BELİRLENİMCİ GÖZLEMCİ (Öykü)

Neredeyse her insana hayatında en az bir kere uğrayan, çoğumuzun önemsemediği, hatta yaşamasına rağmen unuttuğu bu ilginç fenomen; tarih boyunca bazı insanların hayatını mahvetti. Kimi kabilesi tarafından dışlandı, kimi cadı olarak yakıldı, kimisi de Tanrı’ya şirk koşmakla yargılandı. Orta çağda geleceği bildiğinizi iddia ederseniz, alternatif sonunuz için pek fazla çeşitlilik söz konusu değildir maalesef.

En azından bizim çağımızda soluğu bir klinikte alırsınız. Bununla yaşamayı çözemezseniz de en fazla tımarhanede… Daha fazlası? Özel bir tımarhane olabilir belki? Merve, tam olarak özel tasarlanmış bir odada özellikle tutulan, özel olarak ilgilenilen, özel bir hasta(?) Muzdarip olduğu şeyin adı ise: Kronik belirlenimli deja-vecu

Deja-vu, 10 yaşına kadar hemen hemen her gün yaşadığı sıradan bir şeydi. Ancak deja-vecu, daha sıra dışı olduğu için ikisi arasındaki farkı küçükken de ayırt edebiliyordu. Eğer bir olayı daha önce veya rüyasında görmüş gibiyse ve bu his, eş zamanlı deneyimleniyorsa Deja-vu; gerçekleşecek olan olayın devamını da hatırlıyor ve ne olacağını önceden bildiğini düşünüyorsa, deja vecu’ydu. Nitekim bu kavramların isimlerini ileride öğrenecekti.

Anaokulunda, bir çocuğun sertçe vurduğu top bir grup diğer çocuğun yaptığı kuleyi devirmeden hemen önce, en tepedeki kırmızı legonun hangi konuma düşeceğini dahi bilmişti, ya da bilir gibi mi olmuştu? O sırada sessizce ve durgunca uzaktan izliyordu.

İlkokul bahçesinde kovalamaca oynayan çocukları izlerken, o ışıklı ayakkabı giyen çocuğun düşeceğini daha önceden bilmişti, ya da bilir gibi mi olmuştu? O sırada sessizce ve durgunca uzaktan izliyordu.

Ortaokulda, öğretmeni konuşurken deja-vu’nun başladığını anlar anlamaz; sadece 1 saniyeliğine hafızasını zorlayarak aynı cümleyi hocadan hemen önce söylemişti. Söyler gibi olmamıştı. Bu olay, sıra arkadaşının bir an için dikkatini çekmiş; ancak daha sonra arkadaşı, defterin arkasına yaptığı çizime geri dönmüştü. O sırada sessizce ve durgunca uzaktan izliyordu.

Zaten Merve o zamana kadar neredeyse tüm hayatını, bir şeyleri uzaktan izleyerek geçirmişti. Gerçekleşen olaylardaki etkisi ve sonuçlarına yansıyan sorumluluğu arttıkça bundan rahatsızlık duyuyordu. En basitinden insanlarla sosyal iletişim kurmak, kafasını allak bullak etmeye yetecek bir şeydi. Başkalarının zihninde fazladan yer kaplamak, sanki o insanlara yaptığı bir yüktü de hayatlarını değiştiriyordu. Onu uykusunda bile rahat bırakmayan bu vicdani kaygıları, 15 yaşına geldiğinde daha akılcı şekilde değerlendirmeye başlamıştı ve eskisinden daha sosyal hale gelen yaşantısında artık daha az deja-vecu deneyimliyordu.

Çocukluk arkadaşı Aylin ise, onu hep yeni ortamlara sokma ve daha dışa dönük olmasını sağlama peşindeydi. Sürekli Merve’ye ne kadar güzel olduğunu tekrarlıyor; yerinde olmak isteyecek çok fazla kızın olduğunu ve bu şekilde kendisine yazık ettiğini söyleyip duruyordu. Aylin resmen kendisinin tam tersi kişilik özelliklere sahipti ama birbirlerini daima böyle kabullendikleri için Merve, iletişimde en ufak bir kaygı yaşamıyordu.

Lise döneminde oranlar, yılda 2–3 deja-vecu; 6–7 deja-vu’ya kadar düşmüştü. Yine Aylin’in dışarı çıkmaya ikna ettiği bir gün, Merve kendini bir arkadaş grubunun içinde, o berbat kafelerden birine doğru yürürken buldu. En ücra köşeye de otursa, insanlar ona bakıp aklından yeni düşünceler geçirecekti. Büyüdükçe, onu kesenlerin sayısındaki ihmal edilemez artışı da fark etmiyor değildi.

Yürürken olabildiğince yakınında seyir eden Bora’nın onunla konuşmamasını umarken, o sırada konuşulan konuyu alıp Merve’yi de işin içine karıştırdı. Bir cevap vermese çok uyumsuz duracaktı. Zaten sorun yoktu, artık eskisi gibi değildi. Yani o kadar da değildi işte… Konu hakkında fikrini söyledi söyleme zahmetinde bulunmaya başlamıştı ve Merve konuşunca herkes nadir gerçekleşen bir şeyi deneyimlemek için ona ekstra odaklanıyordu. 
 
 Tam o sırada bir deja-vu sekansı başladı. İnsanların verdiği cevaba gülmesi, Aylin’in o sırada söylediği şey, Bora’nın verdiği cevap… Hepsi daha önce yaşamışlık haline dahildi ve tanıdıktı. Ancak bununla sınırlı kalmayıp daha da ileri gitti. Bir deja-vecu’ya terfi etmişti. Önlerinden geçen o siyah kedi, daha önce patilerini aynı şekilde sürerek aklından geçeli 1.82 saniye kadar olmuştu. Onun için rutin olan bu sıradan durumun, bu kez daha önce hiç olmayan şekilde sonlanacağını bilmiyordu.

Deja-vecu’nun bitmesine az daha vardı. Geri kalan kısımda önceden yaşadığını düşündüğü şey şu şekildeydi:
 Merve bir şey söylüyordu, Bora düşünceli bir ifadeyle başını sallayıp ‘’Kesinlikle…’’ diyordu.
 Bu kadar.

Sıra bunu yaşamaya gelmişti ama daha öncekilerden bir fark vardı. Merve, şu ana kadar hep ne olduysa, deja-vecu sırasında dışarıdan izlemişti. Şimdi işin içinde kendisi de vardı ve aklındakini söylemek üzereydi. Kendi verdiği cevabı da rüyasında görmüş gibi biliyordu. Peki ya cevap vermese veya kendi senaryosunun dışında bir laf etse o zaman ne olacaktı? Geleceği mi değiştirmiş olacaktı? Onun özgür iradesinde değil miydi sonuçta yapacağı şeyler?
 
 Bu karmaşanın içerisindeyken zaman çoktan geçmişti. Yine de aynı şeyi söyledi aklındaki olası gelecekle. Buna rağmen çok farklı tepkiler ile sohbet devam etti. Bu onun için bir milattı. İlk kez mekanizmaya kendisi de dahildi ve ilk kez yanılmıştı.

Yaptığı araştırmalara göre deja-vu’nun sebeplerine dair, beynin sağ lobu ile sol lobunun milisaniyeden daha küçük bir zaman farkı ile çalışması, yorgunluk durumunda impulsun geç algılanması gibi hipotezler vardı. Ancak bir türlü deja-vecu ile ilgili istediği bilgiye ulaşamıyordu. Bulduğu en ilginç şey; kendisi gibi sık deja-vecu deneyimleyen bazı insanların, ilerleyen zamanlarda her şeyin sonucunu önceden bildiklerini hissettikleri için sosyal yaşamlarını sürdüremeyecek duruma gelmeleriydi. E kendisinin de şu an pek iyi sürdürdüğü söylenemezdi. Yine de bu kadarı fazla duruyordu. Her şeyi bildiğini düşünecek kadar deliremezdi.

**2 yıl sonra**

-Kızım ilaçlarını aldın mı?
 -Anne onlar tamamen işe yaramaz.
 -Tabii, çok biliyorsun sen.
 -Evet biliyorum, her şeyi biliyo-!
 O sırada çalan kapı konuşmayı böldü. ‘’Kapıya bak!’’ diye bağırdı Annesi.
 “Her şeyi biliyor, kapıyı çalmadan açamıyor…”

Gelen Aylin’di. 
 “Bir haftadır okula gelmiyorsun, iyi misin?” diye sordu.
 Merve daha cevap veremeden annesi; “Aa canım sen misin? Gel içeri.” diye atladı. Kızı bayadır insan görmüyordu sonuçta.
 “Ee anlat bakalım neyin var?”
 “İyiyim ben, biraz dinlenmeye ihtiyacım var. Sadece dışarı çıkınca…”
 “Senin için artık tamamen delirdi diye laf yayan vardı, haha. O kaşara ağzının payını verdim, merak etme.”
 “Neden mi okula gelemiyorum? Dışarı çıkınca geleceği görebiliyorum. Mutlu musun şimdi?”
 Aylin 1–2 saniye dik dik baktı. Gözleri büyürken,
 “Tamam, delirmişsin!” dedi.
 “Bilmiyorum. Sadece nereye baksam… Orada gerçekleşenler… Bunu kelimelerle tarif edemiyorum işte. Hiç deja-vu yaşadın mı?”
 Aylin cevap vermeden onu izliyordu.
 “Her neyse. İnanmayacağını biliyordum.”
 “Evet sana inanmıyorum! Bunu şimdi mi söylüyorsun? Bize acilen Türk kahvesi lazım. Kalk, kalk!”
 “Ne yani nasıl?”
 Saçma sapan bir neşeyle ayağa kalktı: “Fal bakacaksın kızım hadi! Ay çok heyecanlı…”
 “Bak bu öyle bir şey değil anlatamadım.”

Yarım saat sonra Aylin, Merve’nin elindeki fincana odaklanmış bir sonuç bekliyordu. 
 “Sen şimdi psişik falan mısın Merve? Ya da Lucy gibi bir şeye mi dönüşeceksin?”
 “Bak burada tek gördüğüm kahve telvesi. Şurada bir zürafa var gibi o kadar.”
 “Off ben de bunu bekliyordum. Orçun kesin benden hoşlanıyor. Hani şu 1,90 çocuk var ya basket takımındaki.”
 “Öyledir, aynen…”
 “Hadi dışarı çıkalım, zorlama artık. Hem evde bütün gün ne yapıyorsun? TV açalım en azından?” 
 “Hayır televizyon olmaz!”
 “Tamam söz sakin yerlerde gezicez. Sen çok bunalmışsın dışarı çıkıyoruuz.
 Kusura bakma. İlk defa bir arkadaşımın süper güçleri oluyor da, biraz heyecanlıyım canım haha!”

Merve gözünü yere dikerek yürüyordu. Müstakil evlerin olduğu tenha bir yerdeydiler. Küçük bir halka açık parka oturdular.
 “Bak gayet sakin, açık hava…” dedi Aylin.
 Parkta sadece salıncağın önünde, küreği ve kovasıyla kum oynayan küçük bir çocuk vardı ve annesi bankta gazete okuyordu. Çocuk, zor taşıdığı kıçını kaldırıp uzakta gördüğü köpeğe doğru yola çıktı. Annesi, gazetenin ve güneş gözlüklerinin arkasından bunu anında fark edip çocuğa seslendi:
 “Okyanus Seyfettiin! Gel burayaa, uzaklaşma.”
 Yeni nesil isimler ne hale gelmiş diye geçirdi içinden. 
 
 Kısık sesle, “Köpek havlamaları.” dedi. Çocuğun ve annesinin hareketliliğinden etkilenen köpek, yakındaki bir eve doğru yürüdü. Evin bahçesinden bir zincir sesi, ardından güçlü bir havlama sesi geldi. Sokaktaki köpek de ona karşılık verdi.

Aylin, “Vay be, bu kahve falındaki kadar olmasa da etkileyiciydi ama daha iyisini yapabilirsin, sana güveniyorum.” dedi.
 “Yapmasam daha iyi.”
 “Senin bu yeteneğin bende olacaktı var ya…”
 “Yetenek mi?”
 Merve, bir an için parktaki çocuğa baktı. Çocuğun tekrar kumlara otururken takındığı memnuniyetsiz yüz ifadesini görür görmez bir deja-vecu başladı. 
 
 Aylin o sırada yandan Merve’yi izliyordu. Göz kapakları birbirine yaklaşıp, göz bebekleri yukarı kalkınca; gözlerinin yalnızca beyaz kısmının görünmesi kattığı mistik hava yüzünden iyice heyecanlandırmıştı kendisini.
 
 Çocuk ve ailesiyle ilgili bir sürü olay Merve’nin gözünün önünden geçmeye başladı. Bir yandan da nefes nefese konuşması Aylin’i biraz korkutmuştu.
 
 //“Fazla korumacı bir anne. Çocuk, 1. sınıfta bu yüzden öz güven eksikliği yaşıyor ve genelde yalnız.”
 Merve, istediği hızda olayları ve sonuçlarını atlayabiliyordu. Hemen şimdi sonlandırabilirdi ama yapmadı. Nereye gideceğini merak ediyordu. 
 “Çocuklardan biri onu itiyor. Tüm içinde kalanları çıkartırcasına o çocuğa patlıyor ve kavga ediyorlar. Kaşı yarılan diğer çocuk kendi sınıfına giderken, üst sınıflardan bir grup çocuk onu görüp ne olduğunu soruyor ve…”//
 “Bu kadar mı?” dedi Aylin.
 “Aslında sonlanacağını düşünmüyordum ama onu görür görmez bitti. Genelde daha uzun sürerdi.”
 “Bu çok… Tuhaftı. Kimi gördün?”
 “Sondaki erkek grubunda… Kuzenime çok benziyordu. Onu görür görmez bitti. Okul da bizim semtteki kolejdi buna eminim. Zaten halam seneye oraya yazdırmayı düşünüyorum demişti, evet.”
 “E bu veledin de büyüyünce orada okuması muhtemel. Ev yakın çünkü.”
 “Peki sana bakınca neden geleceğini görmüyorum? Ya da evde neden 1 haftadır gayet rahatım?”
 “Hadi ya görmüyor musun? Ben de geleceği değiştirip okulun en popülerleri olacağız diye umutlanmıştım.”

Merve, bezmiş şekilde eve geldiğinde, evde fazladan bir kişi vardı. Üst kata yavaş yavaş çıkmaya başladı. Sessiz olmaya devam edip odaya yaklaştı. Salonda, kır saçlı bir adam annesini ve babasını karşısına almış konuşuyordu. Adamın yüzü kapıya dönüktü. 50'li yaşlarda olmasına rağmen gayet fit görünüyordu.
 
 “Endişelenmeyin, bu tarz hastalarla özel olarak ilgileniyoruz. Yanımızda ne kadar kalacağıyla ilgili kesin bir şey söyleyemiyorum ama doktorunuzdan aldığım bilgilere göre, onu daha iyi yapamamamız için hiçbir sebep yok. Bizimleyken dışarıdan ve insanlardan bağımsız bir tedavi uygulayacağız.” derken adam, Merve’nin dışarıda olduğunu fark etti.
 “Ayrıca televizyon falan da yok.” diye ekledi.
 “Biz de çaresiz kalmıştık, teşekkür ederiz ama onu ikna edebilecek miyiz? Anlattığınıza göre, pek isteyeceği bir yer değil gibi duruyor.”
 Merve’nin istemediği şeyler her yerdeydi. Böyle bir lüksü yoktu. O an şanslı gününde olduğunu düşünmeye başlamıştı. Gökten bir kurtarıcı gelmişti resmen. Pek düşünmeden içeri girdi. Artık bu lanet, onu terk etsin istiyordu, başka bir şey değil.
 Annesi tam, “Aa geldin mi canım, İlker Bey de…” derken sözünü kesip sordu:
 “Ne zaman gidiyoruz?”

Ertesi sabah ailesiyle vedalaştı. Adamla birlikte evin önündeki lüks, siyah cipe bindiler.
 “Merve’ydi değil mi?” diye gülümsedi adam arabayı çalıştırırken.
 “Evet, zaten biliyorsunuz.”
 “Bak yolumuz uzun. İstanbul dışına kadar çıkacağız. Daha hoş sohbet olabilirsin.”
 10 dakika hiç konuşmadan geçti. İlker, arabayı bir kahve dükkanının önüne çekti. 
 “Filtre kahve alacağım, ne istersin?”
 “…”
 “Peki. Aynısından alıyorum sana da.”

Merve beklerken, torpido gözünden ayırmadığı gözünü bir an için camdan dışarı çevirdi. Bir sıkıntı yoktu. Olaylar birbirine girip geleceğe doğru ilerlemiyordu. Evde dinlenmek yaramış gibiydi. Caddeyi izlerken, bir otobüs durağa yanaştı. İnsanlar, mıknatısa doğru yuvarlanan küçük demir bilyeler gibi sürü halinde kapıya yöneldi. Otobüse son binen genç kadın da kartı basarken kısa bir deja-vu gelip geçti. Tam rahatlamışken devam etti. Kadın cüzdanını çantasına koyarken ekranda 0 TL yazıyordu. Aynı noktaya bakarken olaylar ilerledi. Deja-vecu’ya terfi etmişti. 
 
 // Binlerce araba hızlıca gözünün önünden geçti. // 10 saniye içinde önce akşam oldu sonra yine sabah. // Aynı otobüs durağa yanaştı. Çoğu aynı olan insanlar otobüse binerken, biraz uzaktaki kırtasiyeden çıkan, bakiyesi biten aynı kadını gördü. Elinde otobüs kartı vardı. Para yükletmiş olmalıydı. Otobüs tam kalkacakken koşup elini kaldırdı ve otobüs tekrar durup kadını aldı. İlerideki dört yola yaklaşırlarken ışık yeşile döndü ve şoför aynen devam etti. // Bir yandan, sol taraftan hızla gelen bir araba, az önce yanan kırmızı ışığa rağmen geçmek üzereydi. Otobüsü son anda fark edip direksiyonu sağa kırdı ama yetersizdi. Otobüsün kıç tarafına çarpmaktan kurtulamadı. // Kulaklarını boğan çığlık ve çarpışma sesiyle birlikte gördüğü şey, cam kırıkları ve kandı.// 
 
 Kendine geldiğinde kesik bir çığlık attı. İlker onu omzundan tutmuş sarsıyordu. İşaret parmağını Merve’nin gözleri takip edecek şekilde sağa sola sallarken “Tamam, buradasın.” dedi. 
 “Otobüsü takip etmeliyiz!” diye bağırdı Merve. “Az önce buradaydı. Çok uzaklaşmış olamaz.”
 İlker, torpido gözüne uzanıp bir ilaç tüpü, damlalık ve göz bandı çıkardı. Koltukların arasındaki bardaklıklara yerleştirdiği kahvelerden, Merve’ninkinin kapağını açıp ilaçtan iki damla koydu. 
 “Bu ilaç yol boyunca seni yatıştırır. O da yetmezse göz bandını kullanacağım.”
 Merve sesini daha çok yükseltti: “İçeride bir kadın var. Onu uyarmalıyız! Anlamıyor musun!”
 İlker arabayı çalıştırıp yola çıktı. Dört yola geldiklerinde Merve, “İşte tam burada!” dedi. “Yarın tam burada bir kaza olacak ve bunu engellememe izin vermiyorsun!”
 “Nasıl olacak bu?”
 “O kadın… Eğer kartında para kalmadığını hesaba katarak daha erken çıkarsa, kimse ölmeyecek.”
 “Emin misin? Bu dediğin yalnızca yarını kurtarmak olmasın sakın?” 
 “Ne saçmalıyorsun?”
 “Kaza olmasaydı, gelecekte ölecek insan sayısı sence daha mı az olacaktı daha mı fazla?”
 “2 kişiyi kurtarmış olacaktım. Ve birçok yaralıyı. Yani daha az.”
 “Bu yanılsamaya düşeceğini beklemezdim. Cevabın belki doğrudur; ancak gidiş yolun tamamen yanlış. Hesaba katmadığın şey, iki gerçeklik arasındaki farklar. Kaza gerçekleşmemiş olsa farklı bir gelecek, gerçekleştiği gerçeklikte ise farklı bir gelecek bizi bekliyor.”
 “Yani bir kazayı önlemem, gelecekte daha büyük kazalara neden olabilir mi demeye getiriyorsun?”
 “Kıyasladığın zaman, kazasız gelecekte çok daha az insanın öldüğünü iddia edemezsin. Yalnızca bu kazanın yarın gerçekleşecek olması, daha önemli olduğu illüzyonunu yaratıyor. Kaldı ki orada, senin için önemli bir insan da yok.”
 “Ama gördüm. Engelleyebilirim. Bu benim sorumluluğumda.”

Merve kahveyi eline aldı, tam içecekken şüpheyle bardağa baktı. İlker bunu fark edince damlalıkta kalan son damlayı kendi kahvesine damlattı ve içti. ‘’Artık içebilirsin?’’

Birkaç saat sonra araba durunca Merve göz bandını kaldırdı. Baya geniş yer kaplayan, büyük bir bina vardı önlerinde.
 “Burası hastane mi?”
 “Daha çok araştırma merkezi şeklinde çalışıyor. Özel vakalara bakan çok iyi doktorlar var. Ben bir nörolog olarak arada uğruyorum.”
 Arabadan çıkıp kapıya doğru uzanan yolda, bahçenin içinde ilerlerken İlker, “Bilardo sever misin?” dedi.
 “Birkaç kere denemiştim. Pek iyi değilim.”
 “Güzel. Bugün çok iyi oynayacaksın.”

Ciddi ciddi bodrum katında bilardo olan bir odaya girdiler. Merve hiç beklemediği bu durum karşısında biraz şaşırmıştı.
 “Ne oldu terapi yöntemimi beğenmedin mi?” diye sordu İlker.
 “Psikiyatr bile değilmişsin ki.”
 Hiçbir şey demeden eline ıstakayı tutuşturdu ve “Bu arada biraz sohbet edeceğiz,’’ dedi.

Masada toplar, dağınık vaziyette duruyordu.
 İlker: “Biraz deneme vuruşu yap. Ne kadar hızlı alıştığına şaşıracaksın.”
 Tam vuracakken bir anda durdu. Topun izlediği yol, zihninde belirmişti ve başarısız bir vuruş olacaktı. Tekrar ve tekrar ıstaka ucunu tam topun önünde durdurup, sonuçları kafasında izleyerek, nasıl vurması gerektiğini daha önceki oyunlarıyla birleştirip kısa sürede çözdü.

İlker, topları üçgen şeklinde hazırladı ve “Başla bakalım,” dedi. “Ancak senden ilk dağıtışta 6 ve 1'i sokmanı istiyorum. Şu yeşille sarı olan.”
 
 Merve, bir sürü senaryoyu gözden geçirdi ve yavaş yavaş istenene yaklaştı. Doğru noktayı bulduğu gibi de vurdu. Üstüne, toplar girmeden iki eliyle girecekleri delikleri gösteriyordu. Yüzündeki gülümseme, ilerleyen dakikalarda sesli gülmelere döndü. Keşke Aylin’i dinleyip biraz daha dışarı çıksaydım, gerçekten çok eğlenebilirdim diye düşünüyordu.

“Evet yavaştan başlayalım,” dedi İlker. “Daha önce boş durduğunu sanmıyorum. Zeki birine benziyorsun. Geleceği bilmenin ‘Nasıl?’ kısmı hakkındaki parçaları algıda seçmişsindir mutlaka.”
 “Tabii ki ama, bir sonuca ulaşmam imkansızdı.”
 “Peki, daha önceden dikkatini çeken şeyi söyleyeyim: Kelebek Etkisi.”
 “Biliyorum. Küçükken bir arkadaşımın evinde bu isimde bir film görmüştüm. Daha sonra çok karşıma çıktı evet, ne olduğunu biliyorum.”
 “Edward Lorenz’in kaos teorisi ile ilgilidir. Özetle, bir sistemin başlangıç verilerindeki küçük değişikliklerin, büyük ve öngörülemez sonuçlar doğurabilmesine denir. 9 nolu topa vurduğumda…” dedi ve nişan alıp beyazla vurdu. ‘’Senin 4'ünü istemeden sokacağımı kesin olarak bilemezdim.’’
 “Öngörülemez…” diye tekrarladı Merve.
 “Evet bizim gibi insanlar için öyle. Çünkü hesaplayamayacağımız pek çok parametre söz konusu,” dedi ve cebinden 1 lira çıkardı. “Bu parayı attığımda yazı veya tura gelmesi nelere bağlıdır?”
 Merve’nin aklına ilk olarak “Dönüş sayısı ve atış hızı” geldi.
 “Daha insani değişkenler düşün.”
 “Baş parmağınızın yaptığı hareket şekli?”
 “Güzel. Bu hareket de bana bağlı öyle değil mi? Peki ben neye bağlıyım?”
 “Kendinize. Yani… Kendi tercihlerinize işte.”
 “Tercihlerim de nasıl bir insan olduğuma bağlı. Nasıl bir insan olduğum ise geçmişte yaşadıklarıma bağlı.” Parayı göstererek, “Bu kumarın sonucu, beni etkileyen tüm geçmişe bağlı. Bazıları daha etkisiz, bazıları daha etkili, bazısı da tamamen etkisiz olmak üzere…” dedi.

Merve bir yandan topları tek tek sokuyordu.

“Yani neden-sonuç ilişkisi demeye getiriyorsunuz.”
 “Aynen öyle! Bu topu harekete geçirdiğimde, momentumunu hesaplayan bir makine, her topun son konumunu belirleyebilir. Ancak, içinde insan bulunan karmaşık sistemlerde bunu hesaplamak imkansız. İşte sen tam olarak busun. Nasıl yaptığını bilmiyoruz; ama belli nedenleri, net olarak sonuçlandırabiliyorsun. E gelecek dediğimiz şey de tam olarak bu zaten.”
 “Peki neden şu an sizin ne söyleyeceğinizi önceden göremiyorum?”
 “Kendininkileri görebiliyor musun?”

Hafızası geçmişe gidip içinde kendisinin de bulunduğu ilk deja-vecu’yu hatırladı. Bora denen çocuk ona yanaştığında gerçekleşmişti ve konuştuğu an her şey bozulmuştu.
 Merve düşünürken İlker başka bir topa odaklandı. “Mesela…” dedi. “Şu an yapacağım bu vuruşun sonuçlarını görebiliyor musun?”
 “Hayır.”
 “Ancak vurduktan sonra, belki görebilirsin ki bunu bir bilgisayar ‘bile’ yapar.”
 “Sadece kendi geleceğimi değil, kendi etkilediğim gelecekleri de göremiyorum.” diye devam etti Merve.
 “Kaçınılmaz olarak,” dedi İlker gülümserken. “Aksi taktirde bir paradoks oluşurdu. Şu an beni doğrudan etkilemektesin mesela. Bu da benim vuruş tercihlerimi etkiliyor. Az veya çok… Buna sistem diyelim. Bu odada aynı sistemin içindeyiz ve birbirimizi etkiliyoruz. Sadece uzaktan, hiçbir şeyi etkilemeden yaptığın gözlemlerin sonucu görebiliyorsun. Yani senin dışındaki sistemlerin…”
 “Etkilediğim yerde işler değişiyor,” dedi parktaki çocuğu düşünürken. Kuzeninin hayatı, karşılıklı etkileşim halinde bulunduğu bir meseleydi ve bu yüzden olaya onun dahil olduğu yerde deja-vecu kesilmişti.

Merve: “Sistem olayı biraz kafamı karıştırdı. Sonsuz tane sistem var orası tamam…”
 “Evet, birbirini etkilemeyen paralel olaylar. Daha sonra birleşebilirler tabii ki. Mesela televizyonda izlediğin bir basket maçının sonucu, sen oturduğun yerde ne yaparsan yap değişmez. Ama orada seyirciysen, sonucu etkileme ihtimalin biraz var. Oyuncuysan daha fazla… Sistemin dışındaki birisi, kendi sisteminde ne yaparsa yapsın, başka sistemlerdeki olayları değiştiremez. Gidip içlerine girmesi lazım.”
 “E yani, doğal olarak.” dedikten sonra son topu sokmak yerine bekledi. “Paradoks deme sebebini şimdi anladım.”
 
 “Evet anlamış olmalısın, çok bariz. Geleceği gösteren bir makine gelecek hakkında bilgi verirse, bu bilgi, geleceği gösterdiği geleceğin bilgisi midir, yoksa bilgiyi göstermediği geleceğin bilgisi mi? Bilgiyi bir insana verdiği an aynı zamanda geleceği de değiştirdiği anlamına gelir. Çünkü önceki gelecekte o insan o bilgiye sahip değildi. Bu da makinenin sonsuz defa işlem yapıp hiçbir zaman sonuca ulaşamaması anlamına gelir. Tek kaçış yolu bilgiyi kendine saklayıp hiçbir insana vermemesi. E elimizdeki bir makine değil, senin gibi bir insan olunca mecburen bilgi bir insanda kalıyor. Seni yoran ve kaçtığın şey de buydu. İçinde olduğun geleceği bilemezsin, dışında olmalısın.”
 
 Merve öylece İlker’in yüzüne bakıyordu. Lafının bittiğini geç fark edip “Evet… Çok bariz. Ben de, ben de bu şekilde anlamıştım. Tam olarak…” diyebildi.
 
 Merve: “Peki ya tüm evreni bir sistem olarak düşünürsek ve dışına bizi izleyen bir gözlemci koyarsak…”
 “Bu yüzden hayatımızın basket maçından farkı yok. Dışarıda ne yaparsa yapsın, bizim sonumuzu etkilemez.” diye tamamladı İlker. 
 “Peki o varlık benim bu yetime sahipse?”
 “Tüm sonuçları bilir ve tüm sonuçlar bellidir. Bu durumda özgür iradeden bahsedebilir misin?”
 Merve, “Tabii ki,” dedi ve elini kaldırdı. Bunu özgür irademle yaptım.
 “Peki az önceki soruyu sormasaydım da bunu yapacak mıydın? ‘İsteyerek’ yapmış olman, bu konuda özgür olduğun yanılsamasını yaratıyor. Ancak istemeni sağlayan başka nedenler de var. İşte nörolog olarak araştırdığım şey bu. Beyindeki sinirler ve nörotransmitter maddeler de birbirlerini bir neden sonuç ilişkisi içinde etkiliyor mu? Onu, evrendeki tüm sistemlerden ayırmak mantıklı mı?”

İçeriye bir kadın girdi ve “Oda hazır,” dedi.
 İlker: “İstersen çıkalım artık yukarı. Senin için harika bir yerimiz var.”
 
 Çelik bir kapının önüne geldiler. Onu açtıktan sonra, dar koridorun sonunda bir çelik kapı daha göründü. Onu da açtılar ve Merve içeriye girdi. Girer girmez kapı üstüne kapandı. Bir anlık şaşkınlık ile kapıya bakıp kaldı. 
 
 Kapı üzerindeki mikrofondan İlker’in sesi geldi: “Yaşaman için gereken her şey içeride. Benim sesimin de kapanması ile birlikte, artık tamamen Dünya’dan bağımsız bir ortamdasın. Ne kadar bağırırsan bağır seni duymayız. Yalıtım baya iyi tasarlandı. Ancak, Dünya senden bağımsız değil.”
 Merve etrafına baktı ve duvarlara sabitlenmiş üç tane TV gördü.
 “Televizyon mu!?’’
 “Onlar, Dünya’yı izlemeni sağlayacak. Yayını dışarıdan biz sağlayacağız. Ancak; bizi etkilememen için, içerde ne yaptığından haberimiz olmaması gerekiyor. Arkana bakarsan, tabanla tavan arasında bir silindir göreceksin. Belli saatlerde o silindire yukarıdan yemek inecek. Daha sonra platform, boşları aşağıya götürecek, sonra yine yemek gelecek. Bunlar senin yiyip yememenden bağımsız gerçekleşecek. Zamanı gelene kadar senin hakkında hiçbir fikrimiz olmayacak. Ve son olarak, özgürlüğün için yaz.’’
 Mikrofon kapandı. İçeriye zifiri sessizlik hakimdi. Odaya, üzerinde defter ve kalem olan bir masa koymuşlardı. Belli ki buraya yazması isteniyordu. Ama ne yazacaktı ki?

Her duvardaki üç TV, aynı anda açıldı ve aynı yayını yapmaya başladı. Belirli haberler, faili meçhul vakalar, cinayetler dönüp duruyordu. Merve, bakmamak için kendini zorluyordu ama küçücük odada kaçış yoktu. Kendini, odanın tuvaletine kapattı ama bu daha kötüydü. Orada bile televizyon vardı!

İstemsizce, kendisine gösterilen olayların gelecek sonuçları, gözünün önüne seriliyordu. Kalemi ve defteri alıp yere bağdaş kurdu. Dayanabileceği sınırı merak ediyordu ve hiçbir şey yapmadan ileri geri sallanıyordu. 
 
 Derken, yayın değişti. Tüm televizyonlarda dizi açıldı. İşte bu az öncekinden çok daha kötüydü. Senaryolu ve suni olaylardı diziler. Kendi kafasında yarattığı sonuçlar, hiç görmediği senarist ve yönetmenin kafasında yarattığı sonuçlarla çarpışıyor, birbirine giriyordu. Bu da beynini uyuşturuyordu. Üstüne bir de şu dandik, sırf tuttuğu için kopyala yapıştırla yenisi çekilen Türk dizilerinden gösteriyorlardı ya işkence ikiye katlanıyordu. Orda kim olsa beyni uyuşurdu.

Tekrar haber yayını başladı. Cep telefonu kamerasından çekilmiş görüntülerde adamın biri, polisi görünce tüfekle havaya ateş ediyordu. Daha sonra bir arabaya binip kaçıyordu. Haberde söylenene göre adam, bir meyve kamyonetine saldırmıştı.
 Merve yazmaya başladı: ‘’Karınca, uçak, afrika, sivrisinek, film… Başarılı bir ameliyat… Bağlandığı yalanları yaşatmak için ilaçları reddediyor. Yüksek doz LSD kullanımı… ’’
 Her haber için gördüğünü yazıyordu. Net olanlarda olay anlatıyor, olmayanlarda anahtar kelime kullanıyordu.

Tüm dünyadan politik haberlere geçince; sadece Belçikalı bir gazetecinin yazdığı köşe yazısının, uzun yıllar sonra 3.Dünya savaşına yol açtığını gördü. O adamın gazeteci olma sebeplerini etkileyen sebepler arasındaki çok daha küçük şeyleri düşündü Merve. Belki de babası A ilkokulu yerine B ilkokuluna gönderseydi, 3.Dünya savaşı gecikebilir hatta hiç yaşanmayabilirdi.

Bu durumda zamanı geri sardığımızda aynı sebepler aynı sonuçları etkilerdi ve hep aynı şeyler yaşanırdı. Filmi geri sarmak gibi… Evrenin başlangıcı sabit olduğu sürece, tüm zaman sabitti. Aynı şeyleri tekrar tekrar düşünmek zorunda kalıyordu çünkü bu kabul edilemezdi. Özgür iradesi bal gibi de vardı işte… Şimdi kapı açılsa sistemin içine dahil olurdu ve geleceği değiştirirdi. Ama ya bunu yapacağı da önceden belliyse? 
 
 Bir an için kendisini, tüm sistemlerin dışında hissetme yanılgısına düşmüştü. Merve’yi de içine alan bir sistemi, tüm evreni dışarıdan izleyen başka bir ideal gözlemci hayal etmesi yeterliydi oysa ki. Böyle bir varlığın gerçek olmasına bile gerek yoktu. Olsaydı ne olacağını bilirdi, olmasaydı bilmezdi. Tek değişen buydu ama ne olacağı her halükarda belliydi.

Bunları düşünmesini sağlayan şey de buraya gelmiş olması ve İlker Öney’di. Teoriye göre bu düşünceleri bile özgür iradesinin ürünü değildi. Birden gözüne üst köşedeki kamera takıldı. Deneyin sağlığı için gözlenmemesi gerekiyorsa neden kamera vardı?

******

André Boyer, Fransa’da kapatıldığı araştırma hastanesinde, tüm evrenden izole odasından Dünya’yı izliyordu. Küçük bir televizyonda da Merve vardı.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.