Romatizmal Bağ Bozumu
Fonda bir şarkı var. Korkarım açık kalan radyonun işgüzarlığı.. Zannedersin şarkı, dünyanın sırrını çözüp önümüze koymuş. Öyle inanıyor kendine. Oysa birkaç dakika sonra gevşek bir ağız tarafından darp edilecek, haberi yok.
“Yeni albümünün ilk çıkış şarkısıyla ‘top ten’ listemize 4 numaradan giriş yapan Gönenç’ten dinledik, Kafama Koyduğum Gibi…”
Bir “çıkış” söz konusuysa onun “ilk”inin olamayacağına mı, artık çiğnenmekten ne tadı ne dokusu kalan bir sakıza dönen tap ten’e mi, Gönenç’in gerçek isminin Fatmanur olduğuna mı yanayım bilmiyorum.
Sahi, bugün günlerden Pazartesi, önümde koca bir yapılacaklar listesi var ve ben hala gıcırdayan koltuğumda dönüp duruyorum. Oysa dün gece, önce kendi dünyamı, elde kalanla da dünyanın geri kalanını kurtarmak için kararlar almış, hepsini “Kafama Koyduğum Gibi” yapmaya yeminler etmiştim. Elbette biraz sarhoştum ve “sarhoşun mektubu okunmaz”dı.
Yine de geceden sıyrılmak için doğruluyorum. Sol elimi yüzüme kapatıp gözlerimi ovuşturuyorum. Dizimde bir yağmur ağrısı.. Romatizmal ağrı filan değil, bildiğin, düpedüz “birazdan yağmur yağacak aklını başına topla” diye diye dilegelen keskin bir sızı. Adeta diz kapağımın ırzına geçen, hatırladığım her sonbaharda kendini hatırlatan bir uzuv.
Ağrıdan sebep adımımı zar zor atıp mutfağa doğru yürümeye niyetlenirken, biraz ses olsun diye yol üstündeki televizyonu açıyorum. İyi bir gürültü her şeyi unutturabilir. Unutmaya başladıklarımla mutfağa dönüyorum.
İnsanın kendi kendine kahvaltı hazırlamaya debelenmesi kadar acınası çok az sahne var hayatta. Bir büyük hevesle başlayıp bayat bir ekmeğin kıyısı, bir de üç-beş zeytinle nihayete eren, çoğu zaman özensiz ve dahi iştahsız bir öğün olup çıkıveriyor, bu aileli-arkadaşlı Pazar sabahlarının şahanesi. Benimki de işte o tatsızlıkta. Çaya hiç girmeyeceğim, zira onu yalnız içmek, günahlar listesine 3. sıradan girebilir; bu da Gönenç’i bozabilir.
Dizim bağırıyor. Bağıran dizime eşlik eden mideme birkaç zeytin kafi gelmiş, midem rahat.
Başım zonkluyor. Halt vardı o kadar şaraba düşecek. Hayır, neydi yani maksadım?
Gidenlerin üstünden bir posta daha geçmeye ne gerek vardı? Öğreneceğimizi öğrenmedik mi, dersimizi almadık mı, sınıfta kalmadık mı yeterince? “Bütünleme” dedikleri şeyle böylece tanışıp kendimizi “tamamlamadık” mı?
Belli ki tamamlamamışız. Zira benim dün akşamki küplere düşmem başka türlü izah edilemez.
Ne bulacağımı bilmeden bir şey arar gibi, nereye varacağımı bilmeden yola çıkar gibi açtım ilk şişeyi. Kadehimi doldurdum ince ince.. Ki emin ol, insanın kendine kahvaltı hazırlaması kadar acınası değildir kendi kadehini doldurması. Birisi acziyetinin vücuda gelmiş haliyken, bir diğeri varlığını ömrüne mıh gibi kazımasının resmidir. Ve dahi rengidir, ekseriyetle bordoya çalan kırmızısından. Diridir. Buruk, kırık ama diridir.
Mutfaktaki dört kişilik masayı, dört kişiye yetecek bir neden’ler bulutuyla doldurdum.
Doldurdukça içtim, içtikçe doldurdum. Tabağıma biraz da peynir koydum. Her kadehin sonunda hep aynı soruyu sordum: Ya ona, o rıhtımda “senden vazgeçtim ben” demeseydim o gün?
Sorgulama: Nasıl da emindim her şeyin bittiğinden oysa, en çok da tutkunun.. Aramızdaki o yüksek gerilim hattının artık kimseye bir ışık çakmayacağından adım gibi nasıl da emindim.. Yanaklarına dokunduğumda parmak uçlarım karıncalanmıyordu, dudaklarından sızan nefesini soluduğumda içimde ağaçlar devrilmiyordu. Bitmişti işte. Gün gibi bitmişti.
Sayılı gün gibi bitmişti.
Suçlama: Ayda bir hayat bulan görüşmeler artık beni kesmiyordu, kabul. Parasızlıktan kırılırken birer çaya talim etmek, hadi çok kötü değildi belki ama çok leziz de değildi hani, kabul. Daha fazla sevemez miydin beni? Ya da daha fazla olamaz mıydın yanımda? En azından bir şişe şaraba düşebilirdik ha, ne dersin? Bak nasıl da yüzüyorum ikinci şişede..
Sen? Sen tabii ki hiçbir şey yapmıyorsun!
Kabullenme-ememe: Öğrendiğim çok şey oldu senden sonra da, hiçbiri, neden o gün sana senden vazgeçtiğimi söylediğimi, içimden geçenlerin haksızlığını, dışımda olanların yersizliğini öğretemedi bana. Daha doğrusu anlatamadı. Anlattı da ikna edemedi. İkna etti de, geri getiremedi işte hiçbir şeyi. En çok da seni. Sen, öyle geri dönebilen bir şey değilmişsin meğer. Geçtiğin yolu yürümezmişsin bir daha. Bitirdiğin kitapları tekrar okumaz, izlediğin filmlere göz ucuyla bile bakmazmışsın yeniden. Ben? Bana yaptıklarımı yeniden yapmak koymaz! Misal, şu üçüncü şişeyi hele bir bulayım, tekrar tekrar içeceğim, sabaha kadar içeceğim, tekrara düşe düşe, düşe kalka içeceğim..
Söylene söylene sızıyorum koltukta. Koltuğun aklı kalıyor bende, boynum tutulacak diye gözünü kırpmıyor sabaha dek. Bana koltuk çıkan biri var, şükür. Geceyi üç aşamada, sanki o şaraptan ziyade hatalarından sarhoş ben değilmişim gibi bitiriyorum. Bir de üstüne kalkıp kendime kahvaltı hazırlıyorum, ödül niyetine, Pazartesi günü, saat 11:34.
Ya sen? Sana da zor gelmiyor mu o sabah kahvaltıları? Özenle omletini pişirip koyuyor musun önüne? Biberi az, domatesi bol, iyi pişmiş bir menemen ya da? Çay demliyor musun?
Doğruyu söyle, çay demliyor musun? Demlik demlik dökülüyor musun, içi pas tutmuş o beyaz fincanına? Yoksa sen de benim gibi söylene söyleye kendini mi yiyorsun, mükellef bir kahvaltı yerine?
…
Sorma artık kızım, sorma. Yalnızlığınla iyi geçinmek zorundasın. Onun sadakatini devirecek bir yiğit henüz görülmedi. “Kalandadır keramet” diye diye hafiflemek boşa bir kendini kandırmaca. İşte, al sana bir sabah; akşamdan kalma, üç zeytine talim ettiğin, hayli ıssız.. Geçip gidenler bir yana, bir türlü içinden geçemeyenler diz boyu! Diz demişken, bu romatizma senin başına iş açacak. Ya da meteoroloji meselelerine mi gönül versen artık?
Başka türlü olmayacak.