Saedi’nin Top Romanı Üzerine

Bu yazıda Saedi’nin Türkçede ilk kez basılan bir kitabının kritiğini yapmaya çalışacağım. YKY tarafından Türkçe’ye kazandırılan bu eser için öncelikle teşekkür etmem gerekiyor, zira dünyada az çok bilinen büyük bir edebiyatçının anlatımını ve yeteneğini görmemize vesile olması büyük bir hizmet. Üstelik bu kişinin Tebrizli bir romancı olması ve yanı başımızda yaşamış olması ayrı bir güzellik. Anlattığı bu coğrafyaların hikayesi…

Ejderha:

Tanıtıma ejderhalardan bahsederek başlayayım. Fantastik edebiyatın klasik anlamda edebiyatın anlatım imkânlarının sınırına gelindiği düşünüldüğünden modern bir mitoloji üretmek gayesiyle ortaya çıktığı biliniyor. Masallarla aktarıla gelen doğaüstü olayların ve kahramanların bir şekilde roman türüne giydirilmesi olarak da yorumlanabilir. Bu anlatılar içinde en yaygın unsurlardan birisi de ejderhalardır. Neredeyse, ejderhasız fantastik edebiyat olmaz. Kanaatimce bunun anlaşılabilir bir sebebi var. İddiam belki abartılı gelebilir, bence mutlaklığı ifade etme yeteneğinin tıkandığı yerde devreye girmiştir ejderhalar. Bir sorgulanamazlığı temsil ederler. Ejderhalar, neyseler odurlar ama her zaman tehlikelidirler, kimi edebiyatçı onları atom bombasıyla eş değer tutar, kimi yenilmez bir silah olarak görür, ancak ejderhalar değiştirilebilir ve sorgulanabilir unsurlar asla değildir ve tehlikelidirler. Her zaman kendilerine sakince yaklaşılması gereken varlıklardır. Mutlaklık burada önemli bir kelime zira edebiyatçılar mutlaklık ifade eden şeyler severler. Bir değişmezin etrafında kurguyu şekillendirmek ve ortak bir anlatı kümesinde eritmek, komplikasyonların içinde boğulmaktan daha kolaydır. İyi edebiyatçılar ise ejderha gibi figürlere ihtiyaç duymadan bir durumsallık üzerinden mutlaklık ifade eden argümanlarla hikayeyi kurabilirler. Mesela Saramago bunu en başarılı yapanlardan biridir, sorgulanamaz ve değiştirilemez mutlaklıklar bulma noktasında oldukça mahirdir. Edebiyatın tanrısı sıfatına uygun görülmesi kesinlikle gereksiz bir övgü ifadesi değil. Bu bağlamda, Saedi’nin Top romanı ejderhalara ihtiyaç duymadan bir mutlaklığın etrafında şekillenen güçlü bir anlatı olarak rahatlıkla zikredilebilir. Romanda gücü ve kudreti sorgulanamaz bir Top vardır, varlığı bile yoğun bir korku üretmek için yeterlidir.

Hikaye:

Saedi’nin hikayesi İran’ın kuzeyinde geçer. Politik, etnik ve ekonomik bir takım gerilimlerin yaşandığı bölgede Rusların büyük ve korkutucu bir top ile güneye inmesi sonrasında oluşan atmosferde yaşananlar üzerinden ortaya çıkan çıkar kavgaları ve entrikalar şiirsel bir dille betimlenir. Büyük bir topla güneye inen Ruslar neden ordadır pek anlaşılmaz ancak tüm dengeler bu inişle birlikte değişir ister istemez. Şahsevenler, isyan hazırlığı içindeki Tatlar, göçe be obaların otlak kavgaları, köy ve kasabaları talan eden birlikler, sürülerdeki koyunlarını telef olmaktan korunmak için didinip duran hocalar başarılı bir şekilde metne işlenmiştir.

Romanda yazarın politik tutumuna dair pek fazla işaret bulamayız. Zira yazıldığı dönemdeki ülke siyaseti gözetilerek tercih ettiği ve desteklediği unsurlardan tarafsız bir dille bahseder yazar. Bununla birlikte yağmacılıkla problemi olmayan unsurları, din satıcılarını kirli bir şekilde resmeder. Ruslar ise bir anlamsızlığa gömülmüştür. Bu haliyle bile oldukça sert bulunabilecek eleştirileri içerdiği söylenebilir metnin. Rusların romandaki anlamsız gezinmelerini İran kültürünün derinliği ile ilişkilendirebilir miyiz, pekala mümkün.

Çevirmen:

Çevirmen ve çeviri hakkında da bir şeyler söylemek isterim. Kitabın çevirisinde dil olarak akışkanlığı bozan bir hataya rastlamadım. İnce eleyip sık dokuyunca çıkabilir belki bir şeyler, genel olarak bence başarılı bir çeviri olmuş. Bu durumun arkasında çevirenlerin Farsçaya ve Türkçeye hâkim bir çift olması, birinin Fars ve birinin de Türk olması etkisini göstermiş gibi görünüyor. Umarım daha fazla işe imza atarlar. Lakin demeden edemicem, önsöz olarak yazılan metin ki çevirmenlerden biri tarafından kaleme alınmış, Saedi’nin anlatmak istediklerini hiç anlamamış biri tarafından yazılmış gibi. Kitapta karşılaştığım ile önsözde vurgulanan şeyler arasında uçurum vardı. Metni, önsözü hiç okumadan okursanız daha sağlıklı olur. Önsöz adıyla yazılan şey, sanki bir edebiyat dergisine yazılmış, bol spoiler içeren, kitaba dikkat çekmek için klişelere başvuran, metindeki gücü abartılı ama gerçeğe dayamayan argümanlarla aktarmaya çalışan bir tanıtım yazısı. Kitabın sonunda olanı önsözde anlıyorsunuz. Önsüz adı verilen metinler için böyle bir durum hiç sağlıklı değil. Belki İran’da böyle yapılıyordur bu işler, açıkçası tam emin değilim ama ben pek hoşlanmadım tanıtım yazısından.

Çevirmenin tanıtım/reklam yazısında(o metin bir önsöz felan değil kesinlikle) ve yayınlanan bir röportajında üzerine basa basa Saedi’nin Türkmen olmasına ve Türkçe yazma özlemine vurgu yapılmış. Bu bilgi bir kritik metninde anlamlı bulanabilir en azından çevirmenlerin bu lansmanında bir ulusalcılığa dokunma derdi anlaşılabilir. Aklıma gelmişken bu kısmı açayım biraz, açıkçası yazarın böyle bir özleminin olması bence pek anlamlı bir bilgi değil. Türkçe de yazsaymış ama yayınlamasaymış, zamanı gelince bir yayınlayan illa ki bulunurdu. Devlet bireyin beyninde geçenlere de müdahale edebilecek kadar kudretli değil nihayetinde.. Hülasa bu bilgide bir takım çelişkiler ve reklam kokusu almadım değil. Farsça dilinde de oldukça başarılı bir iş çıkarabilmiş olması yeterince kıymetli bir bilgi olarak öylece duruyor.

Hülasa Saedi için söylenen Marquez’den önceki Marquez lafının eksiği var fazlası yok diyebilirim. Kitabı da okumanızı ısrarla öneririm. Bundan sonra yayınlanırsa başka kitaplarını da okumayı düşünüyorum şimdiden..

Tedarik için: idefix


Originally published at bedrimunir.wordpress.com on August 15, 2017.

Like what you read? Give Bedri Soylu a round of applause.

From a quick cheer to a standing ovation, clap to show how much you enjoyed this story.