Din Yok, Milliyet Var (1) – Rûşenî Barkur

Atatürk’ün bıraktığı kenar notları (*) ile işaretlenmiş ve el yazmasından alıntılanan her bölümün sonunda sıralı olarak açıklanmıştır.
Ahkâm
Muhammed’in esrarlı ve hayali dini içinde gördüğümüz “ahkâm” diğer şeyler gibi eslaftan (seleften) alınmış ise de birçokları Muhammet tarafından tadil ve islah edilmiştir. Bundan dolayı Kur’an’ın ahkâm kısmı, tarihin tetkikinde dikkatle okunmaya değer içtimai düsturlardır. Muhammed, tedvin ettiği ahkâm ile zamanının mühim inkılapçısı olduğunu ispat etmiştir. Günün ihtiyacına göre ümmetine ayet yetiştirmesi ve bazen gördüğü lüzum üzerine yeni bir ayetle eski ayeti değiştirmesi, herhalde Muhammed’in uzun mücahede (gayret) ve derin muhakeme ile bir hayat-ı içtimaiye kurmak istediğine delâlet eder. Bundan dolayı Muhammed, şüphesiz büyük bir tarih adamıdır.
Muhammed’in ahkâmında bilhassa hukuk ve ceza düsturları kısmen necip ve kısmen vahşi olmakla beraber o zaman için zaruri şeyler addolunabilir. Her munsif (insaflı) ve bitaraf müdekkik (tetkik eden) gibi biz de Muhammed’in bazı içtimai düsturlarında yüksek ve necip bir ruhun hakim olduğunu görmekteyiz. Bu ruh çıplak ve sefil Araptan kahraman ordular ve büyük devletler çıkardığı gibi Şark’ın bazı muhitlerinde de vakit vakit adalet ve necabet (soyluluk) cilveleri göstermiştir.
Bundan dolayı bu ruhu o zaman için biz de tebcil (yüceltme) ve takdir ederiz.
Eğer Muhammed, o parlak ve mûciz (kısa, toplu) ifadesile yalnız hayatın ıslahına çalışsa ve eski peygamberlerin oyunlarına dalmasaydı daha binlerce sene beşerin muhterem siması olarak kalırdı. Maalesef Muhamme, zamanın modasına uyarak peygamberlik basamağına çıktı ve oradan Allahın elçisi sıfatıyla insanları ıslaha çalıştı. Aydı zamanda seleflerini taklid edeek mütemadiyen yalan ve efsane savurdu. Yalan ve efsane savurdukça kendi de inandı ve bu suretle zekâsının güzel şeylerini de yalan içinde boğdu. Bundan dolayı asırlarca Müslüman milletler yalan ve efsane deryasında çalkandı, çalkandıkça benliğini ve varlığını unuttu ve akıbet Muhammed’in sayesinde bugünkü esirler dünyaya doğdu.
And içmek yani yemin etmek
Yalan ve efsane üzerine kurulmuş olan dinler kim bilir, kaç bin seneden beri insanları yalan söylemeye ve yalana inandırmaya alıştırmışlardır.
Dinin verdikleri terbiye ile insanda yalanın “asıl” ve “doğru”nun “fer’i” (asıl olmayan) olduğunu kabul etmişlerdir.
“Yemin” dinlerin rüknü (şartı) gibidir. Muhammed kendi Kur’an’ında, birçok bahislerde kendi Allah’ına bile yemin ettirmiştir. Bu suretle kendi Allah’Ina karşı ağır bir ithamda bulunmuş oldu. Çünkü yemin eden bir ferdin yalan söyleyebilmesi de tabiidir. Esasen yalan söylemeyen bir adam kendini yeminden müstağni (ihtiyaç duymayan) görür ve yemini kendisine hakaret bilir.
En çok din maskarası olan akvam-ı şarkiye, Ezmine-i atikadan (geçmiş zamanlardan) beri daima yalan söylemeyi ve bunun için sözlerini birçok yeminler ile tahkim etmeyi âdet edinmişlerdir.** Bugün de Araplar, çok yalan söylerler ve çok yemin ederler. Hele Acemler, diyebilirim ki dünyanın en yalancı insanlarıdır. Çünkü ağızlarından çılan her cümleyi akla hayale gelmeyen yeminler ile tevsik ederler (belgelerler). İran’da yemin ve yalan son dereceyi bulmuştur, bir halde ki; Acemler Kur’an’a el basmayı kâfi görmeyerek Kur’an’ı mühürlemek suretiyle de çirkin bir yemin icad etmişler ve buna rağmen her yeminden sonra mutlaka hulf (yemini bozmak) etmişlerdir. Şahlar, çok defa millet huzurunda böyle yeminler etmişler ve çok geçmeden yeminlerini çiğnemişlerdir. Dinlerin insanlara mirası olan bu yemin usulü, insanlık için büyük bir lekedir.
Bir mahkemenin önünde insandan doğruyu işitebilmek için ona efsane kitabına el bastırmak; milletin hakimiyetii temsil eden insanları efsane kitabı ile sadakate davet etmek ve en nihayet bir milletin en muhterem siması olan Reisicumhurunu yine din merasimile efsane kitabı huzurunda rûkua (boyun bükmek, eğilmek) davet etmek ve efsaneye yemin ettirmek insanlık için ne sefil vaziyet ve ne ağır hakarettir.***
Cehlin ve imanın bu sefil terbiyesi insanlığın nasıyesinde (alnında) kirli bir çamur lekesi gibidir. Artık insanlar, dinin zehirli terbiyesinden uzaklaşmalı ve en mukaddes rehber olan vicdana yaklaşmalıdır.
Yükselmek isteyen millet, evvela insanları yalancı telakki eden dinin alçak kanaatini kırmalı ve insanları daima doğruyu söyleyecek bir seciye (karakter) ve bir ruh ile yetiştirmelidir.
Felsefeyi içtimaiyye, insanda her an vicdanın hâkim ve müessir (etkili) olduğunu bilmeli ve çocukların terbiyesini efsaneye değil, vicdana bağlamalıdır.
Eğer insana yemin ettirmek zarureti hasıl olursa (ki olmamalıdır) onun şahsına üzerine mukaddes ve muhterem şeyler aramalıdır. Şaki bir insanda bile “vicdan ve namus” ne kadar kirli olsa yine her efsane kitabından daha yüksek ve daha müessirdir.
Onun için her heyet-i içtimaiyye yemin usulünü kabul ederse insana kendi vicdanına ve namusuna yemin ettirmelidir.
**: Türkler müstesna ***: Türkiye müstesna
25 Ekim 1926, Çankaya Atatürk Kitaplığı, No:2
