MİZAHİ ÖYKÜ KİTABI

Serpil’in günlüğü (kitabın ilk öyküsü)

Daha uzun yıllar çalışabilirdim. Bir gün işyerinde, öğlen yemeğinden sonra üzerime hoş bir ağırlık çökerdi örneğin… Sonra, başım sümenin üzerine düşüverir; huzur içinde terk-i diyar ederdim. Tıpkı Mefaret Abla gibi…

Hey gidi Mefaret Abla!.. Bizimle paylaşmaya kıyamadığı acı biber turşusunu dolabına kilitlemeye bile fırsat bulamamıştı.

Ofiste iş yüküm de sorumluluklarım da azalmıştı. Az sorumluluk; az baş ağrısı. Hayriye Hanım’la paylaştığım kutu gibi bir odam, bilgisayarım, Facebook’um, Twitter’im, yanı başımızda çay ocağımız…

Söylediğim gibi… Devam edebilirdim. Devletin de, kalk git artık, dediği yoktu. Hem, emekli olunca, kazandığım paranın ancak yarısını alabilecektim.

Bu haklı gerekçelerle, Rafet’in aklıma sokmaya çalıştığı emeklilik fikrini ciddiye almadım. Ama kafasına bir şeyi takınca onu zapt etmek ne mümkün… Allahın günü karşıma geçti, işyerindeki emir komuta zincirinin “yaratıcılığı” körelttiğini, bir an önce yeteneklerimi ortaya koyacağım “ikinci hayat”ıma başlamam gerektiğini, annesi evde olan çocukların çalışan annelerinkine kıyasla daha mutlu olduğunu, yirmi beş yılını doldurur doldurmaz kendisinin de emekli olacağını, söyleyip durdu. Şu anda yapamadığım ancak emekli olunca yapabileceğim milyonlarca “yararlı” aktivite sayıp döktü.

Bunlara hangi noktadan itibaren inanmaya başladım bilmiyorum ama ayrılıyorum, dediğimde, kocamın bu temayı işlemeye başlamasının üzerinden sadece bir ay geçmişti.

İş yaşantımı sonlandırmadan önce, bitirme tezi olarak bilgisayarımda uzun bir “Emeklilikte Yapılacak İşler” senaryosu yazdım. Senaryoda tipik bir emeklinin yapacağı her şey mevcuttu. Sanat müziği korolarında boy gösterecektim, yabancı dil, resim, fotoğrafçılık ve el sanatları kurslarına gidecektim, hayır kurumlarında gönüllü çalışacaktım, yurtdışı turlara katılacaktım ve yazar olmayı istediğim için düzenli günlük tutacaktım. Boş vaktim kalır da –olur ya- bunalıma girerim diye okunacak kitapları, önem sırasında göre listeleyip senaryodaki işlerimin arasına serpiştirmiştim.

Odamı boşaltmam hayli zor oldu. Farkında olmadan kendime bir paralel evren yaratmışım. Evi lüzumsuz şeylerle doldurdu diye Rafet’e kızıyordum bir de… Öğle arası bitpazarı ziyaretlerimden alıp ofis dolabıma istiflediğim cıncık boncuk, bakır işleri ve biblolarımı, menekşelerimi ve kitaplarımı ancak iki partide eve taşıyabildim. Yer bulmak için onun ıvır zıvırlarının bir bölümünü çöpe atmam gerekti. Delgeçimi ve zımbamı ofis geleneğine uygun olarak Hüseyin Bey’e, sümenimi ve iki adet menekşemi Hayriye Hanım’a, özel yaptırılmış ayakaltı taburemi Necla Hanım’a, ortopedik sırt yastığımı da Sema’ya verdim. Elektrikli cezveme Canan el koydu. Bisküvi, kuruyemiş, kuru kaysı geriye ne kaldıysa onları da odacıya verince tüm safralarımı atmış oldum.

Benden sonra Malzeme Müdürlüğü’nün deposunu boylayacak demirbaş dolma kalemimle yazdığım dilekçeye, fiyakalı bir imza çakıp, İnsan Kaynakları’na elden verdim. Yıllardır yazdığım İlgi: … tarih, … sayılı yazımız. Bilindiği üzere…, dir/dır, …mesi/ması gerekmektedir. … Arz ederiz şeklindeki mektup şablonundan; kırmızı kalemle bu şablonu çiziktirerek terfi etmiş röfleli tavuklardan, henüz tavuk mertebesine erişmemiş hırslı piliçlerden, kronometreyle performans ölçmeye çalışan gerzek insan kaynakları personelinden, kıl payı kaçırdığımda kahrolduğum servis minibüsünden, işe geliş zamanımı salisiyesine kadar gösteren ihbarcı turnikelerden kurtulacaktım. O zamana kadar tükettiğim zaman, elektrik, kâğıt kalem silgi, ataş ve delgeçin; yediğim öğle yemeklerinde kullanılan et, tahıl, sebze, meyve, tuz, yağ ve unun; aklıma gelmeyen daha pek çok masrafın vicdan yükünü de taşımayacaktım bundan böyle… Gitme bizimle kal, diyen olmadı. Doğru karar vermişim.

İşyerimin olduğu binayı terk edip dış kapıdan çıktığımda, daha önce hiç hissetmediğim kadar huzurlu ve hafiftim. Meğer bu hantal binayı sırtımda taşıyormuşum. İyi ki dinlemiştim kocamın sözünü.

Emeklilik günlerim başladı. İkramiyemi alıp bankaya koyunca daha bir keyiflendim. Ancak, “yoğun” programımı uygulamaya geçmeden önce biraz sefa sürmeli, büro sandalyesi formuna girmiş kemiklerimi özgürleştirmeliydim.

Sabahları, Rafet’i işe, çocukları okula gönderdikten sonra, dönüp uzun uzun yatak keyfi yapıyor, TV’de Müge Anlı izleyerek kahvaltı ediyor, evi toparlıyor, menekşelerimle ilgileniyor, bilgisayara girip e-postalarıma bakıyor ve e-gazeteleri okuyordum. Ufak tefek market alışveriş çıkıyordu, yapıyordum. İkindiye doğru parktaki sokak köpeklerine yiyecek götürüyor, sonra da spor yapıyordum. Dönüşteyse, güzel bir duş ve izdivaç programları eşliğinde akşam yemeğini hazırlığı… Dışarıda buluşmalardan pek hoşlanmadığım için, ara sıra bir arkadaşım ziyaretime geliyordu. Gündüz vaktim olmasa da geceleri kitap okuyabiliyordum. Hiç de fena gitmiyordu hayatım.

Bir süre sonra ev halkı, emekli olduğuma göre, yıllardır haftanın aynı günlerinde ve aynı sırayla yedikleri “fiks menü” yerine daha “emek-yoğun” yemekler yemeyi hak ettiklerinden dem vurmaya başladılar. Dışarıdan yorgun argın eve dönen aile fertlerini güler yüzle karşılamalı, akşamları kocamla televizyon karşısına geçip onun seçtiği filmleri izlemeliydim.

Böyle bir iki derken, beş ay geçtiğinde, değil sıkıntıdan bunalıma düşmek, senaryomu bile hatırlayamaz olmuştum. Çocuklar eskisinden daha dağınıktılar. Okuldan geldiklerinde onları karşılayan güler yüzlü annelerinin yüzüne bakmadan, çantalarını vestiyere fırlattıkları gibi odalarına geçmeye; Oktay Usta tarifi yemeklerime eskisi gibi burun kıvırmaya başlamışlardı. Evde halinden memnun olan tek kişi Rafet’ti. Sabahları evden çıkarken, akşam menüde hangi etli yemeği istediğin söylüyor, mutlu mesut işine gidiyor ve dönüyordu. Rahatı yerindeydi, armut göbeği, bal kabağına dönüşmüştü.

Yanı başımda, MR cihazı gibi çeşitli tonlardan horladığı bir gecenin sabahı, içimde kabaran isyan duygusuyla fırladım yataktan. Bu rutin beni tamamen teslim almadan silkinmeli senaryomu hayata geçirmeliydim.

Yapmayı planladığım işler için “mobil” olmalıydım her şeyden önce… Yani bir otomobil ve bir cep telefonum olmalıydı. Rafet, çekmecelerdeki eski telefonların çağdaş bir kadının ihtiyacını karşılamayacağını öne sürerek, kullandığı telefonu bana verdi. Kendine de 4G lisini aldı. Üzerinden yirmi yıl geçmiş ve nerede kaybettiğimi hatırlamadığım ehliyetimi yeniledim. Emekli ikramiyemin bir bölümüyle rahat kullanabileceğim, küçük, illa ki otomatik vites, mütevazı bir otomobil almaya gelmişti sıra…

Rafet, beynimin çalışma şeklinin şoförlüğe uygun olmadığımı söyleyerek otomobil kullanmama karşı çıkmıştı hep. Bu kez, nasıl olduysa şaşılacak bir şevkle işe koyuldu. Otomobil bakmak için o çok kıymetli yıllık izninden on gününü kullanmaya razı oldu. Birlikte galerileri gezmeye başladık. Başladık değil de başladı, demek sanırım daha doğru. Çünkü bir süre sonra fark ettim ki, ben onun yanında galeri galeri sürüklenen ve o satıcılarla konuşurken, can havliyle, otomatik vites miymiş, diyen tek replikli bir figüranım. Baktığımız her otomobilin direksiyonuna geçiyor, kumanda ekranını uzun uzun inceliyor, şoför koltuğunda sağa sola yayılıp poposu sığıyor mu diye deniyor, ileri geri kayıp pedal mesafesi bacak boyuna uygun mu diye ölçüyor, iç genişliğini, tavan yüksekliğini kontrol ediyor ve çoğunun içinden, küçük bu, diye dudak bükerek çıkıyordu. Sonunda pes ettim, “araba, küçük olsun benim olsun” fikrini rafa kaldırmak zorunda kaldım.

Bir taraftan da internet ve telefondan araştırmalarına devam ediyor; soruları sıralıyordu hattakine;

Sun-rooflu mu? Camlar otomatik mi? Koltuklar deri mi?

Aldığı olumlu cevaplardan heyecanlanıyordu;

Kaç hava yastığı var? Yağmur, park sensorları var mı? Kaç motor demiştiniz?

Bense araya girip, otomatik vites miymiş, şeklindeki bilindik repliğimi hatırlatıyordum.

Tam otomatik mi yoksa triptronik mi, diyordu o zaman.

Easytronik beyefendi.

Ama bu arabayı bayan kullanacak. Kaydırmasın sonra.

Artık bunalan satıcı, yokuşta ayağını frenden kaldırıp basana kadar ne kadar zaman geçecek ki, en çok bir iki saniye, diyor, Rafet ise; tam otomatik olsa olurdu da bu easytronik işi biraz problem. Neyse bir düşünelim, diye olayı bitiriyordu.

Tam otomatik, bulduğumuzda da, bu araba yokuşta bayılır, motor gücü düşük, diye itiraz ediyordu.

Yıllık izni bittikten sonra sadece hafta sonları galeri gezebildik ama aradan üç ay gibi uzun bir zaman geçtiği halde otomobil bulamamıştık. Gide gele satıcılarla da akraba olmuştuk. Muhabbetimiz o boyutlardaydı ki, satıcılar fütursuzca benim şahsımda kadın milletini “ti”ye almaya başlamışlardı. Sohbetlerimizden birinde bir satıcının eşinin, yeni aldığı otomobili park ettiği yerde unutup eve dolmuşla döndüğünü; ertesi sabah onu garajda bulamayınca, çalındı diye polisi aradığını da öğrenmiş olduk. Hikâye bitince kocam ve satıcı bana dönüp gözlerinden yaşlar gelene kadar güldüler. Hiç üstüme alınmamaya çalıştım ama sabrım taşıyordu.

Otomobil işinden anlamadığımı kabul etsem de kocamın şu ana kadarki davranışlarından çıkardığım sonuç; bana uygun otomobilin vitesinin hiç de önemli olmadığı idi. Geniş iç hacmi, güçlü ama sessiz bir motoru, deri koltukları, sürücüyle sohbet eden bilgisayarı, Geleceğe Dönüş Filmi’nin DeLorean’ı gibi kanatları olmalı; dağ bayır uçarcasına gitmeliydi.

Sürekli ikaz etmeme rağmen, kocam otomatik vites konusunu es geçiyor ve satıcılara; ama bu arabayı bayan kullanacak, diyordu

Bir gün, bir satıcının bana; bu zaten bayan otomobili hanımefendi, bunda da zorlanacaksanız siz hiç otomobil kullanmayın, demesi ve ona bunları söyleme cesareti veren kocamın dudağında beliren sinir bozucu ifade, kafamın tasını attırdı. Satıcıyı, ardından da Rafet’i bir güzel azarlayıp içimi soğuttuktan sonra galeri sahnelerindeki konuk oyuculuğuma son noktayı koydum.

Beni boşuna oyaladığı ve kandırmaya çalıştığı için ona daha çok kızmam gerekirdi ama yapmadım. Aylarca benim istediğimi yapıyormuş hissi vererek kendi hedefi için uğraşmaktaki maharetini takdir bile ettim. İnsan bir şeyi yürekten istemeliydi ve sanırım ben bu otomobili yürekten istemiyordum. Yürümeyi seviyordum. İstediğim yerlere yürüyerek, otobüs ya da metroyla gidemez miydim? Böylece spor da yapmış olurdum. Acemi acemi kaza yapma riskini, trafik polisiyle, tamiratla uğraşmayı, hele hele de can kaybına neden olma ihtimalini ne diye göze alacaktım?

Otomobil almaktan vazgeçmiştim ama yanı başımda uyuyan dev uyanmış; uzun süredir hayalini kurduğu otomobil için ufuklara yelken açmıştı. Ben aradan çekilince o, arama tarama faaliyetlerini daha bir şevkle ve hedefine ulaşıncaya kadar sürdürdü. Sonunda, evdeki otomobili yok pahasına sattı, son model bir cipi getirip garaja çekti. Bu dev, ikramiyemin yarısını yuttu.

Bana, emeklilik yaşantıma anlam kazandırma çabalarıma geri dönmek kalmıştı. “Emeklilikte Yapılacak Şeyler” senaryosunu yeniden gözden geçirmeye başladım.

Listeye bakınca, o zamanlar yapmayı planladığım aktiviteleri hangi akla hizmet yazdığıma akıl sır erdiremedim. Sadece, Düzenli olarak günlük tutmak, aktivitesi makul göründü gözüme. Çocuklarıma hatıra bir roman yazıp bırakma hayalimle de uyumluydu.

Bilgisayarı önüme çektim, yeni bir ‘folder’ açtım büyük harflerle “SERPİL’in GÜNLÜĞÜ” yazdım ve her gün yaptıklarımı özenle kaydetmeye başladım.

Aradan epeyce bir zaman geçti. Bir gün dönüp okuyacağım tuttu yazdıklarımı ve o saniye, günlük tutma aktiviteme de son verdim.

Hemen hemen her sayfasında;

Sabah kalktım, kahvaltımı yaptım, evi harmana dönmüş yine; toparladım. Rafet ne işe yaradığını bilmediğim bir alet daha almış, evde koyacak yer kalmadı. Menekşelerimle ilgilendim. E-gazeteleri okudum, sinirim bozuldu. Televizyonu her açışımda aynı kişiyi görmekten hafakanlar bastı. Koştur koştur marketten domates, maydanoz, pırasa (diğer günlerde fasulye, patlıcan, kabak… şeklinde değişebiliyor), mandalina (portakal, elma, kivi… şeklinde değişebiliyor) aldım, her şey ateş pahası. Parktaki köpeklere yiyecek götürdüm, koşu yaptım. İzdivaç programını izledim. Akşam yemeğini hazırlarken, otuz küsur yıldır yemek pişirdiğimi ayrımsadım, sinirim bozuldu. Ferda ziyaretime geldi, her zamanki gibi elimi ayağımı birbirine dolaştırdı. Rafet’le bu akşam … filmini seyrettik, …. yı okurken uyuyakalmışım…, yazan bir günlükten roman malzemesi çıkar mıydı sizce?

Like what you read? Give Ayla Uçar Şenel a round of applause.

From a quick cheer to a standing ovation, clap to show how much you enjoyed this story.