Güçlü kal(a)mıyorum: Hiçbir şey yapmamanın gerekliliği üzerine [deneme]

Birazcık meseleyi Google’layalım (asrımızın fiil-i şahanesi).
“Hiçbir şey yapmamak dünyadaki en zor şeydir, en zor ve en entelektüel şey,” [To do nothing at all is the most difficult thing in the world, the most difficult and the most intellectual] demiş Oscar Wilde. Antik Yunan filozoflarına öykünerek Ernest ve Gilbert arasında bir diyalog şeklinde kaleme aldığı “Artist Olarak Eleştirmen: Hiçbir Şey Yapmamanın Önemi Hakkında Bazı Görüşlerle Birlikte” isimli makalesinde yazmış.
Bunu söylediği yerin az ilerisinde şunları da eklemiş:
“Aksiyon limitli ve görecelidir. Limitsiz ve mutlak olan huzurlu bir biçimde oturup etrafı seyreden, yalnızlık ve rüyalar arasında dolaşan kişinin hayalleridir.”
[İnsan yeryüzünde şairane oturur.] [poetically man dwells on this earth.]
Az çerçeveyi genişletelim. Sohbetin sonunda Ernest, Gilbert’le olan sohbetini özetliyor:
“Bu gece bana birçok ilginç şey anlattın, Gilbert. Bir şey hakkında konuşmanın, o şeyi yapmaktan daha zor olduğunu ve hiçbir şey yapmamanın dünyadaki en zor şey olduğunu anlattın; bütün Sanatın edepsiz, ahlaksız ve bütün düşüncelerin tehlikeli olduğunu anlattın; eleştirinin yaratmaktan daha yaratıcı olduğunu ve en yüksek eleştirinin Sanat eseri içinde sanatçının oraya koymadığı şeyi gösteren olduğunu; kesinlikle öyledir çünkü bir insan uygun şekilde yargılayıcısı olacağı bir şeyi yapamaz; ve gerçek eleştirmen adaletsiz, samimiyetsiz ve mantıksızdır.”
Bazen bütün bu modernistler, modern öncesi dönemde kabullenilmiş, formül hâline getirilmiş bir takım düşünceleri tersten söyleyip bundan ilham alan kimselermiş gibi geliyor.
Ama Wilde’a katılmadan edemiyorum.

Ben bu cümleye yakın olanını The Crown’da duydum geçenlerde. Genç Kraliçe Elizabeth, babaannesiyle konuşuyordu. “Devletin başındaki kişi olarak hiçbir şey yapmamak doğru gelmiyor,” diyen Elizabeth’e babaanneden şu tavsiye geldi:
“Hiçbir şey yapmamak işlerin en zoru. [To do nothing is the hardest job of all] Ve sahip olduğun gücün her zerresini gerektiriyor. Tarafsızlık doğal değil, insanî değil. insanlar sürekli senden gülümsemeni, onaylamanı ya da somurtmanı bekliyor. Ve bunu yaptığın an, bir pozisyon belirlemiş oluyorsun. Bir bakış açısı. Ve egemen olarak yetkin olmayan tek şey bu. Daha az yaptığında, daha az konuştuğunda ya da daha az onayladığında ya da daha az gülümsediğinde… [Ya da daha az düşündüğünde? Ya da daha az hissettiğinde? Ya da daha az var olduğunda?] daha iyi.”
Binlerce yıllık İngiliz kraliyet ailesi geleneğinin yirminci yüzyıldaki temsilcilerinden birinin, yani Kraliçe Mary’nin, tutup da Fransız züppesi, soyluların ikiyüzlülüğüyle dalga geçmekten bitap düşen Oscar Wilde’la aynı noktada buluşması… Nasıl desem, ilginç.
Ama galiba bir nüans farkı var arada. Wilde, insan zihninin hareketsiz kalma, oturduğu yerde düşlere dalma, bir şey yapmayıp yapılmışları eleştirme, onlar hakkında konuşma gerekliliğine vurgu yapıyor. Modern insanı öncekilerden ayıran ve böyle giderse korkarım gelecekteki versiyonlarından da farklı kılacak özelliği “zevzeklik” yapabilme özgürlüğü. Ama bunu başka zaman anlatırım.
Egemen [sovereign] ise muazzam derecedeki tarihî, ahlakî, politik meşruiyetine ve bütün sembolik değerine rağmen kendisine bir konum olarak hiçbir şey yapmamayı seçmiş modern bir yaratık.
Gençliğinde ona İncil’den mülhem Leviathan deyip birliğin, dirliğin yegâne kaynağı, gücü yetmeyenlerin toplanıp yetirdiği gücün tek mümessili şeklinde methiyeler düzenler, birkaç yüzyıllık parlamenter demokrasi tecrübesinin ardından onu hayvanat bahçesinde Japon turistlere — no offense! — sergiler hâle gelmişler.
Gene de, “cami yıkılmış ama mihrap yerinde.”
Bu sebeple de, makamı elinde tutanın, bütün o şatafat, azamet ve gölgesiyle de olsa kendini hissettiren iktidarı arasında “bir şey yapmanın” [do something!] cazibesine kapılmaması artık yeni görev tanımı.

Hem Winston Churchill de, bütün Süleyman Demirel’liğiyle demiş ya: “Büyük gücün olduğu yerde büyük de sorumluluk vardır, az gücün olduğu yerde az sorumluluk vardır ve hiçbir gücün olmadığı yerde, bence, hiç sorumluluk yoktur.”
Politik söylemin oynaklığı içinde bu ifade iki şekilde anlaşılabilir: (1) Gücü olan, sorumluluk alıp bir şeyler yapmalı! (2) Gücü olan sorumlu davranıp “kırk düşünüp bir söylemeli.”
Ama siz bu sözü Örümcek Adam’dan duymuş da olabilirsiniz. (1962’de yayınlanan çizgi romanda geçmiş ilk, sonra film uyarlamasında da kullandılar.) “Büyük güç, büyük sorumluluk getirir!” Süper güçleri olan Peter Parker artık teyzesinin evinde yaşayan, kendi hâlinde bir ergen biçiminde var olamaz. Nerede bir adaletsizlik görürse oraya müdahale etmek durumundadır.
Bu noktada o meşhur soru takılıyor insanın aklına: Çizgi romanın her yeni sayısında daha da güçlü bir kötü karakterle savaşmak zorunda kalan süper kahramanlar, eğer en başta hiç müdahale etmeselerdi, kötülüğün de bu kadar kabiliyet kazanamayacağını düşünmemişler miydi? [Gerçi tarihsel diyalektik böyle çalışmıyor pek. Neo’nun kırmızı hapı seçmesi, tarihin dayatmasıdır. Bilemiyorum öyle midir?]
Bir şeyi yapmanın meşruiyet kaynağının sadece o şeyi yapabiliyor olmak olduğunu… Durun, bu böyle olmayacak!

2004’te dönemin ABD Başkanı Bill Clinton’a neden Monica Lewinsky isimli stajyerle Oval Ofis’te kırıştırdığını sordular. Clinton şöyle dedi: “Çünkü yapabiliyordum.” (Because I could.)
Dünyayı kurtarabilecek kabiliyete sahipsem, dünyayı kurtarmak üzerime farzdır. Oval Ofis’te stajyerimle kırıştırdığımda başıma bir iş gelmeyeceğini düşünüyorsam elbette bunu yaparım. Farz mıdır? Değildir ama yapmak, yapmamaktan daha kolay.
Hatta kimine göre daha “insanî.”
Çünkü onlara göre “insan” özü itibariyle kötülüğe teşne ve biricik medeniyetimiz onu sürekli bu meylinden alıkoymak için çabalamakta. Yani “insan” karşılığında bir cezaî yaptırım olmayacaksa, hukuken “suç” kabul edilen pek çok fiili işlemekte bir beis görmeyecek canlı. Onun bu özelliği, yani önüne koyulan sınırları sürekli ihlal etme çabası, yasak elmaya olan meyli, aynı zamanda, ironik bir biçimde, insanlığın “ilerlemesinin” de teminatı. Adına dünya denen bu yolculuğa kötülüğe meyille çıkmış olmamız, size de tuhaf gelmiyor mu? Üstelik Cenab-ı Rabbü’l Âlemîn anlatıyor bu bahsi bize. Neyse bunu da sonra konuşalım.
Bu sebeple akla şu soru da geliyor: Elinde güç/iktidar olan, neden kullanmasın? O hâlde şunu da söyleyebilir miyiz: Güç/iktidar insanı harekete geçirir, istese de istemese de? İlerleyelim: Güç/iktidar asla kötü yola sapmaktan kurtulamaz mı?
Goethe’nin sözünü hatırlatmanın vaktidir: “Hamle yapan insan her zaman adaletsizdir ve kenara çekilip gözlem yapandan başka kimse adaletli olamaz.” [The man who acts is always unjust and that nobody can be just except the man who observes.]
Ne kadar Kant’çı bir yaklaşım!
Hani demişti ya o da, iyi olan tek şey iyi niyettir, diye. İnsan en iyi niyetle de olsa harekete geçtiğinde kodlar, kanunlar, ahlaklar, genel kabuller ve daha bir dolu makine çarklarını çevirmeye başlar ve o dişliler arasından ne çıkacağını kestirmek çoğu zaman güçtür. Ama yerinde oturan, şairane seyreden, hayallere dalıp giden, öyle midir?

Teori: Bir peygamber içinde yaşadığı kavimdeki herkesin, tek tek hepsinin cennete, sonsuz kurtuluşa ermesini ister. Bu onun iyi niyetidir.
Pratik: İlahî mesajı ilettiği andan itibaren kavimdeki insanların bir kısmı ona inanmayacaktır. Dahası ona fenalıklar yapacaktır. Belki de kendi hâlinde ortalama kötülükte bir insan olarak yaşayıp gideceklerken, peygamberle karşılaştığı o zaman diliminde hızla aşağıya doğru yol alırlar.
Soru BİR: Bu pratiği doğru yere mi konumlandırıyoruz? (Muhtemelen hayır.)
Soru İKİ: Varlık amacı ilahî mesajı iletmek olan bir peygamber, hiçbir şey yapmamanın erdeminde kendine ait bir parça bulabilir mi?
Şöyle bir kıssa hayal edin: Bir peygamber yolda giderken kendi hâlinde bir insana rastlamış. Uzaktan süzmüş onu. Görevi gereği ona Allah’ı anlatmak istemiş önce. Ama aklına, eğer ona Allah’ı anlatırsa, inanmayabileceği gelmiş. Işığı gördüğü hâlde gözlerini kapatarak kendini kör eden bir zavallıya dönüşebilirmiş. Ama eğer anlatmazsa, belki de hep böyle, kendi hâlinde yaşayıp gidebilirmiş. Hatta belki bir gün peygamberin mesajını, kendisinden değil ama başkalarından duyup iman bile etmesi mümkünmüş. Peygamber bu ikilemde ne yapmış peki?
Muhtemelen ilkini. Ama mantığın ikinci olasılığa doğru adımlar atması kalbinize yakın bir yerleri gıdıklamıyor mu?
Buna aslında sinizm (cynicism; ama kinizm diyen de var) deniyor. Yani, insana olan güvenin kaybolması ve böylece hareket kabiliyetinin azalması; her şeyi olduğu hâlde bırakma eğilimi. Antik Yunan’da her türlü insan yapısı gelenekten arınmayı, aile bağlarını, kuralları, hatta kıyafetleri filan reddetmeyi, alabildiğine basit ve erdemli bir hayat sürmeyi öğütleyen bir öğretinin, bugün (aslında 19. yüzyıldan itibaren) adeta felçli gibi hareketsiz kalmayı imlemesi de şaşırtıcı.
Bugünün meselesi daha ikna edici: O kadar çok, büyük, karmaşık problem var ki dünyada, uğraşmaya değmez! “Bunlar artık iflah olmazlar!” Rus Devrimi’nin Oblomov’ların farkına varmakla ivmelenmesinde alınacak çok ibret var, gelgelelim, devrim oldu iyi mi oldu? Oblomov’un İntikamı!
Meşhur hikâyedir: Bir yolcu çölde yara bere içinde bir adam görür ve ona yardımcı olmak ister. Yaralarını temizler, su ve yiyecek verir. Birlikte yola koyulurlar. Kısa zaman sonra adam kendine gelir, güç kazanır. Bir gece ıssız bir yerde konaklarlar. İyileşen adam yolcudan önce uyanır, her şeyi alır ve atla birlikte uzaklaşmaya koyulur. O sırada uyanan yolcu uzaktan bağırır: “Seni hiç affetmeyeceğim çünkü içimdeki insanlara koşulsuz, karşılıksız iyilik yapma hissini yok ettin.”
Alternatif SON: Yolcu uyanır, adamın uzaklaşmakta olduğunu görür. Ona uzaktan şöyle seslenir: “Senin için başka yapabileceğim bir şey var mı?”
Ahmet Hamdi Tanpınar (1901–1962) “insanoğlu, insanoğlunun cehennemidir,” demiş. Jean Paul Sartre (1905–1980) da “öteki [insan] cehennemdir,” demiş.
Ama Thomas Hobbes (1588–1679) daha ilginç bir şey demiş [mealen]: Eğer aynı toplum içinde yaşıyorlarsa, insanlar birbirine karşı Tanrı gibidir; bir toplumdan diğer topluma bakınca da, insan insanın kurdudur.
Bu homo homini lupus (insan insanın kurdudur) meselesi Hobbes’a atfedilirken bir miktar bağlamından kopartılıyor elbette, fakat Aydınlanma filozoflarını geçmişten ayıran şeylerin başında insanın bir çeşit ‘canavar’ [beast] olduğunu kabullenmeleri gelmiyor mu zaten?

Bu sebeple de en mantıklısı, bu canavarı uyuşturmak. Bunu ilk fark edenlerden biri, Sigmund Freud. Medeniyet ve Hoşnutsuzlukları isimli kitabında baştan sona, insanın fıtratıyla bizim medeniyet dediğimiz şeyin nasıl birbiriyle çelişen şeyler olduğunu anlatıyor. İyi de canım Sigmund, biz de tam olarak öyle olmasını arzu etmemiş miydik? Aksi takdirde insanın “yeryüzünde bozgunculuk yapacak, kan dökecek” (Kur’an, 1:30) bir canavar olduğunda hemfikir değil miydik?
Ama galiba şu konuda pek anlaşılamıyor: Kötülük, insanın kendisi midir yoksa bir parçası mı? Zamanla insanı ele geçiren bir leke midir, yoksa doğuştan itibaren hep orada olan bir davranış genetiği mi? İnsanı bir adaya koysak, tek başına, ondan geriye ne kalır?
Aydınlanma’nın açtığı yolda, gösterdiği hedefe, hiç durmadan yürüyen filozoflar, nihayetinde insanın tıpkı doğadaki diğer hayvanlar gibi kendi bireysel çıkarını, hadi biraz güdülenirse kabilesinin çıkarını önceleyen bir yaratık olduğuna ikna ettiler birçoklarını. Hatta bugün geldiğimiz noktada “beyaz adam”a yönelik ithamların başında, her şeyi “vahşice hâkimiyeti altına alması” gelmiyor mu? Bir güç gösterisi onun varlığı! Gücünü pervasızca saçıyor, gözünün değdiği her yere gücünden bir iz bırakıyor.
Tabi her Aydınlanmacı “özcü” değil. Birçokları da şartların insanı böyle olmaya ittiği görüşünde. Hayatta kalmanın tek yolu, “güçlü” olmak, çünkü “hayat acımasız, soğuk ve zalim.”
Buradaki ikilemi görüyorsunuz değil mi? Baskıya ve zulme maruz kalanın, hareket edemeyenin, önü kesilenin, yani o dünyaya gelirken yanında getirdiği “gücü” kullanamayan insanın nasıl da meleklerden daha melek hâle büründüğünü gördünüz mü? Peki ya kalbi saflardan saf olsa da, üzerindeki baskıyı kenara itip yürümeye, hatta kıvışlamaya başlayan “güç” sahibi insanın nasıl da bir anda şeytanlarla aşık atan bir heyula hâline geldiğini gördünüz mü?
Yazıya oturduğumda ne anlatmak istediğimi açıkçası bilmiyordum. Oscar Wilde’ın sözüyle, The Crown’daki repliği çalkalamak gelmişti içimden. Şimdi buralara geldik. Madem öyle, burada bırakalım.
Aslında, şurada bırakalım:
Karl Marx’ın meşhur Feuerbach Üzerine Tezler’inden on birincisi: “Filozoflar dünyayı sadece çeşitli şekillerde yorumladılar, esas olan, gelgelelim, onu değiştirmektir.”
Sevgili Karl, dünyayı değiştirmekle de olmuyormuş. Ama halledeceğiz. (Gerçi Marx’ın burada dünyayı değiştirmekten kastının, güncel ekonomi-politik gelişmeleri yorumlamaktan başka bir şey olmadığını söyleyenler var, zira onun döneminde herkes geçmişin lakırdılarına takılıp kalmışmış. Lenin hep yanlış anlamış!)
