Akıl arayanın akılsız kaldığı zamanlar

Uzun zamandır izliyorum insanları kendimce, bazen farkına varmadan onlar. Aradığım insan bu olmalı her dediğimde, kaybolan bir hayal oluyor dokunduğu ellerimin. Sonra, hüsrana uğramış umutlarım ile birlikte yeni bir serüvene çıkıyorum iç dünyamda. İrinden deryaların kiri bulaşmasın diye, binlercesini kapattım dışarsını izlediğim pencerelerimin. Bazen havasız kalıp boğuluyor gibi olsam da, çektiğim acıları dışarısını kaplamış öldürücü rüzgarlara tercih etmek zorunda kalıyorum. Yıllardır çalışmayı bırakmış akılların susmayan ağızlara dönüştüğü zamanlarda, vicdanımı temiz tutabilmek için dimağıma ilan ettiğim olağan üstü hal durumu ne zaman biter, emin değilim.

İnsanlara akıl sormaya çekiniyorum artık. Soruların anlaşılmadığı, soranın tatmin olmadığı, cevapların ise ezberlenmiş olduğu bu uçurumlara yaklaşmak istemiyorum artık. Önceden bu uçurumlarda esen deli ve soğuk rüzgarların düşüncelerimi ve insanlığımı diriltici havasını ara sıra çekerdim içime. Ama artık oksijen yok bu rüzgarlarda ve uçurumlar daha bir derin. Belki de tek uzaklaşan derinleşen uçurumlar değildir… Belki de farketmeden zehirlenen bedenimi çoktan geride bırakmışımdır.

Harikalar diyarında yaşamak gibi burası. Ama tek harika olan şey insanların kendilerini nasıl saklamayı becerdikleri. Bazen yaşlı bir insanın bedenine takılıp kalmış çocuklardan kaçmak zorunda kalıyorum, bazen de insan maskesi takmış canavarların saldırılarından. Yürüdüğüm yollarda hiç susmayan insanların garip bakışları arasında yoluma devam ediyorum. Kafamı onlara doğru biraz çevirsem, durmadan konuşarak beni esir alacaklar gibi hissediyor ruhum. Yine bir şehrin içinden geçiyorum. Pazarlar durmuş, kitaplar yerlerde, ve her yer pislik içinde. Uğultu halinde insanların sesleri duyuluyor her tarafta. Biraz yaklaşınca, kimsenin bir başkasını dinlemediğini görüyorum. Bu kadar çok konuşup, hiç bir şey anlatamamak… Düşünmeyi unutan bir akıldan, hissetmeyen bir vicdandan, ve sevmeyen bir kalpten çıkan hırıltılar gibi. Sanki bu insanlar son nefesini veriyorlar. Sanki bu şehir yok oluşuna hazırlanıyor. Ben ise, yok olacak bir şehrin, bir halkın tam ortasında buluyorum kendimi.

Sonra, bir merak sarıyor içimi. Ne oldu bu şehre? Bakınca etrafa, şehrin farklı insanlara ayrılmış olduğunu görüyorum. Bir yerde, ataları ve tarihi ile övünen cücelerin sesleri geliyor. Ne kadar da heybetli olduklarından bahsediyorlar. Herkesin onlardan ne kadar da çok korktuğunu anlatıyor içlerinden bir tanesi. Diğeri eline aldığı bir kılıç ile keseriz diyor, keseriz bize karşı gelenleri! Başka bir yerde küçük kafalı ama büyük göbekli insanların önlerinde ki çeşit çeşit yemekleri yerlerken attıkları kahkahalar duyuluyor. Bu iğrenç kahkahalar arasında sessizce beliren bir cüce, sofralarda boşalan içecekleri tazeliyor. O kadar çok dalmışlar ki yemeklere, diğer cücelerin dediklerini duymuyor gibiler. Aralarından biri, göz ucuyla diğer cücelere bakıyor, hâlâ orada olduklarından emin olmak istercesine. Biraz daha ileride bir kısmı gözlüklü ve fiziken daha düzgün yapılı insanlar görüyorum. Bir an için umutlanıyorum, acaba bu insanlar mı aradığım bunca kalabalık içinde? Sonra göbeklilerden bir tanesi, umutlandığım insanların önlerine bir kaç tane kızarmış tavuk atıyor ve bir anda ufak bir izdiham yaşanıyor aralarında. Sonra, yağlı elleri ile dokundukları bir kaç kağıt parçasını cücelerden bir tanesine veriyorlar. Kağıdı alan cüce altın madeni bulmuş gibi koşarak kendi kabilesinin yanına gidiyor ve yeniden tarih dersine dönüyor ortam. Daha bir gür atmaya başlıyorlar naralarını. Birer meczup gibi, ağızlarında tarihlerinin büyük adamlarına ağıtlar duyulmaya başlıyor. Yeniden kalkıyor kılıçlar ve baltalar. Bir zaman sonra ortamı çok iğrenç bir koku kaplıyor. Uzaklarda yanan bir ateşin dumanları görüyorum. Ama kimsenin umrunda değil tüm olup bitenler. Ateş nefretinden daha deli yanmaya başlıyor… yok etmek istercesine bu pisliği. Ama bu umarsız topraklarda kahkaha sesleri kahramanlık duygularına oradan da kalemlerin seslerine karışıyor.

Uzaklaşıyorum bu diyardan. Uzun zamandır ağzıma bir lokma koymadan. Uzun zamandır uyumadan. Ama daha acısı, aradığımı bulamadan. Hala yürüyorum umudumu sakladığım kesemle. Canavarların aradığını buldukları bir diyarda, benim de aradığımı bulacağıma karşı olan inancım ile. Onlara aradığını veren, bana da aradığımı verecek inancıyla. Bunca şeyin manasız olacağına inanmıyorum. Her doğan çiceğin, her meyve veren ağacın, her düşen karın, her koşan küheylanın ve her ağlayan bebeğin bizleri biz yaptığı bir diyarda, ben de aradığımı bulacağım. Sadece aradığımın dillerde olmadığını, zihinlerde kalmadığını, ve artık vicdanlarda duyulmadığını biliyorum. Okuduğum kitaplarda ki yemyeşil diyarların hayallerine dalıyorum bazen. Bir bakışta ruhlara yelkenler açan o derin suların hayalleri. Aynı okyanusu beslemek için farklı diyalarda doğan nehirlerin yıkadığı ve seslerin en güzelinin duyulduğu ve şarkıların en mutlusunun söylendiği o günahsız ormanlarda…