Büyük Fransız Devrimi
Ulaşmaya çalıştığımız amaç nedir? – Maximilien Robespierre

(..)
Ulaşmaya çalıştığımız amaç nedir? Özgürlüğün ve eşitliğin barışçıl tadına varabilmektir; kuralları mermere, taşa, toprağa değil; bütün insanların, hatta onları unutan kölenin ve inkar eden zorbanın da yüreklerine kazıyarak sonsuz adaletin hüküm sürmesini sağlayabilmektir.
Yasanın bütün sığ ve acımasız tutkuları zincire vurduğu, cömert ve yürekli tutkuları canlandırdığı bir düzen istiyoruz; tek tutkunun, zafere ulaşma isteği ve anayurda hizmet olduğu; farklılıkların eşitliğin kendisinden doğduğu; yönetilenin yöneticiye, yöneticinin halka, halkın yargıca boyun eğdiği; anayurdun her bireyin gönencini güvence altına aldığı ve her bireyin anayurdun gönencini ve zaferini onurla paylaştığı; tüm ruhların cumhuriyetçi duyguları sürekli yayarak ve büyük bir halkın saygısını hak etmeye çalışarak yüceldiği; özgürlükle bezenmiş sanatın özgürlükle yüceldiği; ticaretin yalnızca birkaç evin devasa zenginliğinin değil, kamusal zenginliğin kaynağı olduğu bir düzen istiyoruz.
Ülkemizde, bencilliğin yerine ahlakı, rütbe yerine dürüstlüğü, törenlerin yerine ilkeleri, nezaket kuralları yerine görevleri, modanın zorbalığı yerine aklın egemenliğini, bahtsızlığı küçümsemenin yerine ahlaksızlığın küçümsenmesini, küstahlık yerine onuru, kibrin yerine ruh yüceliğini, para aşkının yerine zafer aşkını, iyi ahbaplığın yerine iyi insanları, entrikanın yerine yeteneği, cin fikirliliğin yerine dehayı, şaşaanın yerine gerçeği, lüksün can sıkıcılığının yerine mutluluğun çekiciliğini, büyük insanların küçüklüğünün yerine insanların büyüklüğünü; sevimli, uçarı ve zavallı halkın yerine yüce gönüllü, güçlü ve mutlu bir halkı; kısacası, monarşinin ahlak ve saçmalıklarının yerine Cumhuriyetin erdem ve görkeminin kurmak istiyoruz.
Biz, tek sözcükle, doğanın istemlerini başarmak, insanlığın yazgısını gerçekleştirmek, felsefenin sözünü yerine getirmek, o uzun zorbalık ve suç saltanatının lütuflarını sona erdirmek istiyoruz. Öyle ki, bir zamanlar köle ülkeler arasında ünlenen Fransa, gelmiş geçmiş tüm özür halkların görkemini gölgede bırakarak, ezenlere korku salarak, ezilenlere teselli vererek, evrenin övünç kaynağı olan tüm uluslar için model olabilecektir. Ve evrensel mutluluğun şafağını hiç değilse bir an için görebilmek için yapıtımızı kanımızla mühürleyeceğiz. İşte bizim tutkumuz, amacımız budur.
Bu olağanüstü şeyi hangi hükumet gerçekleştirebilir? Yalnızca demokratik ya da Cumhuriyetçi bir hükumet. Bu iki sözcük, halk dilince bozulmuş olmasına rağmen, eş anlamlıdır; aristokrasi, monarşiden daha fazla cumhuriyetçi değildir. Demokrasi, kamu işlerini sürekli toplantı halindeki halkın doğrudan oyuyla yürüten bir devlet olmadığı gibi, halkın birbirinden yalıtılmış yüz binlerce grubunun düşüncesiz ve tutarsız önlemlerle tüm toplumun kaderinin belirlendiği bir hükumet de değildir. Böyle bir hükumet asla var olmamıştır ve var olsaydı bile, halkı yeniden despotizme döndürmek için var olurdu.
Demokrasi, her şeyi uygun biçimde kendi kendine yapan ve yapamadıklarını temsilcileri aracılığıyla yapan, kendi yaptığı yaslarla yönetilen egemen halkın devletidir. Bu yüzden siyasal yönetiminizin kurallarını demokratik hükumetin ilkelerinde aramalısınız.
Ama bizim içimizde demokrasiyi kurmak ve pekiştirmek için, anayasaya dayalı yasaların barışçıl düzenine ulaşmak için, öncelikle zorbalara karşı özgürlük savaşını bitirmek ve devrim fırtınasını başarılı biçimde atlatmak zorundayız. Bu, kurduğumuz devrimci sistemin amacıdır. Böylece, sizin yönetiminiz Cumhuriyetin içinde bulunduğu fırtınalı koşullara uygun olmalı ve yönetim planınız, genel demokrasi ilkeleriyle birleşmiş devrimci bir hükumet ruhuyla oluşturulmalıdır.
O halde, demokratik ya da halk hükumetinin temel ilkeleri, yani onu destekleyen ve harekete geçiren özsel etken nedir? Erdemdir. Antik Yunan’da ve Roma’da olağanüstü işler yapan ve Cumhuriyetçi Fransa’da çok daha hayranlık uyandırıcı işle yapması gereken kamu erdeminden söz ediyorum; anayurda ve onun yasalarına duyulan sevgiden başka bir şey olmayan erdemden söz ediyorum.
Ama cumhuriyetin ve demokrasinin özü, eşitliktir; onu izleyen anayurt sevgisi, eşitlik sevgisini zorunlu olarak içerir. Bu yüce duygu, aynı zamanda kamu çıkarlarının tüm bireysel çıkarların üzerinde olduğu varsayımının gerçekliğidir; bu da bizi anayurt sevgisinin tüm erdemleri gerektirdiği ya da ürettiği sonucuna götürür; ama bu erdemler böylesine özverilerde bulunabilen halkın gereksindiği ruh gücünden başka nedir ki? Ve para hırsının ya da amacının kölesi olan kişi, örneğin kendi putunu anayurda nasıl kurban edebilir?
Erdem, sadece demokrasi ruhu değildir; sadece hükumet biçiminde var olabilir. Monarşi döneminde anayurt sevgisine sahip tek bir kişi biliyorum ve bunun için erdeme gereksinmesi bile yoktu. Bu, kraldır. Bunun nedeni, onun toprakları üzerinde yaşayanlardan bir anayurda sahip olan teş kişinin kral oluşudur. En azından de facto egemen olan kendisi değil midir? Ve anayurt, egemenlik gücünün üyesi ve yurttaşı olunan ülke değil de nedir?
Aynı ilkenin bir sonucu olarak, aristokratik devletlerde anayurt sözcüğü, egemenliği elinde tutan birkaç soylu aile için bir anlama sahiptir.
Sadece demokraside, devlet, gerçekten onun içinde yer alan tüm bireylerin anayurdudur ve yurttaşlarının sayısı kadar onun davasını savunanları vardır. İşte özgür halkların diğer halklardan üstünlüğünün nedeni budur. Atina ve Sparta, Asya’nın zorbaları üzerinde zafer kazanmışsa ve İsviçre, İspanyol ve Avusturyalı zorbaların üstesinden gelebilmişse, bunun nedenini başka yerde aramaya gerek yoktur.
Ama Fransızlar, dünyada gerçek demokrasiyi kuran ilk halktır. Bunu, tüm insanların eşitliğe ve bütünsel yurttaş haklarına çağırarak gerçekleştirmişler ve kanımca, Cumhuriyete karşı birleşmiş tüm zorbaların yenilecek olmasının nedeni de budur.
(…)
17 Pluviôse Cumhuriyet Yılı II
Siyasal Ahlak İlkeleri Üzerine, Archives Parlementaires de 1787 à 1860, Paris 1962, t. LXXIV, p. 330 – 337.
Sahte Devrimci – Maximilien Robespierre

(…)
Sahte devrimci, çoklukla devrimin ilerisinde olmaktan çok gerisindedir: o, duruma göre bazen ılımlıdır, bazen yurtseverlik delisidir. Yarınını düşünerek Prusya, İngiliz, Avusturya ve hatta Moskova komitelerinde yer alır. O, enerjik önlemlere muhaliftir ve bunları engelleyemeyince abartır; masumlara karşı sert, suça karşı bağışlayıcıdır; sessizliğini satın alacak kadar zengin olmayan, çabasını hak edecek kadar önemli olmayan suçluları ortaya çıkarmaktan kaçınmaz; ama asla kendini karalanan erdemi savunma noktasına getirmemeye özen gösterir; bazen açığa çıkmış hainleri açığa çıkartır, maskesiz hainlerin maskelerini koparıp atar ve hatta kellesini keser, ama hâlâ yaşayan ve saygı gören hainleri överek göklere çıkartır; her zaman egemen görüşlere yaranmaya çalışır, ama onların gerçek niteliklerinin anlaşılmamasına çok özen gösterir ve özellikle de onlarla hiçbir biçimde çatışmaya girmez; her zaman gözüpek önlemleri benimsemeye hazırdır, yeter ki çokça sakıncalar içersin; yararlı olan her şeyi karalar ya da onları zararlı hale getirmek için değişiklikler yaparak karmakarışık hale getirir; gerçeği, cezalandırmadan yalan söyleme hakkını elde tutmaya yetecek kadarıyla tasarruflu söyler; iyiliği damla damla damıtır, kötülüğü seller gibi akıtır; hiçbir anlamı olmayan büyük kararların ateşiyle yanıp tutuşur; halkın davasını onurlandıracak ve anayurdu koruyacak olan her şeye karşı kayıtsızlıktan öte bir vurdum duymazlık içindedir; biçimsel yurtseverliği çok önemser; düşman ilan ettiği sofular gibi görüntüsel ibadetlere çok bağlıdır; yüz kızıl başlık (sans-culottelerin taktığı kızıl başlık) takmayı iyi bir eylem yapmaya yeğler.
Bu insanlarla ılımlılarınız arasında ne gibi farklılıklar buluyorsunuz? Bunlar, aynı efendinin kullandığı hizmetkârlardır, ya da dilerseniz, kendi suçlarını daha iyi gizleyebilmek için araları açıkmış gibi davranan suç ortaklarıdır. Onları; dillerinin farklılığıyla değil, sonuçların aynılığıyla yargılayınız. Ulusal Konvansiyon’a kudurmuşçasına nutuklar atarak saldıran ile onu ödün verir hale getirmek için aldatan, kendi aralarında anlaşmış değiller mi? Yurtseverliğin esenliği için korku duyulmasını sağlamak amacıyla ona acımasızca saldıranlar, aristokrasi ve vatan hainliği için af talep ediyorlar. Bunlardan biri Fransa’yı dünyayı fethetmeye çağırırken, gerçekte zorbaların Fransa’yı fethetmesi için çağrı yapıyor. Beş yıldır Paris’i yerkürenin başkenti ilan eden ikiyüzlü bir yabancı, gerçekte Paris’i yıkmayı arzulayan aşağılık federalistlerin lanetlerini farklı bir dille ifade etmişti.
Ateizm vaazları vermek, batıl inançları ve felsefik suçlamaları aklamanın bir yoludur ve tanrıya karşı ilan edilmiş savaş, krallık yararına bir saptırmadan başka bir şey değildir.
Özgürlük savaşında geriye başka hangi yöntem kalıyor?
Aristokrasinin ilk şampiyonları gibi, kulluğun hoşluğu ile monarşinin yararları, kralların doğaüstü dehaları ile benzersiz erdemleri mi övülecek? İnsan haklarının ve sonsuz adalet ilkelerinin boş şeyler olduğu mu ilan edilecek? Soyluluk ve kilise mezardan mı çıkarılacak, ya da her ikisinin de mirasçısı olan yüksek burjuvazinin ortadan kaldırılamaz hakları olarak mı ilan edilecek?
Hayır! Yurtseverlik maskesi takmak ve bir arsız komediyle devrimin yüce dramını biçimsizleştirmek, ikiyüzlü ılımlılıkla ya da yapmacık aşırılıklarla özgürlük davasını uzlaştırmaya kalkışmak çok daha kolaydır.
Aristokrasi de halk dernekleri içinde yapılanıyor; karşı-devrimci kendini beğenmişlik, komplolarını ve hançerlerini yırtık pırtık elbiselerin altına saklıyor; bağnazlık, kendi sunaklarını parçalıyor; kralcılık, Cumhuriyetin zafer şarkılarını söylüyor, eşitliği boğmak için onu sevecenlikle kucaklıyor; özgürlük savunucularının kanına boyanmış zorbalık, onların mezarlarını çiçeklerle süslüyor. Eğer yürekler değişmediyse, hangi yüzlerde maske var! Kim bilir kaç hain yaptıklarımızı enkaz haline getirmek için işlerimize karışıyor!
Onları sınamak ister misiniz? O zaman, onlardan yeminler ve tumturaklı sözler yerine gerçek hizmetler isteyin.
Eyleme geçmek mi gerekiyor? Nutuk atarlar. Düşünüp taşınmak mı gerekiyor? Önce eylem isterler. Barış havası mı esiyor? Gerekli her değişikliğe karşı çıkarlar. Fırtına mı çıktı? Her şeyi altüst etmek için, her şeyin yeniden düzenlenmesinden söz ederler. İsyanları bastırmak mı gerekiyor? Size Sezar’ın merhametini anımsatırlar. Yurtseverleri infazdan kurtarmak mı istiyorsunuz? Size Brütüs’ün sertliğini örnek gösterirler. Birden, birisinin Cumhuriyete hizmet ederken soylu olduğunu fark ederler ama ihanet ettiğinde bunu görmemezlikten gelirler. Barış mı gerekiyor? Size zafer madalyalarını gösterirler. Savaş mı gerekiyor? Barışın güzelliğini överler. Anayurdu savunmak mı gerekiyor? Zorbaları dağların ve denizlerin ötesinde kovalamak isterler. İşgal edilmiş kalelerimizi geri almak mı gerekiyor? Kiliselere baskın yapıp merdivenleri kale burçlarına dayamak yerine cennete dayamaya kalkarlar. Sofulara savaş açmak için Avusturyalıları unuturlar. Davamızın müttefiklerimizin sadık desteğine mi gereksinimi var? Dünyanın bütün hükumetlerine verip veriştirirler, hatta Moğol imparatoruna bile nota vermenizi önerirler. Halk, zaferleri için tanrılara şükretmek için Capitol’e mi gidiyor? Geçmiş yenilgilerimiz için yas şarkıları mırıldanmaya başlarlar. Yeni zaferler kazanılması mı gerekiyor? Aramıza nefret, bölücülük, zulüm ve bezginlik tohumları ekerler. Halkın egemenliğini sağlayıp, gücünü güçlü ve saygın bir hükumette yoğunlaştırmak mı gerekiyor? Hükumetin ilkelerinin halkın egemenliğini zedelediğini keşfederler. Hükumet tarafından ezilen halkın hakları mı talep edilecek? Hemen yasalara saygıdan ve yetkili kurumlara itaatten söz etmeye başlarlar.
Cumhuriyetçi hükumetin çabalarını destelemek için kusursuz bir çözüm bulmuşlar: Onu örgütsüzleştirmek, tümüyle değersizleştirmek, başarılarımıza katkıda bulunan yurtseverlere karşı savaş açmak.
Ordularınız için lojistik olanaklar mı arıyorsunuz? Kıt bulunan malzemeleri para hırsından koparıp almaya mı çalışıyorsunuz? Yurtseverce kükreyerek halkın yoksulluğundan yakınırlar ve kıtlık olduğunu ilan ederler. Kötülüklerin önünü almak isteği, onlar için her zaman kötülüğü çoğaltma nedenidir. Kuzeyde, tahılları yedikleri gerekçesiyle tavukları öldürüp bizi yumurtasız bıraktılar. Güneyde, ipeğin lüks maddesi olduğu ve portakalın aşırı üretildiği gerekçesiyle dut ve portakal ağaçlarını sökmek isterler.
İkiyüzlü karşı-devrimcilerin devrim davasını karartmak için neler yapabileceklerini hayal bile edemezsiniz. En iğrenç ibadet biçimlerine sahip dine karşı operasyonların arttırılmasından hoşnut olmadıkları için, batıl inançların en güçlü olduğu bölgelerde, on yaşın altındaki tüm çocuklar ile yetmişin üzerindeki tüm yaşlıların öldürüleceği söylentileri yayarak terör estirdiklerine inanabilir misiniz? Ya peki bu söylentilerin özellikle eski Britanya, Ren ve Mosel bölgelerinde yayıldığına? Bu, Strasbourg ceza mahkemesinin eski kamu savcısına atfedilen suçlardan birisidir. Bu adamın delice zorbalığı, Caligula ve Heliogabale hakkında anlatılan öykülerin gerçek olabileceğine inandırır insanı. Onun çılgınlığı, kendi kullanımı için savaş salması olarak kadınlara el koymaya kadar varmıştır. Bu yöntemi, evlenmek için bile kullandığı söylenmektedir. Birden bire, Cumhuriyetin her yanında aynı anda yürütülmeye başlanılan ve ancak ortak aklın gücüyle durdurulabilen felsefi görünümlü bir karşı-devrimci planın sahibi yabancılar, papazlar, soylular, her türlü dolandırıcılar sürüsü nereden çıktı? Özgürlüğe karşı ittifak yapmış yabancı saraylara ve Cumhuriyetin iç düşmanlarının yozluğuna uygun iğrenç bir anlayış!
Büyük bir halkın erdeminin sürekli yarattığı mucizelere işte böylesine canice entrikalarla ve zorbaların alçakça oyunlarıyla kara çalarlar, sonra da bunları gülünç bildirilerinin konusu haline getirirler; bütün bunları, bilinçsiz halkı, rezilliğin pisliğine ve köleliğin zincirlerine mahkum etmek için yaparlar.
Pekala! Özgürlük, düşmanlarının suçlarına karşı gerçekten ne yapabilir? Güneş, bir bulut önünü örttü diye doğayı canlandıran yıldız olmaktan uzak mı durur? Kıyılarına kirli köpükler bıraktığı için okyanus daha az mı görkemlidir?
Sadakatsiz ellerde, acılarımızın tüm ilaçları zehre dönüşür; yapabildiğini her şeyi, söylediğiniz her şeyi size karşı kullanırlar, az önce açıkladığım gerçekleri bile!
Böylece, örneğin, dini batıl inançlara şiddetli saldırılarla iç savaşın tohumlarını her yere saçtıktan sonra, dini özgürlükleri güçlendirmek adına size önerilen politikaların dile getirdiği her türlü önlemlerle bağnazlığı ve aristokrasiyi silahlandırmaya çalışırlar. Eğer bu komplonun gemi azıya almasına olanak vermiş olsaydınız, er ya da geç korkunç ve evrensel bir tepki ortaya çıkacaktı; eğer bu komployu durdursaydınız, bu kez papazları ve ılımlıları koruduğunuzu iddia ederek, bundan çıkar sağlamaya çalışacaklardı.
Bu düzeneği hazırlayanlar, şarlatanlıklarını açıkça itiraf eden papazlarsa, buna hiç şaşırmayın.
Eğer içten ama düşüncesiz bir coşkunluğa kapılmış yurtseverler, burada ya da şurada onların entrikalarına kanmışlarsa, tüm suçu bu yurtseverlerin üstüne yıkarlar; Makyavelci öğretinin temel noktası, bir ülkeye boyun eğdirmek için, onu savunan orduyu imha etmek gerekliliği ise, Cumhuriyeti yok etmek için de, cumhuriyetçileri yok etmek gerekir. Buradan, en sevilen ilkelerden birinin, insanları hiç hesaba katmadığı sonucunu çıkarmak fazlaca zor değildir; kraliyet kökenli bir özdeyişe göre; özgürlüğün dostları, yine özgürlüğün dostlarının ellerine bırakılmalıdır.
Sadece kamunun iyiliği için çabalayan insanların yazgısı, sadece kendi çıkarlarını düşünen insanların kurbanı olmaktır; bu iki nedenden kaynaklanır: Birincisi, entrikacıların eski düzenin kötü alışkanlıklarıyla saldırması; ikincisi, yurtseverlerin kendilerini sadece yeni alışkanlıkların erdemleriyle koruyabilmeleridir.
Zorunlu olarak tüm dikkatinizi yönelttiğiniz bu iç durum yanında, aynı zamanda Avrupa’nın zorbalarıyla savaşmak için silah altına alınmış bir milyon iki yüz bin adam ve hükumetin; büyük bir enerji ve güçle, beş yıl boyunca sayısız düşmanımızın yarattığı tüm güçlükleri sürekli alt etmek zorunda oluşu da aynı dikkati hak ediyor.
Bütün bu kötülüklerin çaresi nedir? Cumhuriyetin itici gücünün geliştirilmesinden başka çare bilmiyoruz. Bu itici güç, erdemdir.
(…)
17 Pluviôse Cumhuriyet Yılı II
Siyasal Ahlak İlkeleri Üzerine, Archives Parlementaires de 1787 à 1860, Paris 1962, t. LXXIV, p. 330–337.
