Bir Gazeteciyi Öldürmek

24.10.2018

Bir kaç haftadır hep beraber ana gündem maddesi olarak Kaşıkçı’nın öldürülmesini konuşuyoruz. Büyük bir şaşkınlıkla hatta dehşete düşerek izliyoruz neler olup bittiğini. Bugünden anlaşıldığı kadarı ile Suudi krallığı tüm dünyada kendisine muhalif seslere bir nevi gövde gösterisi yaparak, muhalif gazeteciyi, kendisi ile karşı cephelerde yer alan bir devletin sınırları içinde öldürdü. Bir çok açıdan aslında mesaj açıktı, taa ki dünya çapında bir istihbarat operasyonu skandalına dönüşene kadar.

Bugün iktidardan gelen açıklamalarla net bir biçimde öğreniyoruz ki; önceden planlanan ve büyükçe sayılacak bir tim tarafından yapılmış bir operasyon Kaşıkçı cinayeti. Sürece ait pek çok ayrıntı çeşitli ulusal ve küresel medya organlarında paylaşıldığı için buraya ayrıntısını yazmayacağım. Zaten çoğumuzun gözüne sokulur derecede haber yapılıyor bütün ayrıntılar. Ben bu yazımda işin bir kaç farklı yönüne odaklanarak, hep beraber düşünmek ve sorulamak istiyorum.

Öncelikle küresel anlamda 2001 yılında NewYork’a yapılan 11 Eylül El-Kaide saldırılarından beri yeni bir dünya düzeni kurma çabası olduğunu göz önünde bulundurarak başlayalım. Bin Ladin’in de 90’ların ortalarına kadar Suudi vatandaşı olduğunu, fakat sonrasında vatandaşlıktan çıkarıldığını hatırlatalım. Hatta bir adım daha geriye giderek 1900’lerde Osmanlı’dan ayrılma sürecinde Suudi Arabistan’ın İngiltere ile olan ittifakını ve 1930’larda topraklarında petrol bulunması ile değişen kaderini de hatırlayalım. II. Dünya Savaşı’ndan ve İsrail devletinin bölgede kurulmasından sonra Orta Doğu’nun savaş alanı olmaktan neredeyse hiç kurtulamadığını da göz önünde bulundurunca, bu yeni kurulmaya çalışılan dünya düzeninde de Orta Doğu’nun bir yap-boz tahtasına dönmesine neredeyse hiç şaşırmıyor insan, değil mi?

11 Eylül saldırılarına Amerika tarafından verilen ilk tepki Irak’a saldırmak olmuştu fakat, ardından ortaya atılan Arap Baharı denemesi ile Büyük Orta Doğu projesinden etkilenmeyen devlet neredeyse kalmadı. Son halkanın Suriye üzerinde oynandığına da hepimiz bir çok açıdan şahit oluyoruz.

Küresel anlamda düşünürsek; yeniden büyük oyuncular arasında yerini almaya çalışan bir Rusya, Trump gibi parayı ve finansal çevreleri oldukça iyi tanıyan (burada kısacık bir bilgi okudum paylaşayım; Trump’ın son süper lüks yatını, öldürülen Kaşıkçı’nın amcası Adnan Kaşıkçı’dan aldığı söyleniyor. Kendisi aynı zamanda Prenses Diana ile beraber ölen Dodi El Fayed’in de amcası) ancak tam bir siyaset cahilliği ile yönetilen bir Amerika, büyük oyunculara kafa tutarak son yirmi yılda dünya ekonomisini kökünden değiştiren bir de Çin var.

Bölgesel açıdan değerlendirirsek Orta Doğu’da sular çok bulanık. Çok büyük miktarlarda parayı elinde tutan ve bunu da sık sık dünyadaki çeşitli güçlerle paylaşan, dini açıdan en önemli iki şehri sınırlarında bulundurması sebebi ile bölgesel liderliği kendi hakkı gören bir Suudi Arabistan var. Birleşik Arap Emirlikleri’ni de bir anlamda kendi arka bahçesi olarak gördüğünü söylersek yanlış olmaz herhalde. Yemen’de sene başında yaşanan çatışmaları da benzer bir perspektiften görebiliriz. Ki bu noktada Kaşıkçı’yı öldüren Suudi yönetiminin mayıs ayı başlarında Lübnan Başbakanı Hariri’yi de alıkoyduğunu hatırlamakta fayda var. Elbette Katar’ın bölgedeki rolü de önemli, kişi başına düşen milli gelir ile dünyanın en zengin ülkesi olmasına karşın politik gücü oldukça kısıtlı bir devletten söz ediyoruz. O da kendisine oyunda bir yer arıyor diyebiliriz sanırım. Diğer bir tarafta askeri açıdan oldukça güçlü ama bir çok açıdan yalnız bir İsrail var. Bununla beraber İran da bölgedeki önemli bir güç olmakla beraber, Obama ile gelen uluslararası sisteme entegrasyon, Trump döneminde ne yazık ki çökertildi. Dolayısıyla Rusya’ya yakınlaşan bir duruş var. Elbette bir de Türkiye var ki; iktidarın “Orta Doğu Liderliği” hayalini hepimiz zaten biliyoruz sanırım. Fakat Türkiye’nin son yıllarda hem giderek diktatöryelleşen iç politikası, hem de komşularla sıfır sorundan, her yerde soruna döndüğü stratejisinden ve benzeri diğer sebeplerden ciddi itibar kaybına uğradığı da bir gerçek. Üzerine binen ekonomik kriz de artık iyice zayıfladığının ve liderlik hayalinin uçup gittiğini gösteriyor dersek yanlış olmaz sanırım. Eh hal böyleyken, Esad’ın Suriye’si de ne yazık ki oynanan satrancın, çok parçaya bölünmüş tahtası gibi görünüyor.

Suriye savaşında yaşananları da tarihsel açıdan değerlendirirsek çoklu oyuncu, çoklu çıkarlar ve sürekli değişen taraflar olduğunu söyleyebiliriz; ancak Türkiye ve Suudi Arabistan nereden bakarsanız bakın sürekli karşı karşıya geliyorlar. Türkiye’nin Katar’a yaklaşması ve onun yanında yer alması da bu duruşun tepe noktası oldu diyebiliriz.

Şimdi Kaşıkçı cinayetini bütün bu ilişkiler perspektifinden değerlendirmeden önce son bir noktayı daha hatırlatalım. Biz teröre hiç yabancı olmayan bir coğrafyada yaşıyoruz. Patlayan bombalara, kendisini patladan insanlara alışığız ancak alışık olmadığımız saldırı biçimlerinden bir tanesini 1 Ocak 2017 gecesi yaşadık. İstanbul’un en ünlü gece kulüplerinden biri profesyonel saldırganlarca defalarca ateş edilerek tarandı ve bir çok insan hayatını kaybetti ama bu saldırıdan kurtulanlardan birisi de ilginçtir, Hasan Kaşıkçı. O da Adnan Kaşık’nın yeğeni.

Yeniden başa dönüp bu cinayet komplosuna gelirsek, neden Suudi Arabistan böyle bir yola başvurdu sorusu kaçınılmaz olarak karşımıza çıkıyor. Dünyada istihbarat örgütlerinin binbir çeşit operasyona imza attığını biliyoruz, bazen alenen bazen hiç birimiz duymadan. Zaten düşününce işlerinin bir parçası da bu; ancak bence burada işin başka bir yüzü olduğunu kabul etmek gerekiyor. Yani sızdırılan bilgilere bakarsanız, bu cinayet her açısı ile planlanmış. Ayrı uçaklar, ayrı oteller, ayrı rezervasyonlar, ayrı arabalar hatta konsolosluktan Kaşıkçı’nın kıyafetleri ile çıkan benzer görünümlü kişiye kadar. Fakat hala emin olamıyorum; yakalanmayacağının kibiri mi, istihbarat acemiliği mi yoksa ceplerindeki paraya olan güven mi Suudileri bu noktaya getiren?

İşin bir diğer yanı da uluslararası camiadan gelen tepkiler elbette. En çok Merkel’in tepkisine bayıldım naçizane; bu durumda Suudilere artık silah satamazlarmış. Ya ne sanıyordunuz; koca koca diktatörler o sattığınız silahlarla evcilik mi oynayacaklardı?

Trump deseniz zaten gözleri dolar dolar bakan bir adam, silah satmaktan vazgeçmem ama bedelini öderler dedi. Yani görüyorsunuz ya; bu dehşet verici cinayete biçilen bedel de tamamen duygusal!

Son olarak Türkiye’nin pozisyonuna da bakalım. Efendim, bu süreci çok başarılı yönettiğimiz, Suudileri elde edilen deliller ve onların doğru zamanda kullanımı ile bu siyasi cinayeti kabul etmek zorunda bırakarak, köşeye sıkıştırdığımızı söylüyor işin uzmanları. Tabi uzmanlık var, uzmanlık var ama sormadan edemeyeceğim; bir devletin başka bir devlete karşı, bir cinayeti koz olarak kullandığını anlıyorsunuz değil mi? Hunharca öldürülen bir gazeteciye değer vermek olmadığını, sadece durumdan faydalanıldığını! Brunson politikasından çok da farklı olmadığını görüyorsunuz değil mi? Meselenin kötü kalpli bir diktatörün ve onun prenslerinin karşısında durmak olmadığını, olayın bir prensip meselesi falan olmadığını siz de görüyorsunuz değil mi?

Hrant Dink’in katilleri hala bulunamamışken, Can Dündar’ı hem de bir adliye sarayı önünde öldürmeye çalışan kişiyi neredeyse hiç cezalandırmamışken, Uğur Mumcu’nun, Abdi İpekçi’nin, Musa Anter’in, Ahmet Taner Kışlalı’nın ve diğer bir çok gazeteci/muhalifin kanları bugün hala yerdeyken, siz de bu ülkenin başarılı olduğuna mı inanıyorsunuz? Yapmayın. Rica ederim!

Guardian gazetesinin Instagram hesabında yayınlanan şu fotoğrafa bakın. Babasının muhtemel katili ile el sıkışmak zorunda bırakılan genç adamın, Cemal Kaşıkçı’nın oğlunun acısını görüyor musunuz?

Bütün bu cinayet ve azmettiricileri ne zaman bu fotoğraf karesi üzerinden değerlendirilir, işte ancak o zaman biraz insana benzer, başarıdan konuşmaya başlarız…

www.karetekerlek.com