Kazanmış Gibi Kaybetmek

03.09.2018

Efendim bana çok kısacık gibi gelen bir nefes alma arasından sonra KareTekerlek çarşamba yazılarına kaldığı yerden devam ediyor. Tabi ara dediğime bakmayın, bu ülkede birazcık siyaset takip eden kimsenin huzurla, kızgın kumlardan derin sulara tatil yapması mümkün değil. O yüzden de bekleneceği üzere ben tatilin kenarına sıkışmış, taze nefes alıp, akıl dinlendirmek isterken ilk önce döviz krizi başladı. Bir kere denize girip çıkıyorsun dolar hooop 4,5 lira, bir daha girdin 5,5 lira, o arada tuzlu kalmayayım duş alayım dediysen şakkkk 6,5 lira. Görüyorsunuz ya kumlar gerçekten çok kızgın, sular da öylesine derin.

Sonra diyelim ertesi gün kalktınız, akşam içtiğiniz %40’lık devalüasyondan hala kafanız güzel, birileri çıkıp rahip krizi diye bir şeyler anlatıyor. Bizim ülkemizde yargı bağımsızmış o yüzden yargıya saygı duyup onların kararını beklememiz gerekirmiş diyor bir başkası, siz de istemsiz akşamdan kalmalıktan yanlış anlıyorum herhalde diyorsunuz. Bağımsız yargı, vah benim canım ülkem. Zaten kumsala inmeye de ödünüz patlıyor, mazallah sıcak gelir denize girmeye kalkarsınız döviz falan. Aman diyeyim.

Ee bari boş durmayayım okuyayım bu arada diyorsunuz, ülkenin en köklü, son yılların güvenilir son gazetelerinden birinde yaşanan taht kavgalarını okumak düşüyor payınıza. Neresinden tutarsanız kokuşmuş bir yönetim hırsı, sadece bu kurumun kökünü çürütmüyor; zaten ülkede küflenmiş kurtlanmış bir meslek dalı adına “bir gün düzelir belki” umudunu da çürütüyor.

Bütün bunları deniz, kumsal, güneş, biraz taze nefes mantrası ile verdiğim arada yaşarken, akşam üzeri güneşinde uzandığım şezlongda düşünmeden edemiyorum; yenilmediğimiz bir alan var mı? Kırılmamış bir dalımız? Çocukları görüyorum sahilde oynayan, büyüklerden tek farkları bağırıp çağırıp konuşurken ya da oynarken en azından yüzleri gülüyor. Yoksa bağırıp çağırma/ oynama konuşma konusunda boyları uzun muadillerinden pek de bir farkları yok. Biri dondurma diye ağlarken, öbürü soğuk birasına yazılan fahiş fiyata söyleniyor.

O arada aklıma takılıyor, hele bir de atlattığımız son seçimleri düşündükçe; bu kadar mutsuz insanın olduğu bir ülkede, iktidar nasıl oluyor da bu kadar rahat her seçimi kazanıp, her krizi kendi adına fırsata dönüştürüyor?

İnsan okudukça, öğrendikçe aslında ne kadar çok şey bilmediğini ve şu koca dünyada aslında ne kadar küçük bir rolü olduğunu daha çok fark edermiş. Eh bir de elimdeki kitaba bakıyorum, bahsettiğim sırada elimde Yuval Noah Harari’nin Homo Deus’u var, varın siz hesap edin önemsizlik kısmını. Adam gelecek diyor, ölümsüzlük diyor. Ben hala iktidar, para, gazetecilik, eğitim kısmına takılmışım.

Neyse efendim o arada kafama bir elma düşmedi ama aklıma bir fikir geldi. Bu her koşulda bağlılık duygusu hatta cebinden, özgürlüğünden, huzurundan kaybederken bile bağlı olma duygusu acaba kazanma hissi ile açıklanabilir mi? Hani hepimiz filmlerden falan biliriz bir örneğini, kumar bağımlısı bir adam oyunun başına oturur, ilk bir kaç el kazanır ancak daha sonra kaybetmeye başlar, son sahnelere doğru artık kaybedecek hiçbir şeyi kalmamıştır ama masadan kalkamaz. Bu sefer de borç alıp onları kaybetmeye başlar. Elbette arada bir yem misali 3–5 kuruş kazanır, kaybettiği milyonların yanında. Kazandığı sahnelerde gülümseyen bir yüz görürken, kaybederken ki hali hırs doludur. Bir daha, bir daha… Elbette bu hikayenin sonu hiç bir zaman iyi bitmeyecektir. Fakat merak ediyorum kumarın bir bağımlılık olmasından öte, acaba asıl bağımlılık duyulan şey, kazanma hissi olabilir mi? O hisse öyle bir hırsla tutulup, dünyaları kaybederken bile bir zamanlar kazandığı anı yaşıyor olabilir mi bu insanlar?

Neyse konudan sapmadan aslında şunu söylemek istiyorum; belki de Cumhuriyet tarihi boyunca gerek eğitimsizliği, gerek yoksulluğu, gerek televizyonlarda gördüğü hayatın kendi hayatına olan uzaklığını gören, entellektüel açıdan (doğruya doğru) sık sık aşağılanan, belki ömrü boyunca köyün kabadayısına yenik düşmüş, muhtarı altında ezilmiş, kış gelince yolları kardan kapanmış, hasta olursan ölürsün gerçeğiyle yaşamış, şehir hayatına hep özense de gittiğinde bile bir parçası olamamış ve sonuçta hep başkalaşmış, dışarda kalmış hisseden bu kalabalıkların; 2002’den bu yana belki de hayatlarında ilk defa tamamen hissettikleri kazanma duygusuna olan bağımlılık yüzünden olabilir mi bu iktidara olan bağlılık?

Gerçekten kimin kazandığı ayrı bir yazı konusu olsun ama hissettirilen kazanma duygusu bence su götürmez. Önünde düğmesini iliklediği, kendisini iyileştireceğini bildiği doktora gösterilen saygıdan kalanlara baksanız yeter, şişen egoları anlamak için.

Bir düşünsenize biz, yani biraz okuyup yazan, araştıran, rantın ne olduğunu ayırd edebilen, sırf kendi cebini doldurma amacının ahlaksızlığını anlayan, hak ve özgürlük denen şeyin herkes için varsa gerçekten var yoksa kimse için mümkün olmadığını anlayan biz ise çok yıllardır sadece yenik hissediyoruz. Kaybettiği her seçimden sonra çıkıp biz aslında bu seçimin kazananıyız diyen muhalefet liderleri ile çok çok daha yenik hissediyoruz. Biri çıkıp biraz umut yaratır gibi olsa onun ayağına çelme takanları gördükçe daha da yenik hissediyoruz. Umut vadediciler ise sonunda çıkıp çelme takanlara yumruk atmaya çalışınca yenilgimizin de ar damarı çatlıyor.

Bizden hiç bir şey olmaz, lanet olsun diyoruz. Haksız mıyız? Asla. Ben zaten yenik hissederken bir de düştüğüm yerde tekme atıyorsan, doğrusu ne senden ne benden bir şey olur. En azından “entellektüel” hislerim böyle söylüyor.

Peki aramızda hiç mi yaşadığı yönetim altında kazandığını hisseden yok? Bence var. Örneğin Seferihisarlılara sorun ya da Eskişehirlilere. Onlar da yetmez ise Ovacık Belediyesi sakinlerine sorun derim. O zaman tatminkâr bir cevap bulacağınıza eminim.

İşte efendim benim kısa tatilimden çıkardığım budur; kazanma/kaybetme hissiyatının paradoksunu çözecek bir muhalefet ancak bir şeyleri değiştirmeye aday olabilir, yoksa gerisi tamamen “ararın 155’i” kibirinden ibaret kalmaya mahkum olacak…

www.karetekerlek.com