Cepheden Bildirmek veya Bildirmemek

İşte Bütün Mesele Bu

Venedik Mimarlık Bienali 2016 /Cepheden Bildirmek Fotoğraf: Aslı Kotaman

Venedik şehrini neredeyse Mimarlık Bienalleri sayesinde tanıdım, sevdim diyebilirim. 2002 yılında düzenlenen 8. Venedik Mimarlık Bienali’nden bu yana her iki yılda bir Venedik’e gidiyorum. Açıkçası böyle geniş parantezlerle aram hoş olmamasına rağmen, Venedik mimarlık Bienali beni her zaman heyecanlandırmıştır. Zamanın içinde bir yerde donmuş, neredeyse bir açık hava müzesi haline gelmiş, yılın on iki ayı turist akınına uğrayan, İtalya’nın belki de en kötü ve pahalı yemeklerine ve otellerine sahip, yerlisi neredeyse yok denecek kadar az bir şehirde, yapılı çevreye, mimarlığa ilişkin uluslararası kolektif bir düşünce imkanı yaratılmasını hem akıllıca hem de paradoksal buluyorum. Her bienalde dünyanın dört bir yanından bambaşka eğilimlerdeki mimarların, Venedik’in değişmezlik üzerine kurduğu dünyasında büyülü bir tezat oluşturduğunu düşünüyorum.

Bu zamana kadar fazla akademik, fazla piyasa işi, fazla enstalasyon, fazla analitik, fazla kendini beğenmiş diye bin bir kulp taktığım bienallerden sonra Alejandro Aravena’nın küratörlüğü beni çok heyecanlandırdı. Aravena, son dönemde mimarlığın vicdanının sesi olarak, Güney Amerika’dan yükselen, yükseldikçe parlayan taze bir nefes oldu. Dar gelirli insanlar için gelişime açık konutlar, afet sonrası barınma ve katılımcı mimarlık konusunda yıllardır kendi mimarlık insiyatifi Elemantal ile yaptığı çalışmalarda mimarlığın estetik, anıtsal, kültürel kimliklerini yok saymadan ancak salt bunlara da indirgemeden “insan”ı merkeze almanın yollarını arayan, Pritzker jüri üyeliğinden, Pritzker sahipliğine terfi eden ve sonunda bunu Venedik Mimarlık Bienali küratörlüğü ile taçlandıran Aravena’nın bienal temasını duyurduğumda hayal kırıklığına uğramayacağımı anlamıştım. 2011 yılında Yapı-Endüstri Merkezi’nde çalışırken bir konferans için ağırladığım Aravena’nın dünyaya bakış açısı, mimarlığı kadar, kişiliğine de hayran kaldığımı ayrıca belirteyim.

“Reporting from the front/Cepheden Bildirmek” teması, aslında Servet-i Fünun döneminin bitmeyen mevzusu “Sanat Sanat İçin Mi” sorusunun mimarlığa tercüme edilmiş hali benim için. Mimarlığın starlık mekanizması altında dünyanın şanssız coğrafyalarında başta olmak üzere artık iflas etmeye başladığını birçoğumuz gibi derinden hissediyorum. Bir yandan eleştirdiğim o star sisteminin bile uğramadığı, dinamikleri çoğu zaman kısa vadeli ve vahşi kapitalist bir itkiyle, dört bir yanı berbat şehirleşen kendi ülkem de bu bienal teması için neredeyse vaha diye düşündüm ister istemez. Tarihin yıkılan son imparatorluğunun çocukları olarak, bu yıkım hala dünya tarihini ve bizim kişisel tarihimizi dönüştürmeye devam ediyorken, yersizleştirme, göç, savaş, deprem başta olmak üzere türlü türlü afetler bizim başımıza musallatken, merkeze insanı koymak bir bienal işi için bile olsa ümitli olabilirdi.

İKSV’nin öncülüğünde ikinci kez Venedik Mimarlık Bienali’nde Türkiye kendine ait bir mekanda ülke katılımı yapma şansı yakaladı. Hatırlarsanız, ülke pavyonumuzla yer aldığımız 2014’teki ilk bienalin yine Türkiye’yi on ikiden vuran “Elements of Architecture/Mimarlığın Temelleri” teması için hazırlığı epey kapalı devre ve apar topar gerçekleşmişti. Bu kapsamda İKSV ekibinin eleştirilere kulak vererek 2016 yılı için açık çağrı ile öneriler toplaması, bunları bağımsız jüri üyeleri ile değerlendirmesi bence gerekli ve yerinde bir adım oldu. Bu sürecin sonunda. Teğet Mimarlık’ın koordinatörlüğünü yaptığı ekibin Darzana isimli önerisi 15. Venedik Mimarlık Bienali’nde Türkiye’yi temsil etmek için belirlendi. Henüz bienal açılmadan bu seçim, Türkiye mimarlık medyasında epey tartışma konusu oldu. Bu tartışmaların izlediğim kadarı ile iki odağı vardı. İlki; Haliç Tersanesi’ni 49 yıllığına kiralayan, lüks bir yat limanı ve otel projesi ile değerlendireceğini anladığımız Rixos grubunun proje koordinasyonunu yapan Teğet mimarlığın bu tartışmalı projenin kalbinden nüvelenmekle kalmayan, aynı zamanda tersaneden toplanan parçalardan inşa edilen bir enstalasyonla bienale katılması, ikincisi ise bu enstalasyonun bienalin temasına Türkiye’nin bu anlamdaki potansiyel sorunlarından hiçbirini katmadığı düşünülen, soyut, estetize edilmiş görselliği oldu. Tüm tartışmaları yakından izledim, ancak ürünü kendi gözlerimle görmeyi bekledim.

Venedik Mimarlık Bienali Türkiye Pavyonu, Darzana

Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim; Darzana’nın bienalin ülke katılımları içinde farklılaşan, en başarılı işlerinden biri olduğunu düşünüyorum. Görür görmez, aklımı sessizleştiren, bütünüyle, parçaları arasındaki ilişkiyi bana kurduran, iç dünyama hitap eden görkemli ve zekice bir iş. Bu mecrada yazımı okuyanlar şimdiye dek muhtemelen, tüm tartışmaları yakından izlemiş, Haliç tersanesinden, Venedik Arsenale’ye yolculuk eden Baştarda (melez, bastard bir gemi) nin fotoğraflarını görmüştür. Dilin, kültürün, Akdenizliliğin, melezliğin, sınırın, kıyının anlam kaymasını görselleştiren bu işin Venedik Mimarlık Bienali’ne çok yakıştığına inanıyorum. Açıkçası görmeden, hissimin bu yönde olmadığını da eklemeliyim. Venedik Mimarlık Bienali’ni ilk defa bir mimarla dolaşmadım. Görsel kültür alanında çalışan akademisyen arkadaşımla sergileri gezdik. Süregelen tartışmalardan habersiz ve donanımlı birinin imgenin ve dilin gücünden etkilenişine tanıklık ettim. Sessizce bir süre baştardayı birlikte izledik.

İstanbul’daki Tersaneden, Venedik’teki Arsenale’ye yolculuk eden melez gemi Baştarda (bastarda)

Türkiye’den giden iş daha politik, daha mimarlığa, güncel sorunlara odaklı bir iş olabilir miydi? Kesinlikle evet. Ancak bunun dışında başka bir sürü şey de olabilirdi. Bir serginin alt metinin kuvveti aslında çok önemli olmakla beraber, bence gerçek başarısı o fikrin izleyiciye sınırlı bir zamanda geçebilme gücü üzerinden değerlendirilmeli. Aksi bir tez, bir makale, bir kitap olabilir ancak bir sergi, enstalasyon olamaz. Bu açıdan Türkiye Pavyonu bence çok başarılı bir iş.

İşin Haliç Tersanesi boyutu için ise aynı iyimserlikte değilim. Bırakın kentlinin hakkını, tarihi önemini, sadece Haliç tersanesinde hayatının önemli kısmında usta başı olan dedemin anısını hala barındırdığı, ailemin bir kanadının, Deniz-İş konutlarında doğup, Deniz-İş orta okulunda okumuş olmasına neden olduğu için kişisel tarihimde yeri büyük bu mekanın beni, bizi dışlayan, tamamen kamuya kapalı projelendirilme şeklini tasvip etmem mümkün değil. Benim kişisel tarihimle birlikte, kent belleğinde Bizans uygarlığından bile öncesini kapsayan izleri olan bu alanın ortalama İstanbullunun belki de bir daha ayağını atamayacağı kadar soylulaştırılması ihtimali içime sinmiyor. Kime, hangi kamu yararı gözetilerek kiralanmış olursa olsun, benim, ailemin, İstanbul’un geçmişinin bir parçası hep orada kalacak.

Teğet Mimarlık’ın bu süreçte oynadığı/oynayacağı rolün yükünün daha şimdiden onları içine soktuğu tartışmalar ortada, dolayısı ile sürecin genel fayda/bedel tahlilinin zaten yaptıklarına eminim. Ekip olarak yeteneklerine, “verili” durum içinde olası en iyi çözümlerden birini üreteceklerine ilişkin de şüphe yok. Ama bu çözümler onları eleştiri oklarından kurtaracak mıdır, ondan emin değilim.

Ancak hala Venedik mimarlık bienalindeki işin “güzelliğinin” bu durumdan ayrı bir yönü olduğunu düşünüyorum. Bağlamın öneminin farkındayım ancak tersanede üretilen mimari projeye hiçbir şekilde referans vermeyen, projeyi meşrulaştırmak bir yana bağlamının gücünü vurgulayarak (belki de amaçlamadan) halihazırda yürütülen mimari çalışmanın zeminini sarsan, sorgulatan bir iş olmuş bence Darzana.

Üretmenin büyüsü de aslında burada. Geçtiğimiz on üç bienal boyunca, elimizde hiçbir şey yokken, doğal olarak tartışma da yoktu. Üretmeye başladığınız anda çarklar dönmeye başlıyor, potansiyel enerji, kinetik enerjiye dönüşüyor. Hatta ilginç biçimde bu iş Haliç Tersanesi sürecini hiç bilmeyen insanların dahi bu süreçten haberdar olmasını sağladı diye düşünüyorum.

Eleştiri kültürünün yanından bile geçmeyen bir toplumun ahvadı olan mimarlık camiamızın da bu tartışmalardan hafif sarsıntılarla geçmesi bu açıdan normal. Ben ortaya konulan işi de, bu kapsamda paylaşılan her görüşü de dikkatle okuyup, taraftarlık duygularından uzakta kendi fikrimi inşa etmeye çalışıyorum. Teveccüh edip, yazımı okuyan tüm okuyuculara da naçizane tavsiyem budur.

*Bu yazı YAPI Dergisi 417.sayısında” Venedik Mimarlık Bienali” dosyasında yer almıştır.

Like what you read? Give Banu Ucak a round of applause.

From a quick cheer to a standing ovation, clap to show how much you enjoyed this story.