Omerta

“Olay hikayesidir. Anlatmak istenilen yoktur. Boş vakit çıktısıdır. 40′lara duyulan hayranlığın sıçtısıdır.”

OMERTA

Alnımı dayadığım soğuk ahşaptan titreşimleriyle beraber kulaklarıma ulaşan bardak tıkırtıları… Burnumda keskin bir cila kokusu… Başımda bir ağrı… Hangi akşamdan kaldığımı bilmiyorum. Kafamdaki fötür şapkanın ağırlığını hissettiğime göre bir yaz akşamında değiliz. Ama hangi mevsimde olduğumuzu bilmiyorum. Nerede olduğumu bile bilmiyorum. Tek bildiğim, kendimde olmadığım..

Jonny Guitar… Canlı müzik var… Keman yayının her bir gıcırtısında bir adım daha kendime geliyorum. Nerede olduğumu bile bilmiyorum. Tek bildiğim, başka bi’ yerde olmadığım.

Eskiden cesaretimizi toplamak için içerdik. Şimdiler de ise ona ihtiyacımız olmadığı için içiyoruz.

Kafamı yavaşça kaldırıyorum. Brooklyn’deyim. Tahmin ettiğim gibi… Çocukluğumun geçtiği şehir… Babamın büyümeye başladığı bar, “Jack’in Yeri”…

Kahverengi ve tonlarının hüküm sürdüğü ahşap, ufak bir pub. Sigara kokusu ve insan sesleri… Ufak bir sahne ve canlı müzik… Tüm o insanlar sahnenin etrafına dizilmiş, alkışlar eşliğinde eğlenirken, ben barda oturmuş, bir bardak daha viski vermesi için yalvarır gözlerle barmene bakıyorum.

40'larda burası böyle değildi. Barmene bir kez bakardık ve sek viskimiz içindeki iki buzla önümüzde belirirdi. Aksi taktirde vereceği şey, bir duble viskiden daha fazlası olurdu. İşe yeni başlayan bir barmenin Tony’nin Safari’sini casablanca bardağıyla önüne koyduğu için sabaha kadar dayak yediği günü dün gibi hatırlıyorum.

Viskim barın kahverengi temasına ahenk katan Jack şiselerinin birinden doldurulup önüme geliyor. Aksi olsaydı bir şey yapamazdım. Buralar artık bizim değil. Tony Booklyn’deki tüm mekanları siyahi piçlere sattı. Pis köleler.. Artık sokaklarda gazete satmaktan daha fazlasını yapabiliyorlar.

Barmenin ardındaki duvarda yanıp sönen, bozuk ledlerle yazılmış “Jack’s” yazısı gözümü alıyor. Eskiden buralar böyle değildi, bakımlı ve güzeldi. Pis köleler… Ama… Ama elimden bi’ şey gelmez…

Üstümde siyah kaşe montum… Yakası açık beyaz gömleğimin üstünde, barın havasızlığından yakınıp bozduğum kahve rengi kravatım… Siyah pantolon askılarımla aynı renk ayakkabılarım… Keten pantolonumun arka cebinde cüzdanım, sol cebinde bi’ tabaka tütün… Ben bu kadarım işte! 42'sinde bir ihtiyar…

Belimdeki Smith Wesson’ı saymazsak, tehlikesiz sayılırım…

Barmene bakıyorum yeniden. Onun yaşındayken tanrıyla oynardık biz. Sokaklar bizimdi! Bizi gören insanlar ya hayranlıkla bakar, ya da titrerlerdi. Kimseden korkmazdık. Bunu bize babalarımız öğretmişti…

Onun yaşındayken tanrıyla oynardık biz. Devlet bizdik. Halkın kahramanları ve gençlerin idolüydük. Kadınlar bizim için savaşırlardı. Ve biz adalet için…Ve biz güç için, imparatorluk için savaşırdık…

Boş bardağı ileri doğru uzatıyorum. Barmen eliyle geri itiyor ve bir bardak daha içersem öleceğimi söylüyor. “Ben ölmem.” Gülümseyerek Azrail’in bile ölümlü olduğunu söylüyor. Birden ayılıyorum. Tony amca…

Bu cümle babama ait. Şimdi benimle buluşmak için neden bu barı seçtiğini daha iyi anlıyorum. Çocuğa dikkatimi verdiğimde, önümdeki bardağı alan elinde bir yanık izi olduğunu fark ediyorum. Aileden biri… Şişman Tony de barmenlik yaparken bulaşmıştı aileye. Ne kadar da çok ona benziyor.

Dayanamayıp soyadını soruyorum ve “Mariano” diyor… Bu soyad Tonny amcaya ait…

Hapiste geçen on dört yıl… Bir oğlu olduğunu unutmuştum. Eğer devleti ve onlarca çeteyi karşısına alan tehlikeli bir adam, oğlunun bu barda çalışmasına izin veriyorsa, burası düşmanın bakacağı son yer olmalı…

Jack’in yeri… Hiç değişmemişsin… On dört yıl aradan sonra bile, hala garipliklerle dolusun.

Tony’nin benimle buluşmak için neden burayı seçtiğini anlıyorum. O korkuyor… Kendi adamlarından bile..

Azrail bile ölümlüdür ha? Bu babamın cümlesiydi. Sık sık kullanırdı. “Hepimiz” derdi… “En büyük liderlerden, çimlerimizi biçen meksikalılara kadar hepimiz, kafamıza sıkılan tek bir mermiyle ölebiliyorsak, bu tüm insanların eşit olduğunu gösterir.” Pek hümanist bir bakış açısı olmadığını biliyorum ama babam zaten garip biriydi.

Ölümün doğadaki tek adil şey olduğunu söylerdi. “Öyle ki” derdi, “Azrail bile ölümlüdür. Adalet için vaktinden önce ölen insanların hayatlarını yaşar.”

Bi’ akşam silahını temizlerken bana bir mermi verdi. O zamanlar on iki yaşındaydım. “Tek bir mermiyle” dedi… “Doğru zamanda, doğru kişiye doğrultulmuş bir namluyla, bir devleti yıkabilir, milyonlarca olasılığı değiştirebilir, yine aynı sayıdaki insanın kaderini baştan yazabilirsin. Doğru yeri hedef alan tek bir mermiyle oğlum, tanrının işine karışabilirsin… Eğer bunu adaletli bir şekilde yaparsan sana kızmayacaktır. Ama tanrı olmak büyük bir sorumluluktur. Öfken yanlış kişiyi hedef almana sebep olursa, Azrail’in işine karışmış olursun ki bu onun hiç hoşuna gitmez ve hep peşinde olur…

O mermiyi hala montumun iç cebinde saklarım.

İnançlı biri sayılırdı babam. Her pazar öğleden sonra kiliseye gider ve günah çıkartırdı. Fakat bir pazar kiliseden pederin gereğinden fazla şey bilen cesedi çıktı. Bu babamın yanlış mermilerinden biri olmalıydı ki, bir sonraki pazar azrail onu buldu. Aracının içindeyken, karşı binanın balkonuna yerleştirilmiş otomatik bir silah aracılığıyla delik deşik edildi. Yapılan uzmanca bir saldırıydı. Düzenleyen kişi işini şansa bırakmak istememiş ki, savaştan kaçırılan bir MG-42 kullanmıştı. Ona bir servet vermiş olmalıydı. Hitler’in Testeresi… Onunla bir Rus tankını bile hurdaya çevirebilirsiniz. Büyük bir don’a yakışan bir ölüm…

Ertesi gün cinayetin faili teslim oldu. Ama içeride hiç bir şey konuşmadı… Omerta kuralları… Bazen insanın canını sıkabiliyorlar.

Cenazeyi görmeliydiniz. Onlarca siyah Chevrolet, yüze yakın Tamson’lı adam ve basın… Gazeteler imparatorun ölümünü yazıyordu! “Dengeler Değişecek”,“İkinci Büyük Buhran Kapıda”, “Savaş Başladı”…

Ardından amcam Şişman Tony başa geçti. İnançlı biri sayılmazdı. Adaletli de değildi fakat güçlüydü… O kadar çok yanlış mermi çıkarırdı ki silahından, azrail bile onunla başa çıkamazdı. O, acımazsızdı…

On sene amcam için çalıştım. Transport görevleri, soygunlar, gönderilen kanlı mesajlar ve tahsilatlarla geçen on yıl…

Tony her geçen gün güçlendi. Bense bir hükumet ajanının kızının kopuk kafasını, posta kutusuna sıkıştırmaya çalışırken kanlı ellerimle polise yakalandım… Hapiste geçen on dört yıl, bu işleri bırakmak için iyi bir sebep…

Omzumda bir el hissediyorum. Kafamı kaldırıyorum. Bu Tony… Şişman Tony… Son on dört yılda o kadar şişmanlamış ki koca götü üç eyalete sığmıyor. Şimdi bir de dördüncü eyaleti almak için New Mexico’daki kartellerle iş kurduğu söyleniyor. Babamın kemikleri sızlıyor olmalı…

Gözüyle localardan birini işaret ediyor. Kalkıp pub’ın kenarlarına dizilen deri koltuklardan birine geçiyorum. Karşıma oturuyor.

“İşi bıraktığını söylüyorlar” diyor yapmacık bir gülümsemeyle… Kafamla onaylıyorum. “Sen iyi bir tetikçisin Vito, sen kanımdansın. Bizden kopuk yaşaman beni üzer…”

“Son on dört yıl için pek üzülmüşe benzemiyorsun.” diyorum.

“Son üç yıldır ziyaretine gelemedim.” diyor. “Can derdindeydim. Falconelar peşimde. Üç suikast atlattım ve ikisi en yakın adamlarım tarafındam düzenlendi. Artık devlete de söz geçiremiyoruz. Sam Amca Falconelardan yana… Korunmaya ihtiyacım var. Gerçekten güvenebileceğim birileri tarafından…”

“Bu işleri bıraktım.” diyorum.

“Hayır” diyor. “Bu kişisel bir mesele.”

Büyük don tek başına gezecek kadar korkuyor. Büyük Şişman Tonny… Zavallı, korkak bir bebeğe dönüşmüş. O kadar büyük bir alanı tek başına yönetemeyecek kadar yaşlı artık. Hırs ve yanlış mermiler, Azrail’e güç kazandırmış olmalı…

Falconeların iyi bir tetikçiye, yüksek miktar para verdiğini duymuş. “En yakın adamlarımdan biri olmalı.” diyor.

“Falconeların cömert insanlar olduklarını biliyorum.” diyor ve hızlı bir şekilde belimdeki Smith Wesson’ı ihtiyar Tony’nin suratına doğrultuyorum.

Göz bebekleri birden küçülüyor ve vücudu taş kesiliyor. Normalde canını alacağım insanların gözlerinin içine bakmam. Orada milisaniyelerde milyonlarca filmler döner, orada Tanrılar ve Azraillerin mahkemeleri vardır ve gördükleriniz fikrinizi değiştirebilir.

Ama Tony’den gözlerimi ayırmıyorum. Bu saniyeden sonra fikrimi değiştirecek tek şey, kafama sıkılan bir mermi olabilir.

“Bu işleri bırakmıştın.” diyebiliyor anca.

“Hayır” diyorum. “Bu kişisel bir mesele.”

İşaret parmağımın tek bir hareketiyle bir hükumeti yıkıyorum. Tony’nin parçalanan beyni duvara sıçrıyor ve kafatasının yarıldığı noktadan kanlar püskürüyor. Azrail’e en az, bir yirmi yıl hediye ediyorum.

İkinci mermi babamı öldürttüğü için…

Üçüncüsü on dört yılım için. Pis köstebek…

Dördüncü mermide kırılan kaburga kemiklerinin sesini duyuyorum.

İnsanlar etrafa koşuşturuyorlar… Bağırışmalar ve çığlıklar… Bu karmaşada araya karışıp kaçabilirim. Genelde öyle yaparım.

Ama beşinci mermiyi sıkmayı tercih ediyorum.

Altıncıdan sonra şarjör bitiyor ve ben doldurana kadar mekan boşalıyor.

Ardından ikinci ve üçüncü şarjör…

Beşinci şarjörden sonra karşımda ölü bir beden olduğu bile anlaşılmıyor.

Sadece kemik parçaları ve paçavra etlerden oluşan kanlı bir bulamaç var. Silahımı geri koyuyorum.

Belimdeki Smith Wesson dışımda tehlikesiz sayılırım…

Pub’ın kapısından çıkacakken birden duruyorum. Siren sesleri… Artık kaçmam imkansız… Elimi iç cebime atıyor ve babamın verdiği mermiyi silahıma yerleştiriyorum. Barın arkasında korkudan ağlayan genç Maroni’nin sesini duyuyorum… Babamın söyledikleri aklıma geliyor. Büyük sorumluluklar ve doğru mermiler hakkında…

O bardan, o gece bir silah sesi daha duyuluyor, Tanrı’nın yada Azrail’in oğluna sıkılan…

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.