp manevi dünyaya dinsel olmayan bir şekilde yakınlaşmıştı.

Teozofi Topluluğu doğu ile batıyı birleştirebilecek enternasyonal, eşitlikçi, hümanist değer sistemini savunuyor, ama doğu-batı arasında birbirine benzemeyen ve hatta kimi zaman çatışan boşlukları dolduramıyordu. Annie Besant, Steiner’i topluluğun Almanya ve Avusturya temsilcisi olarak atadı. Steiner yıllarca bu topluluğun sözcülüğünü yapmak için Avrupa’nın şehirlerini gezdi, dersler verdi, yazılar yazdı. Topluluğa üye olan insanların sayısı önemli ölçüde arttı.

Ancak Steiner için bazı sorunlar vardı. Doğu mistisizmi ve değerleri ile kendi bilimsel spritüel yaklaşımları çok uyumlu değildi. Daha çok Avrupa’ya ait bir yaklaşıma ihtiyaç duyuyordu. 1899 ile 1912 yılları arasında Teozofistler adına Avrupa’yı karış karış dolaşmış ve topluluktan doğu dinlerini, kültürlerini, değer sistemini öğrenmiş, bir kısmını da benimsemişti, ama buna rağmen, daha çok kendi fikirlerini anlatmıştı ve bu fikirler yine daha çok Goethe’ye yakındı; Avrupa’nın ruhunu Goethe anlamış ve anlatmış, Steiner de Goethe’yi yorumlamıştı. Yapmak istediği işler, Teozofi Topluluğu çatısında hayata geçemeyebilirdi. Annie Besant Hindistan’da da olsa yapılanları takip ediyor, denetimini hissettiriyor ve kendi isteklerini topluluğun Avrupa’daki kolunun önünde tutuyordu. Topluluktan kopma gerekçesi olarak Steiner ve ona katılarak ayrılanlar Annie Besant’ın topluluğun en temel “Gerçeğin üzerinde din yoktur!” prensibini ihlal ederek, elindeki başkanlık gücünü keyfi bir şekilde kullandığını, süistimal ettiğini açıkladılar.

Steiner 1913 yılında çoğunluğu Teozofi Topluluğu’ndan kopan üyelerle birlikte Antropozofi Topluluğu’nu kurdu. Topluluğun amacı “Bireylerde de toplumda da yaşamın ruhunu Spiritüel Dünya Bilgisi ile beslemek.“ ti. Antropozofi terimi daha önce başka bir Avusturyalı felsefeci olan Robert von Zimmerman tarafından kullanılmıştı, ancak bugün kullanılan ve anlaşılan terim Steiner ile özdeşleşmiştir.

Birinci Dünya Savaşı’nın ayak sesleri geliyordu ve uluslararası bir topluluğun savaşa taraf olan ülkelerden birinde kurulması beklenemezdi. Dornach İsviçre’nin kuzeyinde, Fransa ve Almanya’ya sınırındaydı. Topluluğun üyeleri gönüllü olarak maddi, manevi, işgücü, know-how, ellerinden gelen her katkıyı koydular ve Dornach’ta topluluğun merkezi olmak üzere tasarımını Steiner’in yaptığı Goetheanum’u inşa ettiler. Bina ahşaptan yapılmıştı ve ancak savaştan sonra, 1919’da bitti.

Savaş yılları Steiner için dünya için daha doğru işleri nasıl yapabileceği ve barış dolu bir dünyanın oluşabilmesi için neler gerektiği ile ilgili düşünerek ve hazırlık yaparak geçti. Sosyal bir değişim gerektiğine ve bu sosyal değişimin eğitimden geçeceğine inanıyordu Steiner. Ama nasıl bir eğitim?

Steiner’in öğretisi orada duruyordu, hazırdı. Yıllar içinde Steiner’in yaşamı boyunca deneyimlediği her olayla ve her koşulla, içinde bulunduğu tüm sosyal-sınıfsal tabakalarla, anne ve babasının ailesini kurmak için verdikleri emek ve kararlılıkla, tabiatla yalnız başına geçirdiği düşünce dolu zamanlarla, köy okulunda deneyimlediği samimi insani ilişkilerle, doğa bilimleri, fen bilimleri ile, Goethe’nin ve Goethe’nin takipçilerinin felsefeleri ile, İdealistler, Materialistler, Sosyalistler, Anarşistler, Hümanistler ve Metafizikçiler ile, Teozofi ve Doğu Felsefesi, Doğu İnanç ve Değer Sistemi ile, hem Doğu hem de Batı Mistisizmi ve Sezgisellik ile beslenmiş, tekrar tekrar yorumlanmış, olgunlaşmıştı. Ama ortada bir eğitim modeli yoktu.

Steiner ve etrafındaki eğitimli uluslararası gönüllü ordusu savaş yıllarını bu konularda savaş sonrasına hazırlanarak geçirdiler. Farklı disiplinlerden gelen uzmanlar daha binaları hazır olmadan çalışmaya başlamışlardı. Psikoterapi, Tıp, Biodinamik Tarım, Eğitim, Eurythmy, Mimari, Görsel Sanatlar, Performans Sanatları alanlarında çalışıyorlardı.

1919’da Goethenaum İsviçre’de Antropozifistlerin merkezi olarak kullanılmaya başlandı. Bina 1922 yılını 1923’e bağlayan yılbaşı gecesi kundaklama sonucu yandı. Steiner tekrar bir mimari tasarım yaptı. Bu defa bina betondan inşa edildi. Ancak Steiner öldükten sonra bu ikinci tasarımın inşaatı tamamlanabildi.

Yine 1919‘da Antropozofi öğretisinin uygulandığı ilk eğitim yuvası olarak Waldorf Okulu Almanya’nın Stuttgart şehrinde Steiner’i davet ederek konuşmasını dinleyen ve öğretilerini hayata geçiren öğretmenler ve veliler tarafından öğretime başladı. Steiner’in eğitimdeki temel ilkesi “Kendi amacını ve yönünü belirleyebilen özgür bireyler yetiştirmekti.” Öğretisini temel alan eğitimciler, psikologlar ve pedagoglar tarafından eğitim metodları geliştirildi ve dünyaya yayıldı. Steiner kuruluşuna dahil olmasa da yine onun öğretisinin etkisi altında Bauhaus Okulu da ilkWaldorf Okulu ile aynı yıl Weimar şehrinde kuruldu.

Steiner bulunduğu kültür, zaman, şartlar ve bağlam içinde tüm dinleri doğru kabul ediyordu. Ancak değişen şartlara göre de reform yapılması gerektiğini söylüyordu. Böylelikle de tüm dinlere ve mezheplere eşit mesafede kalmayı başardı ve çatışmaya girmedi. Hiçbirini yok saymadı, yanlış olduklarını da düşünmedi, onları oldukları gibi kabul etti. Bu kabulleniş, geniş bir kesimin kendisine sempati duymasına ve yakınlaşmasına neden oldu. İsa figürünü doğru ve ideal kabul ediyordu, İsa’nın her kültürde farklı bir görünümde ortaya çıktığını düşünüyordu. Sembolik anlamda tanrının yeryüzüne indiğini, insanlara yakın olduğunu düşünüyordu. Steiner toplumun tüm kesimleri, sınıfları arasında kaynaştırıcı bir öğreti ve bu öğretiye bağlı bir söylem geliştirdi.

Steiner Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra gelişen milliyetçiliğin gittiği yönü çok erkenden gördü ve bu gidişatı sert bir şekilde eleştirdi. Napolyon ile ortaya çıkan milliyetçi ideoloji Goethe döneminde de kutuplaşmalara, savaşlara ve yıkıma neden olmuştu ve savaştan yeni çıkmış bir Avrupa yine aynı ideoloji yüzünden yeni bir felakete sürüklenebilirdi. Steiner milliyetçilerin saldırıları ve tehditleri üzerine seyahatlerini ve konuşmalarını bırakmak, İsviçre’ye dönmek zorunda kaldı ve 1925 yılında vefat etti.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.