Populist Google’ın Tekinsiz Vadisi ve Maria Schneider

2008 yılında orkestra şefi, besteci Maria Schneider’in (resimde sağda olan) Concert in the Garden albümünü almıştım Amazon’dan. Zamanı önemli olduğu için özellikle Amazon’dan alış tarihime bakıp da yazıyorum, 29 Nisan 2008. Albümü çok sevdim, sonra meraktan Maria Schneider’i Google’da aratttım. Tipini, nasıl biri olduğunu, hayatını vs. merak ediyordum. Bugün 2015’te bu yazıyı yazarken resimler arasından tekrar arattım, işte sonuç:

Bu gördüğünüz kadın (yazının ana resminde resimde solda olan) Bertolucci’nin Paris’te Son Tango’unda Marlon Brando ile birlikte oynayan Maria Schneider. Filmin güzelliğinden, sonra içindeki meşhur sansasyonal tereyağlı anal seks sahnesinden dolayı benim Maria Schneider oyuncu Maria Schneider’e yenilmişti, listeye girememişti, gördüğünüz gibi hala da durum pek farklı değil.
Sonra müzisyenliğini sevmediğim ama iyi bir davulcu olan Steve Smith’i arattım, ona da ulaşamadım, çünkü benim Steve Smith’ten daha meşhur bir tane kriket, bir tane de Amerikan Futbolu oyuncusu var. Bugün için durum biraz daha iyi gördüğünüz gibi “Steve Smith Drummer” gibi bir bölüm açtı Google.

Google’ın algoritması formül olarak karışık belki ama mantık olarak basit. Size onca bilgi arasından en önemli olduğunu düşündüğü bilgiyi getiriyor. Bunun için sitenin trafiğine, kaç tane sitenin ona refere ettiğine, o sitelerin önemine ve benzeri şeylere bakıyor. Sonuçta tüm bunları kullanıcıların hareketi belirliyor. Yani kullanıcılar seksi oyuncu Maria Schneider’e benim zavallı orkestra şefi Maria Schneider’den daha çok rağbet ettiği için benimki orada gözükmüyor.
Sonra Google giderek kişiye özel sonuç gösterme işine daha da ağırlık verdi. Şu an toplam 57 ayrı şeye bakıyormuş. Arama geçmişiniz, bilgisayarınızın dili, konumunuz gibi. Artık bana çıkan sonuç ile size çıkan sonuç tamamen farklı.
Her ne kadar Google kişiye özel sonuçlar getiriyorsa da bana hala istediğim sonuçları getiremiyor. Yine de insaflı davranayım, algoritmasında son yaptığı güncellemelerle artık, en popüler olana tepede yer verdikten sonra diğer kendisine göre daha az muhtemel alternatifleri de sağda altta bir yere koyuyor

Bir süredir bu konuda benimle aynı fikirde olup yazıp çizen bir insan var mı diye araştırıyorum. Eli Pariser adında bir internet aktivistine ulaştım. Kendisinin bu konuyla ilgili yazdığı bir de kitap var, adı: The Filter Bubble: What the Internet Is Hiding from You.

Eli Pariser kitabında Google’ın, Facebook’un ya da haber sitelerinin sadece kişiye özel içerik gösterdiği için giderek kendi bilgi balonunuzun (the filter bubble) içine hapsolduğunuzu anlatıyor. O balonun dışına çıkma özgürlüğünüz yok. Örneğin Facebook Edgerank algoritması ile newsfeed’inizde kimi çıkacağına karar veriyor. 3 şeye bakıyor. Kişiyle olan yakınlığınıza — sevgili, akraba değerli, kişiyle yazışmış olmanız değerli -, içeriğin ağırlığına — resimli ise değerli ama link varsa o kadar değerli değil gibi -, 3. olarak da içeriğin paylaşıldığı anın tarihine — geçmişte kalan içeriğin değeri de düşüyor -.
Peki bunun sonunda ne oluyor? Sizin 2000 tane arkadaşınız olsa bile Facebook size bu algoritma ile sadece 100 kadarının hareketini gösteriyor. Gerçek hayatta samimi olduğunuz ama Facebook’ta çok aktif olmayan bir arkadaşınız newsfeed’inizde ister istemez doğal seleksiyona uğruyor. Bu ne demek oluyor? Facebook ve Google size en sonunda kendinize yakın düşünen insanlar ve fikirlerle dolu bir balonun içine hapsetmiş oluyor. Tüm dünyayı birbirine bağladığı düşünülen internet, kişiselleştirme teknolojileri yüzünden sizi aslında mahallenizden çıkartmıyor.
İnsanlar üzerinde yapılan meşhur deneyden bahsediyor Pariser. Deneklere zeki ya da aptal olduklarını söyleyip gözlemlendiğinde, zeki muamelesi yapılanların ilerleme kaydettiğinin, aptal muamelesi yapılanların da ilerleyemediği çalışan anne gibi. Bu bizim gerçek dünyayı görmemizi zorlaştırıyor, dünyayı kendimiz gibi algılamamıza sebep oluyor. Benim Facebook arkadaşlarımın hepsi aynı adamdan hoşlanmıyor mesela:) Bizi geçtim, bir süre sonra tüm dünyanın ondan nefret ettiğini düşünmeye başlıyoruz, bu bizi gerçek hayatta bize benzemeyenden uzaklaştırıyor, onları anlamamızı zorlaştırıyor, kendimizle aynı düşüncede olanlara da daha çok bağlanmamıza sebep oluyor. Belki de tüm dünyanın giderek radikalleşmesinin sebebi de budur.
Pariser de yakındığı bu vahimliği anlatmak için enfes bir tabir de kullanıyor. “Kişiselleştirmenin tekinsiz vadisindeyiz” diyor. İlginç olduğu için açıklayacağım. “Tekinsiz /uncanny / unheimlich” Freud’un 1919’da yazdığı bir makalesinde ortaya attığı bir tanım. Makaleye buradan ulaşabilirsiniz. Okumadan önce E.T.A. Hoffmann’ın Kum Adam hikayesini de okumanızı tavsiye ederim. Masahiro Moriadlı bir robot tasarımcısı da Freud’un bu makalesinden esinlenerek bir robotun insana benzemesinde eğer belli bir sınır geçilirse tekinsiz vadiye ulaşılacağını, korkutucu olacağını öne sürüyor. Yapay Zeka filminde annenin robot çocuğun duyguları olmaya başladığını anladığı anda yüzündeki dehşeti hatırlayın, işte orası tekinsiz vadi. Bu konuda ileride daha detaylı yazarım.
Karşımıza çıkan herşeyin popülerlik ve bizim önceki seçimlerimizden dolayı oluşmasının daha derininde şöyle bir şey de var: Popülerliğin özgül ağırlığı, önceki seçimlerimizin özgül ağırlığından yüksek. Yani ben ne kadar internet üzerinden caz ile ilgili hareket yapmış olsam da Google bana oyuncu Maria Schneider’i getiriyor. Hadi diyelim sinema ile ilgili de çok arama yaptım o yüzden oluyor olabilir desek bile Steve Smith örneği bunu tamamen doğruluyor. Türkiye’den bağlanıyorum, Türkiye’de ne krikete ne de amerikan futboluna ilgi var, ayrıca onca caz videosu izlemiş, makalesi okumuşumdur, yine de aradığım Steve Smith’e bir çırpıda ulaşamıyorum.
Komik bir örnek vereyim. Erkek fotoğrafçı bir arkadaşımın adı ve soyadı meşhur bir dansözün adı ve soyadıyla aynı olduğu için Google arama sonuçlarında var olamıyor. Popüler olmayan şeyin Google açısından rank değeri — aslında değeri desem de olur — düşüyor. Yani belki 100 yıl sonra bir Bill Evans (piyanist olan) videosunaulaşmak hayli zor olacak. Fotoğrafçı arkadaşımın bugün başına gelen 100 yıl sonra Bill Evans’ın başına niye gelmesin?
Bir başka konu da tarihin tekrar yazılması. IMDB sitesini takip ediyorsunuzdur. IMDB sitesinin puanlamaya göre sinema tarihinin ilk 250 listesine bir bakın. İçinde Jurassic Park, Die Hard’ın olduğu bir liste. Yeni gelen kuşak sevdiği filmi puanlamayı seviyor ve koca bir yüzyıllık sanat dalının en iyileri diye oluşturulan bir listenin içine yavaştan yavaştan Die Hard gibi haketmeyen filmler girmeye başladı. Gençlerin suçu yok, onlar puan veriyorlar ama verdikleri puan gerçekten iyi bir filmi o listeden çıkartıyor. Yani 2000’lerde doğmuş bir genç verdiği puanla, hiç yaşamadığı bir önceki yüzyılın listesinde değişiklik yapabiliyor, bu bence korkunç bir şey.
Film izlemeden önce IMDB puanına bakmanız bir anlam ifade etmiyor. Bu sistemi çökertecek bir şey bulmalısınız. Mesela RottenTomatoes.com a girip puanın eleştirmenlerin verdiği puana, bir de halkın verdiği puana bakabilirsiniz. Eleştirmenlerinki çok yüksek, halkınki çok düşükse iyi olma ihtimali yüksek bir sanat filmidir. İkisi de yüksekse iyi hoş seyirlik bir film olma ihtimali yüksek. Ben kendi adıma söyliyeyim, benim hiç güvenim kalmadı, sadece yakın zevkine güvendiğim arkadaşlarımın tavsiyelerini dinliyorum. Deneme yanılma yapma lüksüm kalmadı, kısıtlı zamanım var.
Sanırım bir süre sonra film ya da müzik eleştirmenliği de kalmayacak, Google size en hoşlanacağınız şeyi söyleyecek, bu listeler size en doğruymuş gibi olanı verecek, sizi şaşırtacak bir şeyle karşılaşmanız imkansız bir hal alacak. Filtre balonunuzdan, bir nevi güvenli ağınızdaki sıkıcı, tekinsiz vadiden kaçış yok gibi gözüküyor.