Korkularımız Lider Olduğunda

… aklımız esir alınmış demektir. Peki nedir korkularımız? Tarihin hemen hemen her zamanında korkularıyla kamçılanmış insanların hikayelerine şahit oluruz. Çoğu zaman insanların korkuları vatan, bazen özgürlük, bazen din, bazen de canları ve mallarının kaybolması temellidir. Peki aslında yeri geldiğinde milyonlarca insanı ortak düşman olarak gösterilenlere karşı mobilize eden korku mu olmuştur sadece? Ya da aslında korku diye tanımladığımız asıl sebebin arkasında ortak hareket etmenin verdiği sarhoşluk mu vardır? İnsanların ortak aklını yok ederek, mantıklı konuşmayı laf cambazlığı gösteren, sorular sormayı ihanet diye inandıran, farklı düşünmeyi cehalet olarak zannettiren bu akıl boşalmasının arkasında korkuların esiri olmak mı vardır sadece?

Stephan Zweig’in The World of Yesterday kitabında bir gündüz vakti 1. Dünya Savaşının başlangıç haberlerinin geldiği Avusturyada yaptığı gözlemler bazı sorulara cevap olacak gibidir. Uzun süredir savaş görmeyen toplumların heyecanını anlatır. Peki nedir bu heyecanları?

Bir toplumun kendisine yapacağı en büyük kötülüklerin başında kendilerini olduklarından daha büyük görmek yatar. Bu toplumsal gurur ile gözlerine inen perde, bırakın sadece başaramayacakları işlerin altına girmeyi, aynı zamanda etrafında ki diğer toplumlarla barış üzerine kurabilecekleri düzenide bozacaktır. Kendilerini devamlı dünyanın demir yumruğu olarak görenlerin, kendilerinden nefret ettirdikleri toplumların daha ağır yumrukları başlarına inmiş ve uzun zaman bunun şaşkınlığı, hayal kırıklığı, ve daha acısı ise sefaleti içinde yaşamalarına sebep olmuştur. Çok uzağa bakmayalım. Almanya ve Avusturya bu sorunları yaşamış ülkelerdendir.

Neyse, nedir bu heyecanları diye sorduğumuz sorudan devam edelim. Savaşı unutmuş ve kendisini olduğundan daha güçlü gören bir Avusturya toplumu portresi çiziyor kitabında Stephan Zweig. İnsanlar savaşı, tankların ve kamyonların üzerinde şarkılar söylemekle ülkeler fethetmek ve düşmanlarına bir ders vermek olduğunu zannedecek kadar meseleye uzak kalmışlardı. Bu uzak kalmışlığın şaşkınlığı içine savaş herkese kahraman olmak şansı vermişti. Adı bile bilinmeyeler için bu savaş aslansın ve kaplansın alkışları içinde kahramanlığa giden bir kapı idi. Her genç nasıl erkek olunur yarışına girmişti sanki. Savaştan geldiklerinde kendilerini dört gözle bekleyenlere sıcacık evlerde kendileri için hazırlanmış çeşit çeşit yemekler arasında anlatacakları kahramanlık hikayeleri olacaktı. İnsanlar o kadar güdümlenmişti ki neden savaşıyoruz diye soracak kimse neredeyse kalmamıştı ve herhangi bir rahatsızlıktan dolayı savaşa alınmayınca, oturup ağlayacak kadar toplumun sarhoşluğuna kapılmışlardı. Tabi bu şaraptan sadece nasiplenen halkın avam tabakası değil, aynı zamanda alim tabakası da vardı. Gazetelerde yazarlar, kahramanlık şiirleri paylaşıyorlar ve Alman ırkının geçmişteki başarılarını ve gelecekte kendileri hakkında anlatılacak kahramanlıkları hatırlatıyorlardı devamlı. Milyonlarca genç, imparatorun emri ile savaşa giderken, arkada kalan koca ülke bir mehter takımı gibi askerler için gerekli gerilimi sağlıyordu.

… Ama hiç bir şey istenilen gibi olmadı. Savaşın sonunda trenler ile eve dönen yaralıların gözlerinde ki korku ve manası savaş meydanlarında ölmüş bakışlarıydı kaybedileni en iyi anlatan. Giderken ki heyecanın yerine geriye dönen tabutlarda yatan binlerce bedenin buz gibi soğukluğu kaldı. Sağ kalanlar geri döndüklerinde bıraktıklarını umdukları gibi bulamadılar. Binlercesinin hayatta tutunacak en ufak bir şeyi bile kalmamıştı. Açlık inanılmaz noktalara çıktı. Enflasyon o kadar kötü hale gelmişti ki, bir kaç ay boyunca geçimi idame edecek para bir hafta geçmeden bir pul bile alamayacak kadar değersizleşiyordu. Ama durum daha da kötü olacaktı. İnsanlar sokaklarda hayatlarını kaybedecek ve açlık o noktaya gelecekti ki insanların deri yemesinden dolayı içinde deri olan ne bir elbise ise nede ayakkabı kalacaktı.

Bütün bunlar olurken, İmparator ise ailesi ile birlikte sisin acıları örtecek kadar kalın olduğu bir sabah tren ile ülkeyi sessizce terkedecekti. Tren Avusturyadan ayırılırken, çıkardığı dumanın karalığı gibiydi ülkenin durumu… belki de daha karanlık. İmparator ülkeden ayrılırken, liderimiz çok iyi düşünmeden bizi asla tehlikeye atmaz diyen Avusturya halkının inancını ve güvenini beraberinde götürecekti. Liderleri bilerek asla yanlış yapmazdı ama olur ya arada bir yanılabilirdi. Liderlerini hatasız gören bir toplum ne kadar büyük bir hata yaptıklarını anladıklarında geride göz yaşlarını silecek dostları ve eşleri bile kalmamıştı. Yaşadıkları bu farkındalık artık onları için gelen kıştan ve artan açlıktan daha yıkıcı olacaktı ve olduda.

Ama durun daha bitmedi. Ülkenin huzurunda ve refahında bir gedik açılmayı versin… İnsanlar artık mutsuzdu. Benzer kaderi yaşayan Almanya da mutsuzluk ve huzursuzluktan dolayı insanlar hayvanların bile yapmaktan imtina edeceği her türlü ahlak ve insanlık dışı zevklere dalmışlardı. Toplumsal edep savaş meydanlarında yediği kurşunlar ile uzun süre komadan çıkamayacak kadar yaralanmıştı artık.

İşte böyle zamanlar, insanların gerçekten korktuğu zamanlardır. Yalnız kaldığınızda ve lider olarak bildikleriniz tarafından açlık ve sefalet içinde ortada bırakıldığınızda yaşadığınız korku, işte asıl korku budur. Diğer korku daha çok kandırılan toplumların beraber hareket etmelerinin verdiği sarhoşluktur sadece. Aynı düşünmenin, aynı düşmana sövmenin, aynı şekilde konuşmanın, aynı şekilde inanmanın yıllanmış şarabıdır daha çok.

Vesselam…