Özlenen Sabahlar

Bugün seninle bir yolculuğa çıkalım. Kim bilir belki de nice zamandır çıkmadığın bir yolculuk.

Bir güne daha gözlerini açtın. Ama bu sefer seni sıkan suniliğin aksine akşam üzerine örttüğün kalın yorganın altından serin bir sabaha uyandın. Lüks yatağına koymadın kafanı dün akşam. Camlarından araba sesleri gelmedi bu sefer. Aksine hoş bir sessizlik var burada. Sabahın serinliği ve yorganın ağırlığı ruhunu esir alan bir huzur iklimi oluşturmuş olsada özlediğin güneşin doğuşuna çıkmak istedin. Haberi kendisinden önce gelen güneşi görmek için dışarı çıkarken, serin havanın diriltici havası karşıladı seni. Tenin üşürken, ruhun uzun zamandır aradığın huzurun bir bardak çay misali sıcaklığı ile ısınıyordu. Dışarıda hafifçe esen rüzgarın doğanın saçlarını okşamasını izledin bir süre. Burada alıştığın rahatlık yoktu belki ama sen vardın. Kaybettiğin anıların, bulamadığın huzurun, özlediğin can vardı. Güneş yavaşca ruküdan kalkıyordu dağların arkasında ve bir günün daha sihirli iksirini döküyordu bekleyenlerin üzerine. Ciğerlerine şimdiye kadar hiç çekmediğin kadar hava çekiyordun. Sanki bir daha bulamam korkusu ile herşeyi fazla fazla yaşayıp zihninin anı defterlerine yazmaya çalışan bir telaş içindeydin. Rahat olmalısın. Bugün güneşle beraber yeniden doğan gün değildi sadece. Sende, yeniden ruh üfürülmüşcesine doğuyordun insan olmanın bilincine.

Kendine bir çay koymak istedin. Bu serinliğin en iyi dostuydu sıcak bir bardak çay. Dışarıya çıktın biraz çalı çırpı toplamak için. Uzaktan köpeklerin bağırmalarını duyuyordun. Ne kadar çok özlemiş olmalısın ki bir süre onları dinledin. Sonra bulduğun bir kaç odun parçası ve çalı çırpı ile kimin yaptığını bilmediğin toprak fırının yanında gittin. Sabahın sessizliğini kıran tek şey oldu yanan odunların çıkardığı çatırdılar. Sanki ateş duasını bitirmiş sıcacık ellerini yüzüne sürüyordu senin. Bir süre sonra çayın içmeye hazırdı artık. Kan gibi çayı koyarken bardağına, sanki kan naklini bekleyen bir hasta gibiydin. O kanı aldığında yeniden dirilecek ve sevdiklerine kavuşacaktın. Yavaşca yudumlamaya başladın çayını. O kadar canın istemişti ki bir yere oturmak yerine oraya çömelivermiştin usulca. Artık hava ne kadar soğuk olursa olsun dedin kendince ve hafifçe gülümsedin. Ne de olsa bir bardak sıcak çayın ve hemen önünde yanan küçük bir ateşin vardı ya, kış gelse bile ne olurdu ki sanki. Elinde bardağın hafifça uzaklara bakmaya başladın. Dağlar ne kadar da açık bir şekilde görülebiliyordu olduğun yerden. Üzerlerine hafifçe kar yağmıştı. Takkesini takmış yaşlı bir amca gibi duruyorlardı oradan. Küçük düşünceler bile suratında bir gülümseme olmasına yetiyordu bu sabah. Bugün bedenin tatmın olmayaşından ruhun sonsuzluğuna varıyordun sanki.

Çayın bitince kalktın. Üzerine bir şeyler aldıktan sonra keşfetmek istedin bu yeni yeri. Sanki doğayı rahatsız etmek istemiyormuşcasına usulca atıyordun adımlarını. Arada bir delicesine esen rüzgarların kaldırdığı toz vardı sadece bu yolda arkadaşın. Bazen buradayım diyorcasına önünden geçiyor ve hemen toprak yolun dışında ki çimenlik içerisinde kaybolup gidiyordu. Sende o her geçişinde ona yol verircesine adımlarını yavaşlatıyor ve bazende tamamen durup usulca selamını alıyordun. Yolun ilerisinde akan bir nehir gördün. Yaklaştıkca sesi artıyor ve bir dostun geliyor olmasına seviniyormuşcasına daha bir gür çağlıyordu. Ne kadar da temiz bir su akıyordu. Elini daldırdığında buza dokunumuyormuş gibi irkildin. Ama yürümek seni susatmıştı ve bu su bir rahmet olarak çıkmıştı susamışlara. Yeniden elini o buz gibi suya daldırıdıp biraz içtin bu yeni arkadaşının sana sunduğu hediyesinden. İçtiğin su muydu yoksa en nadide çiceklerden yapılmış arı kovanında ki bal mıydı? Sonra bir kez daha daldırdın elini. Yağmurların hafifliği vardı bu derenin sularında.

… Devamı gelecek ...

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.