Yukio Mishima Üzerine

2014’ün Nisan ayının ilk 2 haftasını, tam baharı müjdeleyen kiraz ağaçlarının çiçeklerinin olgunluğa ulaştığı zamanı — Japonlar Sakura diyor — Kyoto’da geçirdik. 2. Dünya savaşı öncesi Japonya asıl ilgimi çektiği için Tokyo’da 3 gün, Kyoto’da 12 gün kaldık. Bunu ayrıca anlatırım.

Tesadüf eseri aynı zamanda orda olan lise arkadaşım Engin ile beraber Kyoto sokaklarında yürürken Japon yazarlardan konuşuyorduk. Yola çıkmadan önce Yasunari Kawabata’nın Karlar Ülkesi‘ni okumuştum. Murakami’yi saymıyoruz, fazla Amerikalı, Kazuo Ishiguro tam bir İngiliz, kitabından uyarlanan Remains of the Day filmini biliyorsunuzdur. Sonra bir yerde oturup sake içerken Engin Mishima’dan bahsetti. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, bu bence bir yerde yaşamak için gayet yeterli bir sebep, sake içmek için oturduğunuz en geleneksel bardan, esnaf lokantası tadında yerlere kadar her yerde caz çalıyor. Caz derken bizim burda çalan gibi hafif müzik kıvamında cazdan bahsetmiyorum. Thelonious Monk,Sonny Rollins, Ornette Coleman‘ın hızlı parçaları çalıyor. Neyse bunu da sonra detaylı anlatırım :).

Döner dönmez Mishima’nın Yaz Ortasında Ölüm kitabını aldım, bir çırpıda okudum, okuduğum en güzel, depresif ve erotik hikaye kitaplarından biri. Erotik diyorum, içindeki hikayelerden birinin etkileyici sonunu yazıyorum:

Esas oğlan Hiro, sevdiği kız Miçiko’nun bir anda aklına gelen makyaj oyunu içinde kendisine ruj sürmesine izin verir, Hiro’nun ağzından:

Bir uşak gibi diz çökerek gözlerimi kapatıp yüzümü uzatarak bekledim. Miçiko’nun oturuşunu düzelttiğini hissettim. Sonra bir yerlerde duymaya alıştığım bir koku yayan sıcak kollar usulca boynuma dolanıverdi. Dizlerinin üzerinde duran kadının dengesiz duruşundan kaynaklanan hafif titremeyi hissedebiliyordum. Sağ elinde ruj tuttuğunu anlayabiliyordum. Nefesi nefesimle bir bütün olacak ölçüde, alev alev yanan yüzü göremediğim kocaman bir gül gibi tam karşımdaydı.
O an bir yerlerim acıyormuş gibi oldum. Acı, bir sanrıdan ibaret olsa gerek. Kırılgan bir ağırlık dudaklarıma yüklenmişti. O ağırlık yaşam sıcaklığıyla kaplıydı. Dudaklarımdaki kırışıklar tek bir noktaya toplanarak uyuştu ve belki de Tanrı’nın bile görmezden geleceği bir rüyaya dalıverdi.
Böylece her nasılsa, başka birinin dudaklarının benim dudaklarımın yerine geçtiğini hissettim.

Can Yayınları’ndan çıkan Yaz Ortasında Ölüm kitabında basılmamış çok güzel ve ilginç bir hikaye var, internette buldum, buradan okuyabilirsiniz.

Böyle depresif ve çarpıcı, ölüme dair bu kadar ilginç şeyler yazan adamın hayatını merak edip hakkında okumaya başladım. Asıl adı Hiraoka Kimitake, 1925’te doğmuş. Yatalak büyükannesi Natsu 12 yaşına kadar onu yanında tutuyor. Sadece kız kuzenleri ve bebeklerle oynamasına izin var. Tokugava dönemi samuraylarıyla ilişkili bir aileden geliyor ve aile aristokrat geleneklerine hep sadık kalıyor. 12 yaşından sonra annesiyle ilişkisi başlayabiliyor.

Yukio Mishima adını alıyor, Yukio Fuji Dağı’nın karlı tepelerinin izlendiği şehrin adı, Mishima da kar demek. İkinci kitabı “Bir Maskenin İtirafları” içinde kendi eşcinsel ilişkisini anlattığı otobiyografik bir roman. “Kadınlara kur yapmaktan hoşlanıyorum, fakat cinsel birleşmeyi bir kadınla yapmak ilgi alanım dışında” diyor. Aşırı derecede milliyetçi (milliyetçi bir adamı bu kadar seveceğim aklıma gelmezdi). 2. Dünya savaşı sonrası Japonya’nın batıya özenmesine, samuray geleneklerinin unutulmasına şiddetle karşı çıkıyor. Japonya’nın yozlaştığını düşünüyor.
İnsanın bedenine ve nefsine sahip çıkmasının önemli olduğunu düşünüyor, aşırı derecede spor yapıyor, kaslı bir vücuda, 2. derece karate siyah kuşağa sahip oluyor. Kan, acı, ölüm en büyük fantazileri oluyor.

Weeping Tree (Ağlayan Ağaç), Kyoto

Japon resimlerinde resmedilen doğa aslında Japonların kendi müdahelesi ile daha da güzelleştirilen bir doğaymış, Japonya’da o ağaçları yakından görünce insan anlıyor. Örneğin o ilginç şekilli ağaçlar aslında özel olarak budanmışlar. Hatta Kyoto’daki meşhur yerlere kadar uzanan dalları ile Ağlayan Ağac’ı yakından gördüğünüzde ağaca kendini hayran bıraktıran asıl formunun tutturulmuş misinalarla verildiğini görüyorsunuz (çektiğim resmin soluna dikkatli bakarsanız misinaları görebilirsiniz). Ağacın özel meşhur bir de bakıcısı var. Buradan kendisi ile yapılan röportajıokuyabilirsiniz. Yani yumurta mı tavuktan çıkmış, tavuk mu yumurtadan çıkmış misali, acaba japonlar böyle resmedecekleri ya da haiku yazacakları doğaya mı sahipler yoksa o doğayı yaratıp da sonra mı resmediyorlar tartışılır.

Bu anlattığım japon paradoksu Mishima’nın hayatında da var, hatta bu yazıda anlattığım herşeyde de görebilirsiniz. Adı ve soyadı örneğin, karlı tepeleri izleyen (Yukio), karın kendisi (Mishima). Hayatında olan herşeyi yazılarında kullanıyor, hayatını da sanki performans sanatçısı mağrurluğuyla yaşıyor. Seppuku bizim bildiğimiz haliyle harakiri en büyük fantazilerinden biri kendi çektiği ve oynadığı kısa bir filmde bunu belgeliyor. Filmin fonda wagner çalan bir versiyonun buldum:

Yaz Ortasında Ölüm’den sonra Dalgaların Sesi‘ni okudum. Saf bir aşk hikayesi ama tabii o kadar saf olabilmesi için Japonya’nın küçük bir adasında, büyük şehirde uzakta bir yerde gerçekleşiyor.

Balkondan toplanan kalabalığa ve gazetecilere hazırladığı manifestoyu ve taleplerini okuyor

Mishima, müridlerinden kendi milliyetçi askeri örgütünü kuruyor, adı Tate no Kai ve düzenli olarak onlara eğitim veriyor. 25 Kasım 1970’de örgütün 4 üyesi ile Japonya Silahlı Kuvvetleri’nin Tokyo’daki Ichigaya Kampı’nı ziyaret edip komutanı sandalyesine bağlıyor, esir alıyorlar. Odanın balkonundan toplanan kalabalığa ve gazetecilere hazırladığı manifestoyu ve taleplerini okuyor, sonra aynen kısa filmindeki gibi seppuku yaparak intihar ediyor. Üyelerden Hiroyasu Koga daha önceden aralarında kararlaştırdıkları şekilde geleneğe uygun olarak daha fazla acı çekmemesi için kafasını kesiyor. Bazı yerlerde ilk vuruşta kafasını tamamen vücudundan ayıramadığı, acısını hızlıca bitiremediği için kendisinin de seppuku yaptığı yazıyor ama ne kadar doğru bilmiyorum. Mishima öldükten sonra bu intiharı 1 yıl önceden planladığı ve ona yardımcı olan örgütün 4 üyesine mahkemede kendini savunabilmeleri için yüklü miktarda para bıraktığı ortaya çıkıyor.

Bu arada Mishima’nın hayatını anlatan ilginç bir film de izledim, adı “Mishima: A Life In Four Chapters”

Film hayatını 4 bölümde anlatıyor, aynı zamanda o dönemlerde yazdığı 4 kitabı da aktarıyor. Kurgusu çok ilginç. Filmdeki 3 ayrı zaman, Mishima’nın hayatında renkli, geçmişinde siyah beyaz, kitabındaki hikayeyi anlatırken de stüdyoda teatral sahnelerle ayrıştırılmış.

45 yıllık hayatında 13 makale, 52 tiyatro oyunu, 143 kısa hikâye ve 20 roman yazmış. 3 kere Nobel’e aday gösterilmiş ama hiç alamamış, alsaydı sanırım ödül konuşmasında seppeku’yu (intihar) gerçekleştirirdi, hayatının eserini yaptığını düşünerek.

İntiharı Henry Miller’in “Reflections on the Death of Mishima” ve Marguerite Yourcenar’ın “Mişima ya da Boşluk Algısı” kitaplarına konu olmuş.

Başyapıtı olarak kabul edilen son 4 kitaplık serisi Bereket Denizi’nin ilk kitabı Bahar Karları’na başladım. Yazıyı bu sabah kitabın başlarında okuduğum bir pasajla bitiriyorum. Bir tören sırasında Japon Prenses’in (Kasuga) eteğini tutan çocuğun (Kiyoaki) gözünden anlık bir olay:

Prenses Kasuga’nın saçlarında has verniğin siyahlığı ve parlaklığı vardı. Özenle tasarlanıp biçimlenmiş saçları arkadan bakıldığında boynunun bembeyaz dokusunun içine girip yok oluyormuş gibi görünüyor, giysinin açık yakasının daha da belirgenleştirdiği hafifçe parlayan çıplak omuzlarına tel tel dökülüyordu.
Sırtını dimdik tutuyor, kararlı adımlarla, eteğini taşıyanlara hiçbir güçlük çıkarmadan yürüyordu ama geniş bir yelpazaye benzeyen bu beyaz kürk Kiyoaki’ye, karla kaplı bir zirvenin yer değiştiren butlutlarla bir örtülüp bir sönüyormuş gibi geliyordu. Tam o anda, yaşamında ilk kez kadın güzelliğini bütün yeğinliğiyle algıladı — onu kendinden geçiren, çiçek misali açmış, göz kamaştırıcı bir zariflik.
Prenses Kasuga’nın bolca sürdüğü Fransız kokusu eteğine kadar sinmişti, tütsüden yayılan misk kokusunu bastırıyordu. Koridorun aşağı bölümünde bir yerde Kiyoaki bir an sendeledi, elinde olmadan eteğin ucunu çekiverdi. Prenses belli belirsiz başını çevirdi, genç suçluya kızmadığını göstermek için kibarca gülümsedi. Hareketini kimse fark etmemişti; gövdesini dindik tutmayı sürdürürken hafifçe dönmüş, dudağının bir kıyısını Kiyoaki’nin kısacık bir an için görmesine izin vermişti. O sırada bir tutam saçı aydınlık, beyaz yanağına kaymış, bir gözünün hafifçe çekik kenarında bir gülümseme, sönmüş ateşteki bir kıvılcım gibi parlayıvermişti. Oysa biçimli profili kıpırdamamıştı bile. Sanki hiçbir şey olmamıştı… Yüzünün o anlık, hafifçe yandan görüntüsü — profili denemeyecek kadar belli belirsiz bir görüntüydü çünkü — Kiyoaki için saf bir kristalin prizmasından, bir gökkuşağının bir anlık parıltısından farksızdı.