Kelimeler ile anlatılamayan bir kainatta, anlatılmayan dertleri yaşayan insanları görüyorum bazen. Belkide herkes gibi sorduğum binlerce soru oluyor kendime. Cevapları bilsem bile bazen umduğum sonuçları göz görmeyince, vicdan bir zaman sonra çelişkiler içinde bocalamaya başlıyor. Hadi ama diyorcasına bir ses yükseliyor insanın zihninde. Dolayısıyla insan olmanın verdiği bir azap ile yaşıyoruz çoğu zaman. Değer verdiğimiz değerlerin ve bu değerleri yaşatmaya çalışanların maruz kaldıkları sıkıntıları görmek, açıklanması zor ve açıkladığında da bir o kadar külfetli sorunları beraberinde getiriyor.

Herkesin kendi karakterine göre bir çözüm yolu var sorunlara karşı geliştirdikleri. Kimileri başkaları ile beraber sorunlara çare ararken, bazıları da herkesten uzaklaşmak ve cevapları kaybettikleri yerde aramayı tercih ediyor. İnsan kendisini meydana getiren yapı taşlarına benzer şekilde davranıyor çoğu zaman. Bazen ateş gibi, bazen toprak, bazen de su… Dolayısıyla çözümleri zaman zaman değişiyor. Bazen diyeceklerini kendisine haykırıyor, bazen de dinleyenler varsa onlara boşaltıyor içini. Belki de duyanlar için havada nice acıların sesleri taşınıyor.

Hayat insana çok şey öğretiyor, öğrenmek istemezsek bile. Bazen çocukluğumdan aklımda kalan anılar geliyor gözümün önüne. Bazen de sağda solda gördüğüm bir resim ya da kısa bir videonın hatırlatması ile ufakken arkadaşlarımla attığım kahkahalar doluyor bir anda zihnime. Sonra gerçeklik rüzgarlarının üşütmesi ile yeniden kendime geliyorum.

Zamanın hızla geçişi beni bazen korkutuyor. Bazende yaşlanmayı, ufakken hissettiğim bazı hislerin ve heyecanların kaybolmasından dolayı istemiyorum. Yoksa korkum yaşlanmak ve çirkinleşmek değil tabiki. Hislerimin ve duygularımın da yaşlanmasını daha dünyadayken ölmek olarak görüyorum. Kainattan artık zevk alamamak, sorunların içinde boğulmaktan insan olmayı unutmak gibi düşünceler beni yaşlanmaktan soğutuyor. Hoş, kaç kişi yaşlanmak ister orasıda ayrı bir durum.

Çocuk olmanın güzelliği, herşeyi daha yeni keşfediyor olmak. Etrafımızda olup bitenlerin gizemleri arasında kaybolmak ve her an bir dedektif gibi yeni şeyler öğrendikçe birbirlerine bağlanan halkaların heyecanını yaşamak demek. Ama zamanla herşey manasını ve rengini yitirmeye başlıyor gibi. Hani hala aynı zevki yaşamak istiyorsun, ama zaman ayaklarına bağladığı prangalar ile seni o eğlence dolu oyun parklarına koşmaktan alıkoyuyor. Birbiri üzerine gelen sorumluluklar ile bağlanan ellerin ve kolların artık zindanlarda atılmış bir esirin umutsuzluğunu yaşatıyor sana. Bir zaman sonra artık hayatta ki amacın robot gibi senden istenilenleri yapmak ve hissetmen gereken acıları çekmekle son bulmak oluyor.

Sanki konudan konuya atladım, ama aralarında bir ilişki var. Bizler çocukken maalesef insanlar hala bir yerlerde yine sıkıntılar yaşıyordu. Yani küçükken güzel olan gerçek dünya değil, aslında bizim dünyamızdı. Kainatın dinlediği mazlumun çığlıkları hiç bir zaman bir son bulmadı. Bir yerlerde hep ezilenin sesleri ve eziyet edenlerin kan bulaşmış kamçıları havada çınlıyordu. Ama çocuk olmanın verdiği heyecanla bunları ne duyduk ne de anlayacak bir durumdaydık. Ama zaman nicelerine yaptığı gibi bu devranın bizim için gelmesinden emin olurcasına çok geçmeden en acı feryatları ruhumuzu ezecek kadar vicdanımıza duyurdu. Sanki kurulmuş bir alarm gibi, saati geldiğinde eziyetler kanlarını etrafa saçacak şekilde dünyanın her yerinde patlamaya başladı. Gözümüzü açtığımızda, dağılan kanların içinde boğulan çocukluğumuzu gördük. Cansız bedeni artık asla geriye gelmeyeceğinin habercisiydi. Ona son bir kez daha dokunamadan ve hatta veda bile edemeden, gelen dalgalar tarafından alınıp okyanusların derinliklerde kayboldu. Orada ruh ölene kadar çocukluğumuzun o neşeli şarkılarının sustuğuna şahit oldum. Attığımız kahkaların, yaptığımız şakaların, oynadığımız oyunların bir daha açılmayacak bir define sandığına konup, zalim korsanlarca çalınıp götürülmesine bakmaktan başka birşey gelmemişti elimizden. Bir daha nasıl içten gülebilirdik ki?

Bu yazıyı yazdığımda mevsim sonbahardı. Sonbahar her zaman aklıma çocukken dökülen yapraklarını delicesine kovaladığımız koca ıhlamur ağacını getirir. Esen lodoslara daha fazla başa çıkamayınca bari çocuklar oynasın diyorcasına yapraklarını toprağın bağrına bırakan o koca ama bir o kadar da nazik ıhlamur ağacı benim için çocukluğumun en güzel anısı olarak kalacaktır hep orada. Nicedir gidemiyorum oralara. Belkide kesmişlerdir onu. Ama zihnimde sakladığım köyde o ıhlamur ağacı ben ölene kadar kök salmaya devam edecek. Kim bilir belki de bedenimi terkettikten sonra onun altında yeniden koşma şansı elde ederim.

Zamanın vicdanımızda bastırdığı kızgın demirlerin üzerlerinde bizim kadar şanslı olmamış çocukların resimleri var sanki. Bir ıhlamur ağacına sarılamadan, duvarlar arasında beklediği yarınları gözleyen binlerce çocuk. Ya da daha hayatı keşfetmeden kaybedenler. Onlar isimleri çoğu zaman bilinmeyen ve hatırlamayacak olanlar. Bilmediğimiz bir diyarda açan çiceklerin inandığımız varlıkları olarak kalıyor çoğumuzun dimağında. Bir baharın açıp, yaza ulaşamadan toprağın kollarında uzaklara taşınanlar. Nice anne baba gözyaşları ile diriltmeye çalışsalarda onları, kopan çiceğin sadece hayali kalıyor akıllarda.

Daha fazla yazacaktım, ama pek dermanım kalmadı…

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.