Hoşça kal kızım.

Aykut Bal
Aykut Bal
Jul 8 · 4 min read

Saat akşam 9'u geçti. Adetten değil, mutfağın kapısı açık. Hakeza küçük odanın da. İnceden bir esinti var evin içinde. Hayra alamet değil.

Kızımı, canımı kaybettim.

İki yaşına girmesine bir hafta kala, dün akşam saat gece 23 sularında, hayatıma yoldaş olan, benim hatalarımla sarıp sarmalayıp da canına can verdiğim kızım artık ölü. Evde çıt çıkmıyor.

Hayır, cebimdeki afili kelimelerden bir methiye yazmayacağım. Bu sadece ince bir veda ve belki de öğrendiklerimden bir tutam.

Hepsi bu kadar.

İki sene kadar önce hayatıma girdiğinde, henüz kendini yalamayı dahi beceremeyen ve beyazı kirli, siyahı mat; bolca korkulu, ürkek, avcumdan hallice büyüklükte bir kediydi. Bir haftalığına bende kalacak, eğer sahiplenen bulunamazsa Giresun’a gidecekti. Eve girdiğinin 5. dakikasında biliyordum bu yolculuğun ikimiz de nefes aldığımız sürece devam edeceğini. Devam edemem diyip de Sevin koydum adını.

Ah Sevin.

Oğuz öldü ama Sevin yaşıyor. Yine öyle olsun istedim. Olmadı.

Sevin’in sevgiye olan açlığı, benim sevgiye olan açlığımla birleşti. Biz birbirimizi beslemeye, büyütmeye başladık. Hayatımın belki de en zor dönemlerinde, ertesi güne kalkacak tek bir sebebim, nefes almamı anlamlı kılacak tek bir gerekçemin olmadığını hissettiğim günlerde; geldi, karnıma çıktı, masaj yaptı, götünü suratıma dayadı, kuyruğunu burnuma soktu. Yaşamak zorundaydım, hiçbir şey için değilse, onun için. Beni adım adım iyileştirdi. Yüzüme inceden bir tebessüm kondurdu.

Belki binlerce anı, 508 tane de fotoğraf var elimde. Evin her köşesinde gördüm onu. Üst pencere pervazında slalom yaparken, kitaplığın üzerinde şımarırken panikleyip arkaya düşüp sıkıştığında, tırmalama çubuğunu devirip aklı çıktığında, şelaleli suluğunun içine düştüğünde, vantilatörü anlamak için saatlerce bakarken… Hepsi kaldı.

Veterinere gittiğimizde parfüm mü kullanıyorsunuz diye sorarlardı hep. Dün gece son kez içime çektim kokusunu; bütün o hastane kokusuna, sterilizasyona inat melek gibi kokuyordu yine. Demek ölümün öyle hemen her şeye gücü de yetmiyor. Bana kalsın.


İnsanoğlunu tümden yargılamak güç durduğum noktadan, bütün normların başlıca müsebbiblerinden biriyim neticede. Şehrin göbeğinde oturuyorum. Evim dördüncü katta. Hayata tutunmamı sağlamakla görevlendirdiğim bir sokak kedisi var. Camdan bir güvercin gördüğünde heyecandan zıplayan. Onu besliyorum güzel mamalarla. Ona kum alıyorum. Ona oyuncaklar alıyorum. Onu kısırlaştırıyorum. Yumurtalıklarını alıyorlar. Yeterki beni sevsin. Seviyor. Mutlu oluyorum. Onu hapsettiğim, sınırlarını benim çizdiğim küçücük dünyasında o hiç de üzerine vazife olmayan görevini yerine getiriyor. Ben ona ikinci yaşını dahi armağan edemiyorum.

Konu bu kadar basit aslında.

Bunun üzerine; “ama sen ona sokakta yaşayacağından çok daha iyi bir hayat sundun”, “ama sen onu canın gibi sevdin” cinsinden hamasi olumlamalar yapıyor diğer insanoğulları. İyi niyetlerinden.

Veterinerleri görmeniz lazım. Son teknoloji robot kollu makineler, ameliyathaneler, binbir türlü ultrason çeşitleri, küvezler, o değişik boneli cerrah veterinerler... Sırf eve geri hapsedebileyim diye. İnsanlar gelip geçiyor ben oradayken; cins cins hayvanları, “küçük dostları”. Onlara “hayvansever insan” apoletini takan, ve mamalarını yedikleri sürece hiç yaramazlık yapmayan, ama bu sıralar biraz huysuz olan minikler…

İki gün sürünüyorum evle veteriner arasında. “Bir şey yok endişelenecek”le “Buradan dönmez artık, ümit tacirliği yapmak istemem” arasında bir maraton. Gözlerinin ferinin gittiğine her 3–4 saatte bir şahit oluyorum. Haber geliyor. Sabahına fatura.

İndirim tutarı: 360,00 TL”

— Bu indirim tutarı nedir?

— Başınız sağolsun.

diyor.

Anası sikilmiş bu dünyanın. Yalandan alıyoruz her soluğu. İçim kavruluyor. 360,00TL’lik bir indirim kadar kavrulmasını rica ediyorlar benden.

Yalanların, sahteliğin içinde, suçun içinde, bokun içinde, öfkenin içinde duruyorum. Soluk almak zor. Çok zor. Adım atmak zor. Çok zor. Paylaşması zor, anlatması zor, kızması zor.


Ölümü herhalde zaman atlatır. Herkes her şeyini kaybediyor. Hep yanımda, kolumda “melek yavrum”. Bir şekilde arkamdan fıtı fıtı yürümeye, ayağıma dolanmaya devam edecek biliyorum. Zihnimin odalarında, yine yanımdaki yastığa yatacak, yine koynuma kafasını koyacak; biliyorum.

Kendi eksikliklerimi, beceriksizliklerimi, yapamadıklarımı minik, masum bir canlı üzerinde tatbik etmiş olmanın; onu bu kadar sevmiş, onu bu kadar benim yapmış olmanın utancı var içimde. Sevginin öyle alelalede olamayışı canımı sıkıyor. Sevginin kabahatinin yine başımda patlaması gözlerimi acıtıyor. Sanki kimsenin suratına bakmaya yüzüm yok. Sanki kimsenin kimseye bakmaması gerekiyor. Sanki hep beraber bütün insanlığın bir hesap vermesi gerekiyor.


Kızım, vicdanım,

Seni arkamda nasıl bırakırım bilmiyorum. İki günde ne kadar acı çektin bilmiyorum. Nasıl düştün bilmiyorum. Seni düştüğün yerden nasıl ben alamadım bilmiyorum. Seni hiç gerçekten mutlu edebildim mi bilmiyorum.

Çok özleyeceğim. Sana karnımdayken “gırgırcı rüstem paşaa” demeyi, benden kaçtığında “beni bırakıp nereleye gittiin çen?” demeyi. Kokunu. Patilerini öpmeyi.

Sahi,

Beni bırakıp nerelere gittin sen Sevin?

    Welcome to a place where words matter. On Medium, smart voices and original ideas take center stage - with no ads in sight. Watch
    Follow all the topics you care about, and we’ll deliver the best stories for you to your homepage and inbox. Explore
    Get unlimited access to the best stories on Medium — and support writers while you’re at it. Just $5/month. Upgrade