Herşey Çok Güzel Olacak

Saat sabahın 7si. Kainatın uyanışına ritim tutmuş kuşların şarkıları geliyor yine. Her sabah yatağından kaldıran neden yeni bir güne daha uyandırdı seni.

Perdelerin arasından dışarıya baktın bir kaç dakikalığına. Yine aynı dünyaya mı uyandığını merak ettiğinden belki de. Bugün farklı olur muydu? Bugün tüm bu sorunlar cehennem olur gider miydi? Hani senelerdir kafandan gitmeyen, vicdanını daraltan, ve sessizce yüreğinde yanıp duran bu belalardan bir mucize olur da kurtulur muydun bugün? Bildiğin tüm dünyanı değiştiren, sesini kesen, anlatamadığın, ama asla da unutmadığın bu dertler yer yarılırda girer miydi yerin dibine? Kendini mi kandırıyorsun yine…? Ama değişmemişti. Girmemişti yerin dibine. Cehennem olup gitmemişti. Herşey daha kötü oluyor, ve sen dertlendikçe, dertler daha da zorbalaşıyordu. Anlatamıyordun. Bazen Allah belasını versin nidaları duyuluyordu zihninin derinliklerinde. Bazen karnında ağrı oldu ve kıvrandın delicesine. Bazen yumruk oldu ellerinde ve salladın vicdanını yakan düşüncelerine.

Hatırlıyor musun o ilk günü? Hani, ilk şokunu. Bildiğin herşeyi ters düz edecek, inandığın nice şeyin bela olup yağacağına şahit olacağın o ilk anı. Hani yalan ateşi ile yanan rüzgarların talan ettiği o çok güvendiğin umut bahçelerini? Üzülme, her şey iyi olacak dedin kendine. Sonra Allahın belası bir endişe sardı içini. İleride keşke koca bir yalan olsaydı diyeceğin endişelerin gelmeye başladı aklına. İnsanları tanımamıştın daha. Dünyayı anlamamıştın o güne kadar. Kahramanlar ve kahırsızlar mitolojik hikayelerin hiç yaşamamış aktörleriydi senin için. Anlatamadın hiç kimseye zihninin dehlizlerindeki prangalı mahkumları. Ve anlatamadın yeniden ruh üfürülen tarihin sayfalarını ve bu sayfaların yeni kurbanlarını. İnsanlar hakkında ki fikirlerin devamlı değişti. En akıllı bildiklerinin en garip gördüğün insanlar ile zaman oldu yer değiştirdi. Daha önce dikkat etmediğin tanımlar girmeye başladı dünyana. Bilmiyordun dengeli insan olmanın ne değerli olduğunu ve ne kadar da az bulunduğunu.

Hatırlıyor musun ruhuna delicesine vuran dalgaları? Hani kalbindeki demir atılmaz kıyıları? Hani ilk zaman umutluydun. Şaşırmıştın belki ama umudun yanan bir ateşti varlığını saran. Sonra umut bağladığın herşey kisraların saraylarını süsleyen sütunların yıkılması gibi yıkılmaya başladı birer birer. Binlerce yıldır yanan umut ateşlerin söndü. Her bir sütun yıkılınca, cehennemin şeytanları çıkıyordu yeryüzüne. İfritlerin seslerini duyuyordun sanki. Kızmaya başladın kendince. Ne oluyor du böyle? Nerede umutların şimdi? Sorular sormaya başladın. O kadar çok soru sordun ki, cevaplarını bulmak için bir sürü kitap okuman gerekecekti. Ve kitap sellerinde yıkıyordun artık kayıplarını. Halbuki yalnız değildin. Senin gibi nicelerini yazdı çoktan kurumuş mürekkepler. Dün bugünün destanlarını söyleyenler, bugün de yarınların hikayelerini anlatıyorlardı. Bazen dalgalar öylesine deliydi ki kalbinden kopan parçaların suçlusunu bulmak istedin. Bir mahkum lazımdı nefretinin zindanlarına. Ve nefretin arttıkça hislerine mağlup oluyordun. Sonra geceleri tek başına sohbet ettiğin kitaplarda his insanı olma diyenler oldu. Kimi suçlamalıydın? Ne değişecekti? Halatı kopmuş bir gemi misali uzaklaşıyordun yıllarca güvendiğin limanlardan. Ne insanlar gördün herşey güzel olacak dedikleri halde elleri havada sesleri gırtlakta duygusal kırılmalar yaşayan. Nicelerinin yıkılışını görmek korkutmaya başladı seni. Dolayısıyla mantığın yeniden devreye girdi, girmeliydi. Kendine bakmak ve olgunlaşman gerçeğinin farkına varmaya başladın. Başkalarının ne olduğundan ziyade sen kimdin? Kimse kimsenin günahını yüklenmez denirken, ne anlamıştın ki?

Kavramları yeniden manalandırman gerekiyordu. Sanki hiç kimse aynı dili konuşmuyor, aynı düşünceleri paylaşmıyordu. Konuşulan ifadelerin içleri boş ve temelleri çoktan çürümüş gibiydi. Fikirleri ve inançları kaplayan küflerden nefes alınmıyordu artık. Eğer yaşamak istiyorsan diye sordun kendine, umudun olmalı değil miydi? Umut için gerçeği yeniden anlamak gerekiyordu. Varlığa yeniden çalınması gerekiyordu anlam fırçasının. Hem bilmediğin şeyi nasıl umut edebilirdin ki? İyi, kötü, çirkin… Gerçekten ne demekti bunlar? Bazen altın tabaklarda sunulan yalancı kavramlarla kandırılmış hissettin kendini. Sonra bir suçlu buldun kendince. O suçlu sendin. Ne kadar ağır bir ifade değil mi kötü hiç bir şey yapmadığını zannettiğin halde kendini suçlu görmen? Şeytanlar gülerken, sen kendini suçlamaya başladın. Peki neden? Değiştirebileceğin tek şey sendin çünkü. O kadar çok takılmıştın ki sana öğretilmediği gerçeğine doğruların, gerçeği kendin öğrenmen gerektiğini sonradan anladın. Sen olman gereken oldukça, başkalarının ne düşündüğünün ne önemi vardı ki? Suçlu sendin! Çünkü kavramların hakiki manalarını bilememiş, dünyadaki yerini anlamamış, ve kayıp ve kazancı hep yanlış görmüştün. Halbuki hakikatin çukurlarındaki ateş çoktan yakılmıştı. Dünyanın cehennemleri dolacaktı yine. Dertlerin derinleştikçe daha da görünmez hale geleceklerdi. Ama sen bunu bilmeyerek kendine zulmettin. Kahrolsun cehalet…

Başkalarının düşüncesi doğruları haykırdıklarında önem kazanıyordu. Yoksa yumrukları havada sesleri gür çıkanların ne dediklerinin değeri kendilerini ifade etme biçimlerinden değildi. Laf hakikatsa alıp gitmeliydin. İnsanların değişen ruh hallerine takılıp kalmak ile kaybedecek zamanın yoktu artık. Tanıman gereken bir son vardı ve o sona her geçen gün daha çok yaklaşıyordun. Kendini daha çok ahlak boyasına batırılmış bir pragmatist olarak mı görüyorsun şimdi? Kim bilir! Ve artık bilmiyordum diyememenin ağırlığını yüklendin omuzlarına. Doğmadan verdiğin sözle tanıştın o gün. Artık bu ağırlık ya belini kırar ya benliğini. Hangisinin olmasını isterdin?

Çok şey söylendi. Bugün bir şey diyenler, yarın farklı şeyler diyor, sonra ifadeleri bir kez daha değişime uğruyordu. Muhakeme diye bir kelime her geçen gün daha çok yer etmeye başladı nöronlarında. Herkes dert dinleyemez, herkese dert anlatılmaz. Geçte olsa anlamaya başlamıştın bunu. Ne kadar yazık. İnsanların çoğu anlamak için değil, cevap vermek için dinliyorlardı halbuki. Çoğu zaman sorunu bitirmeden cevaplar geliyordu. Başkaları ise cevap beklemeden sorularını yağdırıyor, ve kendilerince haklı çıkmanın acınası zaferini yaşıyorlardı. İzliyordun hamaset türküleriyle uçurumlara koşanları delicesine. Aklın deli saçması olduğu bir zamanda, doğruların başkalarına sormakla bulanamayacağını görüyordun artık. Sorularının cevapları var olmalıydı bir yerlerde. Aksi halde insanlık nasıl olurda binlerce yıl hayatını devam ettirebilirdi?

Dedim ya umut bağlamak için öğrenilmesi gereken bazı şeyler vardı. Bazen umutsuz musun sorusunu kendine sorup dururdun. Sonra, evet umudun var dedin ama hissetmek için zihnen tatmin olman gerektiğin kanaatine vardın kendince. Neden hissetmiyordun ki? Neden inanmak ve hissetmek için çok şey bilmen gerektiğini düşünüyordun? Bazen emin olamadın düşüncelerinden. Mancınıklara konmuş sorular yıkıyordu zihninin kalelerini. Ama his ve mantık dengesini kurman gerektiğin yakınlanıyordu zihninin koridorlarında. Belki de bu belalar en çok sana bunu öğretti. Hala öğreniyorsun ve öğreneceksin. Nereden bilebilirdin bu kadar zor olacağını imtihanların. Çok ağır bir yükmüş halbuki. Ya aklını çıkarıp herkes ile doyasıya sohbet edecektin, ya da aklını ve vicdanını korumak için kainatın dilini öğrenmen gerekecekti. Kim derdi semaların türküleri söyleniyormuş heybetli dağların sessizliğinde…

Aslında yanlış seslere bağlamıştın umudunu. Arzın yakınlığı semaların güzelliğini örtmüştü. Aklının vardığı yerlerin dört duvarlarına sıkıştırdın varlığın manasını. Sonra kendine sordun: Neden olgun olmak zorundaydım? Neden bu acıları yaşamak zorundaydım? Ah be çocuğum. Dünyayı anlamamış bir insan gibi soruların. Herkes ister ki gökten yağsın kuvvet helvaları ve çalışmasın kimse. Ama çalışmıyor böyle kainat. Devamlı çatışma halinde olacaksın ifritler ile. Zihnimizin şeytanları otağlarını kurmak isteyecekler boş bıraktığımız yerlere. Hayallerinde çocuk kalmaya devam edebilirdin. Ama gerçekliğin kışlarında erdem örtüsüne bürünenler yaşayabiliyordu. Yaratıldığın varlıklara ne kadar da çok benziyorsun. Bir toprak gibi sıkıştırıldıkça değerli oluyorsun. Bir gök gürültüsü gibi bağırdıkça kaçıyorlar senden. Bir yağmur gibi rahmet olup yağdıkça diriliyorsun yeniden varlıkla. Bir taş gibi boş durdukça görülmez oluyorsun. Bir nehir gibi aktıkça varıyorsun hedefine.

Neden ıslak yanakların ve neden kızardı gözlerin? Ah be çocuğum yoksa ölüsüne mi ağlıyorsun eski senin ya da kalbini mi kanatıyor endişelerin? Üzülme, korkmasaydın asıl o zaman yanmıştı ahiretin.

Evet herşey güzel olacak. Seni bağrına basan bu dünya bir gün duracak ama sen yarın yine sabahın 7sinde kalkacaksın. Kuşlar yine ötmeye devam edecek. Peki sen, yarın aynı insan olarak mı uyanacaksın?

Çok şey daha var zihninde. Ama söylemek istemiyorsun. Çok iyi anlıyorum seni. Bırak onlarda sana kalsın..

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.