KROŞE (3)

KISACA, GENEL HATLARIYLA “HAYAT VE İNSAN” ÜZERİNE

Günlük yaşamda, sizi ilgilendiren ya da ilgilendirmeyen birbirinden farklı pek çok olay ile karşılaşabiliyorsunuz. Etrafınız kendine has sıkıntılarından; siyasetten, futboldan, hak-hukuktan, ahlaktan, aşk acısından, geçim derdinden, hastalıktan vs. dem vuran insanlarla dolu. Değişik insanlarla, farklı ortamlarda; bir o kadar farklı konularda muhattap olmak zorunda kalabiliyorsunuz. Eğer bu konular üzerinde bir çeşit yaklaşım ortaklığı kurabilirseniz ne ala! Hayata bakışınız, insanı ele alış biçiminiz ve algı/anlam dünyanızda kurabildiğiniz ortaklıklar, şüphesiz gündelik hayatı çekilebilir kılmakta ve insan ilişkilerinizin sürdürülebilirliğini kolaylaştırmakta. Aksi durumu sıklıkla yaşadığımdan ötürü böyle bir konu üstüne, yani kendi algı alanıma ve bilişsel dünyama dair küçük bir çerçeve çizme kararı aldım.

-YÖNTEM-

İnsanlar, kendilerini fikirsel olarak konumlandırırlarken, insanı ve hayatı ele alırlarken farklı yöntemler kullanıyorlar. Tanımlarını ideolojilere, dinlere, bilime, felsefeye, sanata vs. başvurarak ve bunlardan kendilerine bir aidiyet hissiyatı çıkartarak ortaya döküyorlar.

Ben bazı felsefe akımlarına ve kimi ideolojik yorumlara saygı duymama rağmen seçim hakkımı bilimsel düşünceden yana kullanıyorum. Hayatı ve insanı ele alırken kullandığım yöntem bilimsel/eleştirel düşüncedir.

-NEDEN BİLİMSEL DÜŞÜNCE ?-

Mevcudun doğasını anlamada en gerçekçi yaklaşım olduğu kanaatindeyim. Bilimsel düşüncenin herkes tarafından SORGULANABİLMEsi, her otoriteyi SORGULAYABİLMEsi, düşüncenin sağlamlaşma sürecinde her zaman YANLIŞLANABİLME İHTİMALİni ve imkanını barındırması, DOGMAdan ve her şeyin bilgisine hakim olma iddiasından arınmış olması, tüm bunlardan öte, ele alınan düşüncenin herkes tarafından aynı usulle/yolla/teknikle/yöntemle ele alınması, yani oyunun kurallarının herkes için aynı olması (İddianın/düşüncenin gözlemi, testi/kontrolü deneyi, ispatı vs…) eşyanın tabiatını anlamada bilimsel düşünceyi en realist yöntem kılıyor.

Dolayısıyla, bilim camiasının kahir ekseriyeti, tüm bilim kadınları/adamları yukarıda bahsettiğim tabiata ve yönteme sahip çıkarak; günlük hayatında türlü sebeplerden ötürü bilim pratiğini uygulayamayan bizim gibi sokaktaki vatandaşa gerçeği anlamada öncülük ediyorlar. Sayelerinde GERÇEK’i anlamanın yanı sıra, her geçen gün hayatımıza kolaylık getiren, doğaya ve topluma direkt olarak etki eden pek çok yenilikle tanışıyoruz ve tanışmaya devam edeceğiz.

-HER ŞEYİN HİKAYESİ…-

Peki bilim ne anlatıyor? (Yanlışlarım, eksiklerim olabilir.)

Kısaca;

Yaklaşık 13.8 milyar yıl önce, çok küçük, çok sıcak, çok yoğun bir tekillik, saf bir enerji, bir nokta birdenbire olağanca hızıyla patlamaya, daha doğru ifadeyle genişlemeye başladı. Genişledikçe içi soğudu ve enerjinin maddeye dönüşümü süreci başladı. Kuvvetli çekim etkisi maddeyi sıkıştırıp yüksek yoğunluklara çıkararak yıldızları ortaya çıkardı ve yıldızların yoğunlukları/sıkışmışlıkları ile gerçekleşen füzyon reaksiyonları (Çekirdek kaynaşmaları) atom türlerini zenginleştirerek genişleyen tekilliğe dağıttı.

Maddedeki bu değişim, çok uzun süreçler içerisinde, patlamanın tabiatından ötürü geçerli deterministik/belirlenmiş fizik yasalarının etkisi ile tüm gök cisimlerini, galaksileri ve yıldız sistemlerini oluşturdu. Yıldızlardan ve etkisi altındaki gezegenlerden oluşan güneş sistemleri, yüz milyarlarca güneş sisteminden oluşan galaksiler ve en nihayetinde gözlemlenebilir evrende seyir halindeki yüz milyarlarca galaksi, evren tablosunda yerini aldı.

4,5 milyar yıla yakın bir zaman önce ise, yüz milyarlarca galaksiden biri olan Samanyolu Galaksisi’ndeki yüz milyarlarca yıldız sisteminden, bizim Güneş Sistemi adını verdiğimiz birinde üzerinde yaşadığımız gezegen Dünya doğdu.

-CANLILIK YA DA CANSIZLIK-

Bugün; olaya bizlerin kategorizasyonundan, duygusal ya da felsefik yaklaşımlarımızdan değil, bilimin nesnel gözleri ile kozmozun o geniş çerçevesinden bakıldığında, canlılığın ve cansızlığın, yalnızca maddenin farklı kimyasal evrime tabi olmuş iki farklı formdan ibaret olduğu açık.

Canlılığın nasıl başladığına dair çeşitli yaklaşımlar var. Bu konuda edindiğim izlenim, bilim dünyasında Evrim Teorisi’nin geçerli olduğu konusundaki görüş birliği kadar, canlılığın başlangıcı konusunda bir netlik yok. ABİYOGENEZ; yani cansızlıktan canlılığa geçişin görece tutarlı ve tutulan yaklaşım olduğu söylenebilir.

ABİYOGENEZ’i kısaca tahlil etmek gerekirse; canlılık ortaya çıkmadan önce organik, yani KARBON bazlı moleküllerin uzayda ve dünyada (Uzaydan gelerek ya da inorganik maddelerden dönüşerek) mevcut olduğu biliniyor. Evrimsel mantık üzere, ilk canlılığı ortaya çıkaracak ilk yapıların basit yapılarda olması gerekir.

Gelişmiş yapılarda, hücreler birbirlerinden ve çevreden YAĞ KATMANLARIyla ayılırlar. Bunlar adeta koruyucu birer bariyerdir. Molekülleri yüzeylerinde hareket ettirebilmek için PROTEİNlere ihtiyaç duyarlar. Fakat belirtildiği gibi, bunlar karmaşık yapılar için geçerlidir.

Canlılık ortaya çıkmadan önce, basit yapılı yağ asitleri dünyadaki ortamda mevcuttur. Yağ asitleri, çeşitli asidik-bazik (pH) değerlerinde kendiliğinden kararlı kabarcıklar oluştururlar ve bu kabarcıklar GEÇİRGEN yapıdadır, organik molekülleri geçirirler. Termodinamik yasaları gereği, kabarcıklar serbest yağ asitleriyle karşılaşınca, onları içine alır, kabarcıklar büyür ve boru şeklinde dallanır. Yüzey alanı hacimden fazla büyür. Bu dallanmış yapılar, gayet fiziksel ve mekanik etkilerle (Dalgalar, akıntılar) kolaylıkla bölünür, fakat bölünme sırasında kabarcık içerisinde daha önce hapsedilmiş yağ asitleri korunur.

Modern NÜKLEOTİTler (Genetik materyali oluşturan yapılar) son derece kararlıdırlar ve kopyalanmak için karmaşık proteinlere ihtiyaç duyarlar. Canlılığın ortaya çıkabilmesi için, öncesi ortamda bulunan çeşitli nükleotitlerin POLİMERleşmesi gereklidir ve yapılan gözlemler bazı nükleotitlerin tiplerinin kendiliğinden polimerleşme eğilimi olduğunu göstermiştir. Monomerler (Tek sıra dizilmiş zincir yapılar olarak betimlenebilir.) tek başına bulunan yapılarla hidrojen bağlı baz çift oluştururlar. Kimya kanunları gereği, çözelti içerisinde polimerleşebilir, hali hazırda bulunan yapılara eklenebilirler.

-CANLILIĞA DOĞRU-

Yağ asidi kabarcıkları polimerleri değil, fakat monomer yapıdaki nükleotidleri geçirirler. Polimerleşme süreci kabarcığın içinde gerçekleşir ve hapsolur. Okyanusların sıcak bölgelerinde, volkanik faaliyetlere yakın derinliklerde, hidrotermal akıntılarda vs. (Kabarcığın kararlılığı adına sıcaklık önemli!) yüksek sıcaklık, kabarcıktaki polimer yapıyı ayrıştırı ve zar (MEMBRAN) monomerlerin geçişlerine elverişli hale gelir. Sıcaklık düştüğünde monomerler tekrar polimerleşir ve bu olay bir döngü halinde devam eder.

Kabarcık içindeki polimer, kendisini çevreleyen iyonlardan ötürü kabarcık içindeki osmotik basıncı artırır ve zar esner. Termodinamiğin kanunlarına göre, daha yoğun polimer içeren kabarcık, daha az polimer içeren kabarcıktan yağları çalar ve genişler. Doğadaki REKABETin başlangıcı burasıdır. İçinde polimer bulunan bu kabarcıklardan daha çabuk kopyalanabilenleri daha hızlı büyür ve daha hızlı bölünürler (Daha önce bahsedilen, kabarcığın genişleyerek boru şekli alması, DALLANMAsı ve mekanik etkilerle BÖLÜNMEsi, polimerlerin korunumu). Bir süre sonra ortamda yavaş kopyalananlardan daha fazla bulunurlar.

Bütün bu sürecin sonunda oluşan ilkel yapılar (GENOM benzeri yapılar) genetik bilgi içermiyorlardı. Polimer kopyalanmasını daha çok nicelikte ve kolaylıkta gerçekleştirebilecek, hızlı şekilde artıracak, kopyalanmayı engelleyebilecek yapıların oluşmasına izin vermeyecek her MUTASYON saklanabildi, çünkü onların VARLIKLARINI DEVAM ETTİRMELERİ, ortamda BASKIN olmaları diğerlerine göre daha kolaydı.

Bu mutasyonlar aynı zamanda ENZİMATİK aktivite gösteren ikincil yapılar oluşturdu. İlkel nükleotitler, hem bilgi depolayabiliyor hem enzim görevi görebiliyorlardı. Bu ilkel enzimler kopyalanmayı artırıyor, sıcak akıntılardaki yüksek enerjili molekülleri kullanarak monomerleri yeniden aktif hale getirebiliyor, çevredeki diğer moleküllerden yağ sentezleyebiliyorlardı. Yağları, zarı terk edemeyeceği biçimde düzenleyebiliyorlardı.

Termodinamiğin, mekanik kuvvetlerin, FİZİK’in, FİZİKOKİMYA’nın, KİMYA’nın ve BİYOKİMYA’nın kuralları dahilinde, tamamen doğal süreçler sonucunda, KENDİLİĞİNDEN OLUŞABİLEN, beslenebilen, büyüyen, kopyalanabilen, BİLGİ içeren ve EVRİM geçirebilen bu yapılar yaklaşık 3,5 milyar yıl önce böylece ortaya çıkabildi.

VURGULANMASI gereken nokta şu; Abiyogenez, yahut herhangi bir bilimsel yaklaşım ele alındığında, olayların tesadüf ve zincirleme bir nedenselliğin ortaklaşması üzerine ortaya çıktığı anlaşılır. Bir yağ kabarcığının organik bir molekülü geçirip muhafaza etmesi, bölünmesi vs. onun BİLİNÇLİ bir seçimi, iradesi, onun tercih ettiği bir davranış biçimi DEĞİLDİR. Aksine, fiziksel koşulların, tesadüfi durumlarla birleşerek, bir çeşit DOMİNO ETKİSİ halinde olayların cereyan etmesinin tezahürüdür. (Bir dizi domino taşının ilk parçasına yanlışlıkla/rasgele vurduğunuzu düşünün. İlk parçanın diğer parçaları düşüreceği geçerli koşullar nedeniyle zorunludur. Fakat bütün domino taşlarının devrilmesi, o taşların bunu tercih etmesinden değildir. Üstüne üstlük, ilk devrilme bile bir yanlışlık/hata sonucu gerçekleşmiştir.) Doğal, zincirleme ve kümülatif süreçlerdir.

-EVRİM VE İNSAN-

Canlılığın ortaya çıkışı takribi 3,5 milyar yıl önce gerçekleşti. Ve o günden bugüne geçen süre zarfında eşyanın tabiatında mevcut EVRİM, canlı madde formlarına da etki etti.

Evrim demek, değişim demektir. Eğer hareket ve zamandan bahsediyorsak değişimden kaçmamız mümkün değildir. Eşyanın tabiatı gereği, tüm atomlar; serbest halde dolaşacak ya da kararlı yapılara katılacak, varlığını sürdürecek, bozunacak ve tekrar döngünün başına dönecektir.

BİYOLOJİK EVRİM için de aynı şeyler geçerli elbette. Her canlının, canlılık faaliyetinin bir başlangıcı, devam ettirildiği süreci ve sonu mevcuttur. Fakat biyolojik evrimin işleyişinin/mekanizmalarının, canlılığa kattığı en önemli şey ÇEŞİTLİLİKtir. Yeryüzündeki tüm canlı çeşitliliğinin sebebi biyolojik evrimin mekanizmalarından (Mutasyon, doğal seçilim, rekabet, süksesyon, adaptasyon vs..) kaynaklanmaktadır.

Biyolojik evrimin tüm canlıları programladığı iki temel güdü vardır. Bu iki temel güdünün varlığı, maddenin CANLILIK formunun sürdürülebilirliğini sağlamıştır. Birincisi HAYATTA KALMAK. Yani, canlılık formuna has gerçekleşen tüm kimyasal süreçleri, mümkün olduğunca uzun süre devam ettirmek. İkincisi ÇOĞALMAK. Genetik materyali bir başkasına aktarmak (Aslında bu bile hayatta kalmak güdüsüne bağlanabilir. Esas olan, canlılık faaliyetlerinin işleyiş bilgisini tutan genetik materyalin kaybedilmemesi.).

Bu iki temel motiv ve biyolojik evrim mekanizmalarının işleyişi sayesinde yeryüzündeki canlı çeşitliliği bugünkü halini almıştır. Her canlı -hangi türden olursa olsun- , canlılığın ortaya BU ŞEKİLDE çıkışı sayesinde, hayatta kalmaya ve çoğalmaya programlanmıştır. İNSAN da, yaklaşık 200,000 yıl önce, bütün bu hikayenin bir parçası olarak vücut bulmuş, aynı motivlerle hareket eden canlı türlerinden bir canlıdır.

Her canlının, hayata tutunabilmek adına, evrimsel süreci içerisinde geliştirdiği (Daha doğrusu, bünyesinde meydana gelen genetik değişimlerin, hayatta kalmasını sağladığı.) özellikler mevcuttur. İnsanın evrimsel süreci; iki ayağının üzerinde duruşu, başparmak oluşumu, alet yapımı, et tüketimi (ve daha sonra ateşte pişirilerek sindiriminin kolaylaştırılması), konuşma dilinin ortaya çıkışı vs. gibi gelişmeler, beynine daha fazla yatırım yapmasını sağlamıştır. Bilinci, BEN’den ayrı bir KENDİ’lik şuurunun gelişmişliği, zekanın GÖRECE karmaşıklığı, olayların NEDENinin ve NASILının GÖRECE tutarlı bir biçimde anlaşılması, insanı ve 200,000 yıllık hikayesini bina etmiş, kendi kültürünü (toplumsal/ekonomik/siyasi/dini/ahlaki düzenini) oluşturmasını sağlamıştır.

(“İNSANIN DURDUĞU YER NERESİ?” sorusu ile bu konuya devam edeceğim…)

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.