Değişebilmek Zorundayız…

Nice insan karakter gelişimlerini zamana bırakıyor. Dolayısıyla, doğru ve yanlışın farkını yıllarca tekrar edegeldikleri hatalar sonrasında öğrenmeye başlıyorlar. Belki bir zaman sonra olgunlaşıyorlar ama yürüdükleri yollarda yıktıkları köprülere bakınca da uzun yıllar sonra olgunlaşmış olmalarının faydasını sorguluyor tabiki de insan. Bu arada fiziksel yaşlanmadan dolayı kaybolan bedeni arzuların sebep olduğu zoraki değişim ve olgunlaşmayı da unutmamak lazım. Sadece bu düzlemde kalan değişim ve olgunlaşma ise ne şahsa ne de topluma faydalı. Onun için her yaşta kendimizi değiştirebilmeye ve ben neyim ve ne yapıyorum sorusunu sormaya çok ihtiyacımız var. Özellikle de herkesin bir şeyler söylediği ve bu söylenilenlerin televizyon ve Internet aracılığıyla zihnimizin temellerine kazınmaya başladığı şu zamanlar da bu adımlara ihtiyaç her zamankinden daha çok.

Ben buyum, beni böyle kabul edin… demek suretiyle kurduğumuz yalancı cennetlerimizin bir süre sonra yıkılışını izlerken, yine suçlayacak birisini buluyor ve değişmek için bir şansımızı daha kaybediyoruz. Güneşin batışı ve doğuşu ile kendimize verilen her yeni şansı, karanlık bulutlar ile kaplanmış karakterimizin asit yağmurları altında eritiyorsak, arkamıza dönüp baktığımızda bizi sevip değer verecek kimsenin kalmamış olduğunu göreceğiz demektir. “Benim arkadaşlarım var, beni bu şekilde kabul ediyorlar…” diyorsanız, benim bahsettiğim sofradan kalkılana kadar yüzünüze gülünen ama ilk fırsatta arkanızdan konuşulan arkadaşlıklar değil. Benim bahsettiğim arkadaşlıklar, konu siz olduğunda güzel şeyler konuşulan ve size demek istediklerini arkanızdan değil, rahatça karşınızda söyleyebilecek cinsten arkadaşlıklar.

Sabit kalmanın geçici lezzet ve rahatlığını, değişime açık olmanın kısa süren sancılı ama ebedi güzelliklerine değişmek, ne kadar ortak ve insani bir durum. Ama insan olarak ya bize değişebilmek anlatılmadı yada etrafımızda değişebilen, ve kendisini devamlı geliştirmek suretiyle doğru ve yanlışı, mantık ve hissi, sorun ve çözümü, gerçeği ve hayali birbirinden ayırmaya çalışan insanlar görmedik. Bazen, bizler ne kadar bahtsız bir nesildik diye geliyor aklıma. Ne büyüklerimiz hakkıyla doğru olanı yaşadı ve anlattılar, nede vasıflı liderler tarafından yollarımız açıldı. O kadar yalnız kaldık ki, karanlıklara alışmış gözlerimiz, alışmadığı ışıkları söndürmek için taş attı. Işıklar sönmedi belki ama bizler karanlıklarımıza geri döndük.

Yaşlılarımız bir sonraki nesilleri anlamadı ve kendilerinden nefret eden yada kendilerini takmayan nesilleri üretti. Yeni nesillerde kendilerini gençliğin çılgınlığına feda etti. Sahip oldukları ve üzerinde çalışsalar güzelliklerinde kaybolacağı iç derinliklerini, şuursuzluğun her geçen gün azgınlaşan sularıyla doldurdular. Sosyal medya gibi belkide çok faydalı olacak araçlar, düşünülmeden konuşulan, ve herkesin kafasını karıştırmaya başlayan kuru gürültüler oldu. Hatta çoğumuzun karakteri kendi yankı odalarımızda kalınlaştı ve matlaştı.

İnsanların çoğu için bu dünyanın en büyük sorunları iş ve aşk olmaya başladı. Ama mantıklı düşünmek ve orta yolu kaçırmadan hakkı ve doğruyu arama gibi hayatımızı baharı olacak ve bizi asıl mutluluğa götürecek hedefleri unuttuk. Bazen bu unutkanlığımız en azından şimdimizi mamur etse diye arzularken, aslında ne şimdimiz ne de sonramız umduğumuz huzuru bulmadan, kendi delirmişliğinde tükenmeye başladı. Sonrasında arka planını görmediğimiz yaşamlara ilgi duymaya başladık ve onların sahip olduklarına imrenmek ile hayatımızın en değerli baharlarının çiçek açışlarını kaçırdık. Ne elimizden tutan bir yaşlı amcamız oldu, ne de büyüklerimizin anlayışlı bakışları ile soğuk kışlarımız ısındı. Uzattığımız ellerimizi tutan olmayınca, bizler de bedenlerimizi yalancı simaların ve insanı tanımayan ve karakterlerini cadı diye yakmış olanların çığlıklarına çevirdik.

Yaşlısına saygısı yitiren gençlerin, gencini anlamayan ve elinden tutmayan yaşlıların çoğalmaya başladığı bir toplum kendi kendisini yemeye başlayan bir hücre gibi yok olacaktır. Çünkü o toplum insanlarına tecrübe, eğitim, ahlak, ve edeb öğretmiyor demektir ve toplum bundan dolayı kısır bir döngüye girmiştir artık. Gençler öğrenmeleri gerekenleri yaşlılardan ve daha tecrübeli insanların yazılarından ve söylediklerinden öğrenirler. Eğer bu bağ kopmuş ve yaşlılar bu bağı kuracak karaktere sahip olmayı bırakmışlarsa, o zaman o toplum için üzülmek zamanı gelmiş hatta geçiyor demektir.

Ama hala aklı başında olanlar için belki bu bağ yok olmuş olsa bile, farkına varmaları gereken bir şey, hiç bir şey için hala geç olmadığı gerçeğidir. Geliştirmedikleri karakterleri yüzünden yürüdükleri ince halat hala kopmamış ve kendilerini bir daha çıkması mümkün olmayan uçurumlara fırtlamamış ise, hala bir şans var demektir. Kendimizi incelemek ve davranışlarımızı ve sözlerimizi kontrol alma zamanıdır artık. Doğru ve yanlışı ilkesizce savunmak yerine içini dışını doğru bir şekilde anlamak ile bulmak ve savunmak zamanıdır bu zaman. Herşeyim çok iyi diyen, kendisini gözden geçirmeyen talihsizlerdir. Hayatının kalitesini sahip olduğu para, ün, ve yetenekler ile değerlendirenlerin, kendilerini kimlerin sevdiğini bilmesi gerekiyor. Birisini sevme kriterini onun sahip olduğu mal ve güce göre olanların kendisini zamanla nasıl soğuk rüzgarlara maruz bırakacağını görmesi gerekmektedir.

O zaman bir karar vermek lazım. Ben bu değilim. İnsanların beni illa da bu şekilde sevmesini beklemiyorum. Kendimi her daim geliştirmem ve doğruyu aramam ve ölçülü olmam gerekiyor… demek lazım. Bu benim hayatımın sonuna kadar ki serüvenim olacak. Kimileri için yollar araba ve uçakla katedilen, benim için ise aslında olmam kişi oluncaya oluncaya kadar harcayacağım zamandır… Hoşgeldiniz…

Like what you read? Give Tarik Guney a round of applause.

From a quick cheer to a standing ovation, clap to show how much you enjoyed this story.