Test

Decker
Decker
Aug 25, 2017 · 15 min read

I

“On iki Ağustos, saat yirmi üç… kırk. Özel Kuvvetler Harp Komutanlığı, Yüzbaşı…” ses kesintiye uğrayarak devam etti: “… Araştırma Tesisi, birinci kayıt.”

Göğüs hizasındaki tripod üstünde müthiş dengede duran kamera, bu sözler eşliğinde karıncalanarak açıldı. Kalın kırmızı noktalı “KAYIT” yazısı ekranın sağ üst köşesinde parıldadı. Sert ayak sesleriyle hafifçe sarsılan kadraja, kurşun delikleriyle süsü bembeyaz duvarın önünde duran, boş kasetleri sarı zarflı ince dosyaların ve taş gibi ağır mavi kapaklı klasörlerin arasına gecekondulaşmış, makarası aralıksız dönen ses kayıt cihazının bulunduğu metal çalışma masası girdi.

Yuvarlak, derin kırışıklarla donalı yüzü kameraya dönük oturan yağlı laboratuar önlüğü giymiş adam, üniformasının kollarını dirseğine kadar sıyırmış diri sırtlı subayın ikram ettiği sigara tabakasını kibar bir el hareketiyle geri çevirdi. Subay kasılarak kameranın arkasına geçti, saniyeler sonra jilet gibi keskin bir süratle zaten kadrajın dışında kalan yüzünden savrulan bulanık sigara dumanlarının yarattığı rüzgarımsı havayı arkasında bırakarak masanın solunda dikildi. Omuzlarındaki üç yıldızlı rütbeler soluk ve belirsizdi.

Tavandan yayılan beyaz floresan ışığının loştardığı köşede, tek elini koltukaltı kılıfındaki tabancasının kabzasına atmış vaziyette açılış konuşmasını yaptığı vakurlu sesiyle “Tesis’in belgelerine göre, proje geliştirme ekibinde nörolog olarak görev aldınız, doğru mudur?” dedi.

Laboratuar önlüklü doktor, başını öne eğerek gözlerini ses kayıt cihazının usulca dönen makaralarına dikti: “Doğrudur.”

“Programın ÇOK GİZLİ statüsünde yer almasından ötürü bilgisayar arşivleri acil durumlarda kendini yok etmeye şartlanmış ve…” Subay kısa düşünüp devam etti: “Neyse, sisteme giriş kodlarını kamera karşısında söyleyin.”

“Maalesef bilmiyorum, yalnız Biyoloji Bölümü Daire Başkanı ve Tesis genel müdüründe var şifreler.”

“Kendileri birkaç saat evvel aramızdan ayrıldı.”

Bu kısa bilgilendirmeyi müteakip doktorun gözleri irileşti, bakışlarını panikle subaya çevirdi. Sözcükler adeta boğazında takılı kalmışçasına kekeledi lakin tek anlamlı kelime telaffuz edemedi. Subay öfkesine hakim olmakta güçlük çektiğini belli edecek denli sertti, yay gibi gergin bedeni iyiden iyiye dikleşti: “Ekibin sağ kurtulan tek üyesi olduğunuzdan vereceğiniz her bilgi önem arz etmektedir.”

Bilim adamı, durumun vahametini anladığını gösterircesine dudaklarını birbirine bastırıp başını tek sefer salladı.

“Şimdi…” dedi Subay, sarı zarflı ince dosyalardan birini eliyle koymuşçasına seçip pürüzsüzce açarken. Doktorun rahatça okuyabilmesi için çevirip sigarayı tuttuğu parmaklarıyla sayfanın belli noktalarını işaret ederken küller kağıtlara saçıldı. Öfkeli elinin tersiyle pisliği tokatlayarak yere attı, elinin kenarlarına bulaşan kül lekelerini üniformasına silerken kabaran damarlarından sabrının tükendiği hissedilebiliyordu.

Tabancasının kabzasını tehditkar bir edayla ileri oynattı: “Nörolojik hastalıklarda uzman olduğunuzu söyleyebilir miyiz?”

“Tabii, evet.”

“Peki askeri bir projenin, nörolojik hastalıklarla olan alakasını izah edebilir misiniz?”

Doktor, subayın giderek yaklaşan bedeninden kaçınmak maksadıyla, yerinden kalkmaksızın ayaklarından aldığı kuvvetle sandalyesini birkaç santim kaydırdı: “Askeri değil, sivil bir proje.”

Subay İzmaritini yere attı, postalarını döndürerek ezdiği sigara artığının dumanı henüz kesilmemişken bir yenisini yaktı, balgamdan kartlaşan sesiyle sordu: “Tamamen tıbbi maksatlı yani?”

“Kesinlikle.”

Üçüncü bir kişinin sessiz çağrısı belli belirsiz işitildi: “Komutanım.”

Çavuş rütbeli, dirsek hizasındaki kanlı sargısı pıhtılaşmış, yarım parmak eldivenindeki kumaşları yer yer sökük bir kol tarafından uzatılan klasörü aldı Subay. Kameranın saatiyle on beş dakika boyunca çıt çıkarmadan okudu.

“Hastalığı tarif edin.”

“Beyinle ilgili…”

Subay klasörü kuvvetle masaya vurdu, yarattığı hava akımı dosyaları hoplattı: “Onu biliyoruz lan! Adam gibi anlat şunu.”

Doktor korkuyla vücudunu büzüştürdü: “Hastalar agresifleşiyor.

“Başka?”

“Göz altları morarıyor, damarlarının rengi koyulaşıyor. Saldırgan davranışlara meyilliler.”

“İstem dışı bir durum mu?”

“Nasıl yani?”

“Yani…” dedi Subay, sigarasının dumanını doktorun yüzüne tepeden üfleyerek: “Bilinçleri kapalı mı?”

“Hayır, sorun da burada zaten. Hastalar tamamen kendilerinde, çevrelerinin farkında. Ama tekme tokat saldırmaktan ziyade parçalamaya, öldürmeye yönelik hareket ediyorlar.”

“Ve bunun teşhisini gözaltlarıyla, damarlarla mı yapıyorsunuz?”

“Sadece bu değil, basit bir röntgen veya MR dahi iş görmüyor çoğu vakit. Çözeltili su içirdik, tükürdüklerinde renk değişimi saptadık. Damarlar zaten siyaha çalıyor, fark etmemek imkansız ama yüzlerinden ziyade kollarında belli oluyor. Gömlek giyenleri teşhis etmekte güçlük çekiyorduk. Tedavi sürecinde bayağı ilerleme kaydetmiştik.”

Subay klasörü karıştırırken yüzü hala kadrajın dışındaydı: “İlk vaka nerede ortaya çıktı? Kaynağı nedir? Virüs mü? Bakteri mi? Genetik bozukluk mu?”

“Bilmiyoruz.” Dedi doktor, parmaklarını çıtlatıp yuvarlak yüzünü kaşırken.

“Ne demek bilmiyoruz?”

“Nasıl?”

Subay, şimşek misali ansızın doktorun arkasında bitti; adamın kafasını zorla klasöre yaklaştırıp kükredi: “Hastalığın ilk örneğinin yine bu Tesis’te görüldüğü yazıyor burada?”

“Ben…”

“Sen ne lan sen ne?” Subay doktorun kafasını masaya çarptı. Kamera yukarı kaldırılıp tavanı çekmeden önce, sigaranın kızgın küllerini yanağında hissedip çığlık atan bilim adamını kaydetmeyi başardı. Çavuş gölgeli yüzüyle koşarken darp ve yalvarma sesleri yankılanıyordu.

Kayıt kesildi.

“On iki Ağustos, saat bir otuz beş. İkinci kayıt.”

Kamera tekrar çalışır vaziyete geçti, bu defa kadrajındaki doktorun yanağında kıpkırmızı, serçe parmak ucu büyüklüğünde bir yanık, sol kaşında yarık ve burnunda kurumuş kan kalıntıları vardı. Gözleri ve elmacık kemikleri mosmordu-masanın geri kalanı eskisinden de düzenli görünüyordu. Boş kasetlerden ve gereksiz kağıtlardan eser yoktu.

Yüzü görünmeyen Yüzbaşı ses kayıt cihazını çalıştırdı, bu defa sol koluna biyolojik atık sembolü işlenmiş bir pazıbent takmıştı: “Hazır mısınız?”

Bilim adamı fevkalade solgundu, az aralanan ürkek gözleri yaşlıydı: “Evet.”

Yüzbaşı sigara tabakasını uzattı, doktor bu defa içmeye razı oldu. Subay muhtar çakmağını yakıp uzattı: “Hastalığın kökeni hakkında bilgi verecektiniz.”

Doktor başını evet anlamında sallarken sigarasını tutuşturdu, arkasına yaslanıp ciğerlerindeki sakinleştirici dumanı iliklerine kadar hissetti. Biraz rahatlamış gözüktüğüne kanaat getirince anlatmaya başladı: “Beyine yerleşen ve kendisini ustalıkla kamufle eden bir parazit yüzünden oluyor bunlar. Parazitin nereden geldiğini gerçekten bilmiyorum, ben tedavi birimindeyim. Hastayı öldürmeden durumunu düzeltmek için birkaç deney yürüttüm.”

“İnsan denekler üzerinde mi çalıştınız?”

Doktorun sigarayı tutan eli titredi: “Bu kayıtlar, kamuoyu ile paylaşılacak mı?”

“Hayır, emniyet ve savcılıkla bile paylaşılmayacak.”

“Pekala o zaman.” Dedi bilim adamı masaya doğru eğilirken. “Tesiste ekseriyetle insan denekler üzerinde çalışırız. Ben de hastalarımı buradaki kobaylar arasından seçtim.”

“Aralarında, sizin tedavi deneylerinizde yer almadan önce sağlıklı olanlar da var mıydı?”

“Evet, zaten ilk başta elimizde tek hasta vardı. Ekipteki nörologlardan biriydi, kendisine ötenazi yapmak durumunda kaldık.”

“Ötenazi mi yoksa adamı vur…”

Doktor parmaklarını birleştirip elini olduğu gibi açarak havaya kaldırdı: “Orasını kurcalamayalım lütfen, gerçekten sevdiğim bir arkadaşımdı.” Bacaklarını üst üste atıp yüzündeki yanığı yokladı: “Her neyse, daha sonraları bu parazitin ülkemizde ve hatta dünyada yaratabileceği tehlikeye karşı önlem almamız gerektiğine kanaat getirdik ve çalışmalarımızı bu alanda yoğunlaştırdık.”

İzmaritini, önüne konulan küllüğe basıp dumanların silikleşen yükselişini kararsızca izlerken anlatmaya devam etti: “Kobayları henüz soğumamış cesetten aldığımız kan, tükürük, saç, doku vb. örneklerle temas ettirerek hastalığın yayılıp yayılmayacağını gözlemledik. O vakitlerde karşımızda tespiti neredeyse imkansız bir parazitin yer aldığını bildiğimizden temkinliydik. İlginçtir ki parazit, yumurtalarını bedenin tamamına yerleştiriyor lakin hepsi beklemede kalıyor. Vücut sıvısı yoluyla dışarı taşındıktan sonra, temas ettiği bedende aktifleşiyor ve sinsice beyni ele geçiriyor. Çok uyumlu, üstün bir genetiğe sahip.”

Bu açıklamanın ardından Yüzbaşı, doktorun önüne kağıt kalem koyup parmağıyla işaret etti: “Bu bilgileri tetkik edebileceğimiz ÇOK GİZLİ bilgisayar sisteminin şifresini yazın.”

Bilim adamı oldukça gürültülü biçimde yutkundu: “Ben… Gerçekten bilmiyorum.” Lakin subay yumruğunu sıkınca omuzlarını düşürüp çaresizce kalemi eline aldı. Doktorun yazmasını bitince Yüzbaşı kameraya doğru salınarak yürüdü, üniformasına zar zor sığan kaslı göğsü horozlarınki gibi kabarıktı. Şifrenin nakşedildiği kağıdı, çavuş rütbeli kola uzatıp elini koltukaltı kılıfındaki tabancaya yasladığı gibi beklemeye koyuldu. Kameraya göre iki dakika geçtikten sonra, daha önce duyulan üçüncü ses “Şifre doğru Komutanım.” dedi.

Subay bunun üzerine kollarını çaprazlayıp ağzındaki sigarayı yere tükürdü, artık katmanlaşan balgamlardan sıkılmış olacak ki boğazını temizledi: “Yedi Ocak tarihide yaşanan hadiseyi anlatın.”

Beklemediği soru karşısında şaşkına dönen doktorun gözleri irileşecek oldu ama derhal morluklar yüzünden kırpıştılar, acı dolu iniltilerini güçlükle bastırdı. Sandalyeyi iyice masaya yaklaştırdı, afallamıştı. “Hangi hadiseyi?”

“Dalga mı geçiyorsun benimle?” diye bağırdı Subay, işaret parmağını bilim adamının göğsüne bastırdı, ses kayıt cihazını durdurdu: “Bak, çok ciddiyim bu sefer kolunu bacağını kırarım. Adam gibi anlat şu olayı.”

Doktor sigara istedi, yarısına kadar tüttürene kadar ağzını açmadı. “Olay yeraltı laboratuarlarından, C bölümü on iki nolu odada gerçekleşti. Ben, az önce bahsettiğim ilk hasta Profesör Bahri ve…”

Yüzbaşı adamın sözünü kesti: “Baştan başla.”

Ses kayıt cihazını çalıştırıp sırtını duvara dayarken, yuvarlak makaralar ağır ağır dönmeye başladı.

*

* *

Beyaz fayansları kimyasal maddelerle arıtılmış, duvara monteli masaları bilgisayar ekranları ve elektron mikroskopları elektronik tonlarda öten steril odanın yeşil şeritli metalik kapısı, dışarıdan döndürülen vana yardımıyla kilitlendi. Havalandırmalar mühürlendi, oksijen deposu devreye sokuldu. Koridoru andıran laboratuarın dünyayla bağı kesilmişti adeta, an itibariyle tek atom taneciği dahi dışarı çıkamazdı.

Mat sarı renkte koruyucu giysilere bürünmüş araştırma ekibinin asistanları, kurşun çantaları masalarda boş buldukları yerlere yatırıp kapaklarını dikkatle açtı. Profesör Bahri, kıskaç maşayla çantalardaki kristalleşmiş cam tüpleri, kapının karşısındaki dev monitörün altında seğirten paneldeki bölmelere yerleştirdi. Nörolog dostunun ısı ayarlarını yapmasına izin verip ekibe kasklarını son defa kontrol etmelerini tembihledi- aksi takdirde bu işlem morgda, adli tıpçıların ruhsuz elleri tarafından gerçekleştirilecekti.

İçeride yalnız beş kişi olmalarına karşın adım atacak yer bulamıyorlardı. Gözle görülmez varlığın, yüksek tavanı tepelerine çöküyormuş hissi uyandıran üstünlüğü karşısında hayran kaldılar. Merak da, tedirginlik de had safhadaydı.

Bilgisayar ekranlarından bağlandıkları güvenlik kameraları vasıtasıyla makineli tüfek namluları karşısında titreyen pislik içindeki beton hücreyi izliyorlardı. Farklı boylarda ve çoğunun açlıktan kemikleri sayılsa da farklı kilolarda yirmi insan denek, kim tarafından esir tutulduklarını bilmeksizin kaderlerine boyun eğmiş vaziyette birbirlerine sokulmuş titriyordu. Vücutlarının üstü çıplaktı, kadınların memeleri güvenlikçilerin sohbetlerine meze olmuştu. Silahlarının başında tüttürdükleri sigaralar eşliğinde bağıra çağıra müstehcen şakalar yapma huylarından vazgeçemiyorlardı hala, bilimin önündeki engelleri kaldıran bir Tesis’te bayağılığın zirvesiydi kuşkusuz. Gerçi onlar da basit ve cahil kişiliklerinden ötürü işe alınıyordu, amirleri ne derse onu yapan ve sıktığı kurşun kadar maaş primi alan tiplerdi. Ordu, bu vicdani yükü kaldıramayacağına karar verdiğinden bu yana devlet eliyle, sadece bu işe özel kurulan güvenlik firmalarıyla iş tutmaktan başka şansları yoktu.

Ama bazen o kadar ileri gidiyorlardı ki, Profesör Bahri kameranın sesini kısmak için klavyeyi tuşlamaktan kendini alamıyordu. Hele Doktor’un sinirleri iyice gerildiğinde işe odaklanamadığını bildiğinden adeta görev edinmişti sansürü. Bugünkü deneyde, kobayların çıkaracağı her gürültünün ehemmiyeti olmasa şüphesiz parmaklarını kullanmaktan çekinmezdi.

Asistanlardan biri mikrofona eğildi: “Kilitleyin.” dedi tepeden bakan ve net bir tonda, emri anında yerine getirildi. Beton hücrenin girişi, tüfeklerini omuzlarına asmış güvenlikçilerin iki yandan çekerek birleştirdiği çelik kapıyla kapatıldı. Vanalar çevrildi, kilitler yerine oturunca siperlerine döndüler.

Profesör Bahri, deneyi başlatmaları talimatını verdi.

Doktor, koruyucu elbisesinin verdiği rahatsızlığı tolere etmeye gayret göstererek panele yaklaştı. Dev tüplü monitördeki grafik şemalarına göz attı, örneklerin genetik kodları ve ulaştıkları ısı, yanar döner turuncu yazılarla alt alta sıralanmıştı. Cam tüpler artık kristal değildi, buzlanma çözülmüş, erime artığı su damlacıkları kapsüllerin içindeki ayrı bir hazneye hapsolmuştu.

Paneldeki bir deliğe, operasyon yetkisine sahip bilim insanlarına verilen silindir biçimli anahtarı sokup çevirdi. Bir anda tüm butonlar, aşağıdan yukarı doğru aldığı elektrik akımıyla peş peşe kırmızı-mavi renkte yandı. Birinci, ikinci ve üçüncü kapakları açıp panelin sağındaki kolu indirdi. Üç cam tüp, sükunetle yumuşak plastik borularda akıp gitti. Az önce durdukları yerdeki deliklerin ağızları kendiliğinden kapandı.

Hücrenin içine belli belirsiz, muhtemelen kokusuz yarı saydam bir gaz bulutu yayıldı süratle. Bir dakika geçmeden her yeri kapladı. Denekler öksürmedi, aksırmadı, delirmedi ve kusmadı. Hiçbir belirti yoktu.

Otuzuncu dakikada bazıları kapıyı hoyratça yumruklayıp gözlerinin yandığını haykırdı. Dev monitörün siyah zeminindeki verilere göre, vücutlarında hala bir anormallik mevcut değildi.

Bir saatin sonunda bütün kobaylar birbirine sarılmış, gazın artık gitmesi için ellerinde kalan son enerji kırıntılarıyla kesik kesik küfretmekteydi.

Bilgisayarlardan biri öttü, yazıcısından çıkan kağıdı hevesle kapan Profesör Bahri hayal kırıklığına uğradı. İlk tahlilde kimse parazitten etkilenmemişti. Bu demek oluyordu ki, örneklerden biri çöpe gitmişti.

Nörolog vakit kaybetmeksizin paneldeki mavi butonlara basarak hücrenin havalandırmasını çalıştırdı. Gaz on saniye gibi kısa bir süre içerisinde tamamen vakumlandı, Mikrofona eğildi: “İkinci grubu getirin.”

Vanalar çevrildi, kapı sürülerek açıldı. Gaz maskeli güvenlikçiler derhal kendilerini geriye attı, dışarı hücum etmeye kalkışan denekler, görüş açısının gerisindeki siperlerden açılan yaylım ateşiyle göz açıp kapayıncaya dek biçildi. Bağırsaklar, gözler, yarısı kabaca kopmuş uzuv parçaları, tanımlanamaz haldeki dokular ve organlar etrafa saçıldı. Kırık kemikler, kan göletinde kızıla boyandı. Boş mermi kovanlarının betonu dövüşü hoparlörlerde yankılandı.

Yeşil koruyucu giysilerle diğer güvenlikçiler koşuşturdu, ellerindeki metal bidonların kapaklarını açıp alelacele cesetlere benzin döktüler. Sırtındaki gaz tüpünü hiç zorlanmadan taşıyan sağlam yapılı biri, alev makinesiyle iki defa üfürdü. Cesetler küle dönüşürken el arabaları peşi sıra dizildi. Kalıntılar küreklerle yüklendi, taşındı ve envai çeşit kimyasal zemine boca edildi. Hücrenin betonuyla aynı donukluktaki hortumlarla durulandı ve her şey yerli yerine kondu. Az önce burada yaşananlardan habersiz, açlıktan kırılan bedenlerinin üstü çıplak yeni kobaylar itilip kakılarak, coplarla dövülerek içeri kapatıldı ve kapı üstlerinden kilitlendi.

Doktor, ikinci yöntemi uygulamaya koydu. Tavandan ince delikli duş başlıkları beşer santim alçaldı ve renksiz sıvıyı yarı çıplak bedenlerin üstüne püskürttü. Musluklar yerlerine otururken asistanlar da pür dikkat olanı biteni takibe koyuldu.

Daha birinci dakikada deneklerin göz bebekleri irileşti, gözaltları mosmor kesildi.

Beşinci dakikada kollarındaki damarlar, el parmaklarının ucuna değin karardı. Ciltlerinin rengi attı, sarımtrak tonlara büründü. Ama beklenenin aksine fevkalade sakindiler, hatta vücutlarını dikleştirip tek kelime etmeden volta attı bazıları. Diğerleri de bağdaş kurup fısıltıyla sohbete tutuştu.

Yarım saat doldu, bütün semptomlar, yaşam değerleri ve davranışlar not edildi. Hücre duvarlarından gizli kapaklar açıldı, parazitli sıvıya maruz bırakılmamış iki kobay göründü. Dışarı çıkmamakta diretince yüksek voltajlı elektrik verilerek kafeslerini terk etmeleri sağlandı.

Parazitin tüm fiziksel belirtilerini gösteren hastalıklı denekler, aralarında bakışıktan sonra yeni gelenlerin üstüne atıldı. Önce tüm güçleriyle döve döve yere serdiler, suratlarına tükürdüler, parmaklarıyla gözlerini oyup gizli kameraya döndüler. Bakışları doğrudan ekranı delip geçiyordu, sanki izlendiklerini biliyorlar da öldürmek için izin istiyorlar gibi bir halleri vardı.

Doktor durumdan müthiş rahatsızlık duydu, yüreğini saran korkuyu gözlerini sımsıkı kapatarak defetmeyi denedi. Mikrofonun düğmesine basıp derhal temizlik emri verecekken Profesör Bahri, adamın kolunu sımsıkı kavradı. Göz göze geldiklerinde, Profesör’ün koruyucu maskenin ardındaki gözaltlarının mosmor, damarlarının parmak kalınlığında seğirttiğini fark etti. Panikle itekledi Bahri’yi, mikroskoplu masalara doğru koştu. Arkasından gelen Profesörü, asistanlar zapturapt altına almakla boğuşurken alarm kolunu indirdi.

Kulakları sağır eden ürkünç sirenler ötmeye başladığı anda sanki bunun yaşanmasını bekliyormuşçasına süratle açıldı kapı. Gaz maskeli, yeşil koruyucu elbiseli güvenlikçiler tüfeklerinin namlularını araştırma ekibine doğrultarak hışımla içeri akın etti. “Yat yere! Yat, yat, yat!” Asistanların talimata uymasının yarattığı boşluktan istifade eden Profesör Bahri, parazit örnekli cam tüpü kaptığı gibi asistanlardan birinin sırtında kırdı. Kostümde açılan kesiği fark eden güvenlikçiler, Bahri’nin yedi ceddine küfürler edip anında kapıyı kapattı. Her ne olursa olsun, hava dışarıyla temas etmemeliydi.

Düşünmeye vakit yoktu, Profesör’ü ve asistanı derhal kurşuna dizdiler. Yüksek ihtimalle parazit yumurtaları ihtiva eden kan damlacıklarının bilimsel aygıtlar dahil dev monitörlü duvarın tamamına sıçradığı odayı temizlemek için telsizlerine sarılıp alev ve dezenfektan talebinde bulundular.

*

* *

“Adam en başından beri hastalıklı mıydı yani?” diye sordu Yüzbaşı, sırtını verdiği duvarı terk edip odanın içinde gezinirken.

“Evet, öyle anlaşılıyor.”

“Peki ona nereden bulaşmış?”

Doktor kollarını iki yana açtı: “Taşıma sırasında olabilir, gerçekten hiçbir fikrim yok.”

“Size son bir şey soracağım…”

“Tabii, buyurun.”

Yüzbaşı elini havaya savurdu: “İzin mi istedik lan hayırdır?”

Çavuş arkadan seslendi: “Komutanım, lütfen.”

“Tamam, tamam. Sakinim.” Yüzbaşı tabakasını açtı, çıkarttığı sigaranın filtresini metal yüzeye üç kez vurup tütünü sıkılaştırdı. “Hiç mi etik anlayışınız yok sizin pezevenk?”

Bilim adamı ilk başta sorunun kendisine sorulduğunu idrak edemedi, boş gözlerle subayın sigarasını yakışını izledi. Jetonu düşünce kayıp zamanı telafi etmek istercesine hızlı hızlı cevapladı: “Bilimin önündeki engelleri kaldırıyoruz, Tesis’teki tek etik bilimsel gelişmedir.”

“O kadar insanın kanına girerek mi bilim yapıyorsunuz?”

Doktor, o ana kadar göstermeyi başaramadığı bir kararlılıkla omuzlarını dikleştirdi: “Onlar insan değil, düşük zekalı sıradan hayvanlar. Yetimhaneler, sokaklar ve hatta üç matematik sorusunu çözmekten aciz, kendine bile faydası olmayan asalaklar sürüsü. Bu şekilde hiç değilse vatana millete faydaları dokunuyor.”

“Yani diyorsun ki…” diye başladı Subay, sigarasının dumanı tripod üstündeki kameranın görüşünü kapatırken, “yarın öbür gün senin de asalak olduğuna karar verilirse, istediğimiz gibi kullanabiliriz, öyle mi?”

“Ben asalak değilim!”

“Hayırdır karar mercii falan mı sandın kendini?”

Doktorun ağzı açık kaldı, diliyle dudaklarını okşayıp kaşlarını çattı. Yüzbaşı eliyle bilim adamını işaret edip “Götürün şunu.” dedi. Yüzü hala görünmüyordu.

“Emredersiniz komutanım!” Çavuş ilk defa kameranın karşısına geçti, sol kolundaki kanlı sargı yerli yerinde duruyordu. Subaya oranla ince yapılıydı, yine de hareketlerinde rutinle şartlanmış bir bedenin rahatlığı saklıydı.

Doktoru yakasından tutup ayağa kaldırdı. Koluna girdiği bilim adamıyla beraber kameranın solundan geçerken bir saniyeliğine duraksadı. Yüzbaşı bu esnada koltukaltı kılıfındaki tabancayı çekip emniyetini açtı. Namlusunu, yoluna devam eden bilim adamının ensesine doğrulttu.

Silah tek el ateşlendi.

Kayıt durduruldu.

II

“… birinci kayıt.”

Subay, üstünkörü gevelediği sözcüklerin ardından başına siyah çuval geçirilmiş sırım gibi bir bedeni ite kaka kadraja girdi. Gözaltındaki şüpheliyi sol koluyla darp ederek evvelki sorgunun yapıldığı, makarası dönen ses kayıt cihazının bulunduğu masanın ardındaki ayaklarına birkaç damla bulaşmış sandalyeye oturturken diğer elinde sıkıca tuttuğu termosu sarsmamaya gayret ediyordu. Nihayet amacına ulaşınca adamın kafasındaki çuvalı çekip yere fırlattı, kumral, gencecik bir yüz çıktı meydana. Özenle bırakılmış top sakalının ortasındaki dudağının üst kısmı feci biçimde yarıktı lakin yara saatler önce kurumuşa benziyordu. Gözleri, her türden kötü muameleye alışmış esirlerin umursamazlığından ziyade hayatında ilk defa şiddet görmüş kolej çocuklarınınki gibi çığlığını içine atan bir ürkekliğe sahipti.

Yüzbaşının halihazırda kameradan gizlediği yüzü, masadaki tek değişiklik olan karton bardaklardan birini alıp termostaki açık kahverengimsi renkli sıvıyı doldururken sönüp tekrar parıldayan floresanla iyice gizemli bir hal aldı. Korku filmi sahnelerini andıran bu elektrik arızasından huzursuz olan genç adam, beyaz laboratuar önlüğünün düğmelerini çözüp bedenine tam oturan siyah kazağının uçlarını çekiştirdi oturduğu yerden. Manikürlü ellerinin parmaklarında minik kesikler göze çarpıyordu.

“Ben de alabilir miyim?” diye sordu çekinerek.

Yüzbaşı bardağı masaya bırakıp termosu hafifçe genç adama doğru kıvırdı: “Çay mı istiyorsun?”

“Evet, lütfen.”

Subay hafifçe kikirdedi lakin bu gülüşünün tonlamasında hançerler gizliydi: “Aç ağzını.”

“Efendim?”

“Ağzını aç.”

“Niye?”

Yüzbaşı hışımla masanın gerisine atıldı, boşta kalan sol eliyle genç adamın boğazını kavradığı gibi termosu yüzüne yaklaştırdı: “Sana ağzını aç diyorsam açacaksın! Lafımı bir daha ikilettirirsen feriştahını sikerim senin! Anladın mı?”

“E-evet abi…”

“Ne abisi lan!” Yüzbaşı elinin tersiyle okkalı bir tokat savurdu, genç adam dengesini kaybedip yere yapıştı. O toparlanıp tekrar oturmaya yeltenirken karnına bir tekme geçirdi: “Komutanım diyeceksin, komutanım. Anlaşıldı mı?”

Genç adam güçlükle cevaplayabildi: “Anlaşıldı.”

Yüzbaşı bunun üstüne bir tekme daha atıp adamı ensesinden kaptığı gibi gelişigüzel sandalyeye fırlattı, tüm bunlar olurken de termosa Vatikan Muhafızları özeniyle sahip çıkmayı da ihmal etmedi. Tek bir damla dahi dökülmemişti yere.

“Duyamadım?” diye kükredi, geniş göğsü iyice şişkinleşip üniformasını yırtacak gibi oldu.

“Anlaşıldı komutanım.”

“Güzel.” Termosu masanın münasip bir köşesine, genç adamın kolunu uzatıp alamayacağı karton bardakların yanına bırakıp ellerini arkasında birleştirirken düşük hızda volta atmaya koyuldu: “Zaten sana Türkçe konuşturana kadar canım çıktı. Tamam sarı saçlı mavi gözlüsün de, her sarışın Hans olacak diye bir kural mı var? Almanca bilmesek bizi kandıracaksın puşt.”

Genç adam utançla başını eğip yaramaz çocukların azar işitirken yaptığı gibi başparmaklarını yüzlerce kez birbirine sürttü.

Komutan kameranın arkasına seslendi: “Biz bu harp okulunu boşuna okuduk sanıyorlar, nelerle uğraşıyoruz görüyorsun değil mi?”

“Görüyorum komutanım.”

“Önce gelir Türkçe bilmiyor numarası yapar, sonra utanmadan çay ister. Az sonra otlakçılığa da başlar. Oh, hayat bunlara güzel.”

“Haklısınız komutanım.”

Yüzbaşı askeri nizamda kendi ekseninde dönüp genç adama seslendi: “Ad, soy ad, unvan.”

“Necip Sarp, araştırma görevlisi.”

Cevap kayıtlara geçerken, kamera merceği kısa süreliğine genç adamın “Necip Sarp” yazılı yaka kartına yakınlaşıp tekrar uzaklaştı.

“Görevin nedir?” diye sordu Subay.

“Araştırma görevlisiyim.”

Kamera arkasındaki Çavuşla eş zamanlı kahkahayı bansa Yüzbaşı, elini açıp havaya savururken kameradan tarafa döndü: “Siker misin sabaha mı bırakırsın?”

“Komutanım o işi bizim İzmitli İsmail halleder istiyorsanız.”

“Kapıda duran izbandutu demiyor musun?”

“He aynen, götçüdür o.”

Yüzbaşı sesine etkilendiğini göze sokan bir anlam katarak genç asistana döndü: “Çağıralım da gelsin bi defterini dürsün şu elemanın.”

Çavuş hala gülmekteydi: “Artık neresini dürer bilemiyorum Komutanım.”

Subay yumruğunu masaya indirip çay bardağını kaparak korkudan titreyen araştırma görevlisinin geçirdiği şoktan kurtulmasını sağlayarak sorguya askıya aldığı ciddiyetiyle devam etti: “Şu Parazit projesi midir ne haltsa oradaki görevini diyorum.”

“K-komutanım.” Diye kekeledi genç adam, “Ben o projede yalnızca canlı sınıflandırmasında görev alıyordum. Olaylarla bir alakam yok.”

“Ben sana olaylarla alakan var mı diye sordum mu?” Yüzbaşı çayından sakince bir yudum alırken cebinden sigara tabakasını çıkarttı.

“Hayır komutanım.”

“O vakit neden sormadığım şeyin cevabını veriyorsun?”

“Heyecanlandım komutanım.”

Yüzbaşı güç bela ağzına koyduğu sigarayı yakarken dudaklarını açamamaktan muzdarip biçimde homurdandı: “Bir daha olmasın.”

“Emriniz olur komutanım.”

“Güzel, çabuk öğreniyorsun. Bu yüzden mi aldılar ekibe?”

“Üniversitede ortalamam tam puandı Komutanım.”

“Bitirme tezi falan mı yapıyorsun devletin AR-GE tesisinde?”

“Hayır Komutanım, daha mezun olmadım. Burada işe başlayacağımı söylediler.”

“Geçen yıl kasım ayında, doğru muyum?”

“Doğrusunuz komutanım.”

“O zaman son defa insan gibi soruyorum, görevin neydi.”

“Paraziti sınıflandırmaktı komutanım.”

Yüzbaşı karton bardağı kafasına dikti, sonra hafifçe inleyerek masaya bıraktı: “Ağzım yandı, su getirsene.” dedi kameraya. “Emredersiniz.” Diye karşılık verdi Çavuş, tüm çekimlerde olduğu gibi postallarını hızla patırdatarak kameranın arkasında dolaştı ve görüş açısına yalnızca sargılı kolu girdi. Uzatılan pet şişeyi tek seferde bitiren subay, çöpü asistanın kafasına fırlatıp sigarasını adeta vakumlayarak masadaki klasörlerin altını üstüne getirmeye koyuldu.

“Ne sonuca ulaştın peki Necip?”

“Dünya dışı yaşam formu Komutanım.”

Yüzbaşı kağıtlar arasından seçtiklerini kenara ayırırken kıkırdaması belli belirsiz işitildi: “Uzaylı diyorsun yani?”

“Evet komutanım, uzaylı parazit.”

“Venüs mü Mars mı?”

“Bilmiyorum komutanım, ama neyle beslendiğinden tutun da nasıl ve hangi koşullarda ürediğine kadar her davranışını tasnif ettim. Hatta birbirleriyle nasıl iletişim kurduklarını da…”

Yüzbaşı dosyaları bırakıp sol elinin işaret parmağını asistanın dudaklarına dayayarak genç adamı susturdu. Masanın etrafından usulca dolanıp evvelden tokadını konuşturduğu noktaya gelince durdu: “Ben sana az önce ne dedim?”

“Sormadığınız soruları cevaplamamamı söylediniz Komutanım.”

“Peki sen ne yaptın?”

Genç adam başını öne eğdi: “Sormadığınız soruyu cevapladım Komutanım.”

Subay, araştırma görevlisinin sağ bileğini kaptığı gibi genç adamın bakımlı elini masaya yapıştırdı, ağzındaki sigarayı tereddütsüzce bu elin üstüne bastı: “Her lafımı ikilettirecek misin lan bana? Ha? Orospu çocuğu? İnsan gibi duracak mısın lan? Cevap ver!”

Asistan çığlık çığlıyaydı: “Duracağım! Duracağım!”

Bunun üzerine Yüzbaşı, adamın saçlarına yapışıp kafasını dümdüz masaya vurdu, herifin kulağına eğilecek gibi oldu ama yüzü gözükmeden kendini toparladı. Kimliğini gizleme gayreti, termosu muhafaza ederken gösterdiği çabayla yaraşır seviyedeydi.

“Duyamadım?”

Asistanın kafasını kaldırdı, burnundan şapır şupur kanlar damlayan genç, titreyen yanıklı elini yalvarırcasına açtı: “Duracağım komutanım.” Artık gözünden akan yaşlara da, hıçkırıklarına da hakim olacak dirayeti kalmamıştı. İçindeki ürkeği dışa vurup hüngür hüngür ağlamaya koyuldu.

Subay insafa gelmiş olacak ki bir bardak çay doldurup asistanın önüne bıraktı: “Ağlama lan tamam, ağlama. İç şunu iki dakika soluklan kendine gel.”

Genç adam önlüğünün beyaz kollarını kızıla boyayarak burnundaki musluğun hiddetini dindirmeye çalışırken, Yüzbaşı da klasörlerde yarım bıraktığı araştırmasına geri döndü. Asistanın titremesi geçince kenara ayırdığı beş kağıdı kabaca dizip döndürerek sordu: “Bu fotoğraftaki kişileri tanıyor musun?”

Genç adam kanlı parmağıyla fotoğraflardan birini ittirip başıyla onayladı: “Bu adam güvenlik amiriydi.”

“Sondaki geçmiş takısı manidar.”

“Sizin öldürdüğünüz değil Komutanım, geçen ay emekliye ayrıldı.”

“Siz derken beni kastetmiyorsun umarım, biz Tesis’e geldiğimizde güvenliğin başındaki eleman çoktan emekliye ayrılmıştı. Diğerleriyle de biz ilgilendik ya, neyse.”

Araya sessizlik girdi, Çavuş perde arkasından seslenip birkaç parça kirli havlu uzattı sargılı, rütbeli koluyla. Yeşil kamuflajlı üniforması eskisinden de tozluydu. Yüzbaşı bu havluları alıp asistanın önüne fırlattı, genç adam hiç vakit kaybetmeden şevkle burnuna bastırdı nereden geldiği belirsiz paçavraları.

“Şimdi…” dedi Yüzbaşı ne ara ağzına götürdüğü bilinmeyen sigarasını yakarken, “Şu eski güvenlik amirinin emekliye ayrıldığı olayı anlat bana. Üç Temmuz’daki olaydan bahsediyorsun, değil mi?” Masanın üstüne oturup kıçıyla boş bardakları devirdi.

Asistanın cinnet geçirecekmişçesine seğiren masmavi gözleri bir anlığına parladı, bakışları kendisini pataklayan iri kıyım adamdan almak istediği intikamla doluydu. “Evet.” dedi bu hislerine tezat oluşturacak denli çocuksu sesiyle, sandalyesine yaslanıp tekrar eskisi gibi ürkekleştirdi gözlerini.

“O günün sabahında, hava geçirmez, kurşun duvarlar ardındaki muhafaza kapsüllerinden üçünün kapağının açık olduğunu ve parazit örneklerinin ortadan kaybolduğunu fark ettik.”

*

* *

)
    Decker

    Written by

    Decker

    Amatör yazar