Yok Oluşa Doğru / Racing Extinction

Akdeniz, İtalya ve Alp Dağları Fotoğraf: Uluslararası Uzay İstasyonu

“Söz konusu olan doğanın tamamen yok olması ise buna seyirci kalınamaz. Herkesin bir şekilde harekete geçmesi gerekir. Kim olduğunun önemi yok, herkes yeteneğini bu büyük sorunu çözmek için kullanabilir. Her ne olursa olsun takım ruhuyla çalışarak bu çılgınlığa bir son vermek zorundayız. Şu anda tam o noktadayız, ya her şeyin sonunda ya da bir akımın başlangıcında…”

Gezegenimizde doğal yollardan her yıl, 1 milyon canlı türüne karşılık 1 türün nesli tükeniyor. Fakat biz doğal olanın olmasına izin vermiyoruz. Canlı türlerini, olması gerekenden binlerce kat daha hızlı bir tükenişe sürüklüyoruz. Bu üzücü gerçeği Racing Extinction diye bir belgeselden öğrendim ve sizlere de tanıtmak için bu yazıyı yazma ihtiyacı hissettim, biraz uzun bir yazı, lütfen beni mazur görün.

Bu arada yönetmen koltuğunda, 2010 yılında “The Cove” isimli yapımla En İyi Belgesel Film dalında Oscar kazanan Louie Psihoyos oturuyor.

Ön sırada en sağda Louie Psihoyos ve Racing Extinction ekibi 2015 Sundance Film Festivali’nde.

Belgeseli izlerken en tehlikeli canlılardan kabul ettiğimiz köpek balıklarına yaptıklarımızı gördüğünüzde, en tehlikeli canlı türünün insanlar olduğunu fark edeceksiniz. Köpek balıklarına dair çılgınca korkumuzun nedeni ise Hollywood filmlerine dayanıyor. Elbette köpek balıkları okyanuslarda yaşayan en güçlü hayvan ve besin piramidinin en tepesinde yer alıyor. Tehlikeliler ama bizim için değil. Köpek balıkları, tüm dünyada 2015 yılında 8 kişinin hayatını kaybetmesine neden oldu, bu rakam selfie çekerken ölenlerin sayısından daha az. (Bu arada dünya nüfusu yaklaşık 7,5 milyar) Filmlerdeki kötü ünleri nedeniyle çok uzun bir süre kontrolsüzce öldürülmelerine ses çıkarılmadı ancak onları biraz tanıyınca doğa için ne kadar önemli olduklarını ve muhteşem canlılar olduklarını anlıyorsunuz. Köpek balıklarının Cüce Köpek Balığı gibi sadece 20 cm. uzunluğunda olan türleri de var, sadece plankton ve küçük balıklarla beslenen 13 metrelik Balina Köpek Balıkları da. Grönland Köpek Balığı ise yaşayan en uzun ömürlü omurgalı canlı. 500 yıl kadar yaşam süreleri olduğu düşünülen bu canlılar, cinsel olgunluğa yaklaşık 150 yaşında erişiyorlar. Bu durum ne kadar yavaş ürediklerini gösteriyor. 4,5 milyar yaşındaki gezegenimizdeki 4 kitlesel yok oluşu atlatmış, dinozorlardan bile daha yaşlı olan bu canlı türünün doğanın dengesine olan etkileri azımsanamayacak boyutlarda. Fakat her yıl 100 milyon köpek balığı katlediliyor. Bu korkunç gerçeğin sonucu olarak da sayıları %90 oranında azaldı. Bu katliamın en büyük nedenlerinden biri köpek balığı yüzgeci çorbası. Özellikle Çin’de lezzetinden ziyade gösteriş için tercih edilen bu pahalı yemek elbette ki zenginlerin tercihi. Bir kase köpek balığı çorbası içerek ve sosyal medyada paylaşarak ne kadar zengin olduğunuzu herkese gösterebilirsiniz. Tahmin edebileceğiniz gibi köpek balığı yüzgeci ticaretinin %95'i Çin Halk Cumhuriyeti’nde yapılıyor. Yakalanıp, canlı canlı yüzgeçleri kesilip, okyanusa fırlatılıp atılıyor, orada yavaş ve acı içinde bir ölüme terk ediliyorlar.

Hong Kong’da kesilmiş köpek balığı yüzgeçleri güneşte kurutuluyor.

Belgeselde tanışacağınız saçak-ayaklı ağaç kurbağası (ecnomiohyla rabborum) “Toughie” ise türünün son üyesi olarak 26 Eylül 2016 tarihinde, bir kurbağaya göre oldukça uzun bir ömürle 12 yaşında dünyadan ayrıldı. Ölümüyle beraber, türü de dünyadan sonsuza dek silinmiş oldu. The Huffington Post haberine göre, Toughie (kabadayı) ismini, Atlanta Botanik Bahçesi Amfibileri Koruma Koordinatörü Mark Mandica’nın küçük oğlu koymuştu. Neden bu ismi seçtiği sorulduğunda şöyle açıklıyor: “Çünkü sadece o hayatta kalmayı başardı!” “Kabadayı”, Panama yağmur ormanlarından getirilmiş ve ilk defa kafese alındığından itibaren sessizliğe bürünmüş. 2009 yılından bu yana ise Mandica’nın koruması altındaydı. O dünyanın en yalnız kurbağasıydı, konuşabileceği kimsesi kalmamıştı. Vahşi doğada kendi türünün sesi son kez 2007 senesinde yankılanmış.

Toughie Fotoğraf: Joel Sartore

Tam manasıyla “türünün son örneği” bu küçük kurbağa öyle dikkat çekti ki yarış pilotlarıyla, yönetmenlerle tanıştı ve pek çok hayran edindi. Sonuç olarak soyları tükenme tehlikesindeki türlere dikkat çekmeyi başardı ve bu savaşın sembolü oldu. Oysa pek çok tür sessiz sedasız dünyadan siliniyor, medyada konuyla ilgili tek bir kelime bile geçmiyordu.

Yine belgeselde tanışacağınız fotoğrafçı Joel Sartore, Photo Ark projesi ile nesli tükenmekte olan hayvanları dünya üzerinden silinmeden fotoğraflıyor. Çünkü bu, onların yok olmadan önce geniş kitlelere ulaşabilmeleri için son şansları. Bugüne kadar 6000'den fazla türü fotoğraflayan Sartore amacını şöyle ifade ediyor: “İnsanların bu canlıları umursamalarını, aşık olmalarını ve harekete geçmelerini istiyorum. Boyutlarının ne olduğunun bir önemi yok, her hayvan aynı oranda sevgi ve saygıyla davranılmayı hak ediyor.” ve ekliyor “İnsanları harekete geçiren şey göz teması. Bu, insanlarda merhamet ve yardım etme arzusu uyandırıyor.”

“Lucy” Fotoğraf: Joel Sartore

Kritik seviyede tükenme tehlikesi olan Florida Puması’nın 8 yaşındaki güzel üyesi Lucy. Tampa Hayvanat Bahçesi’nde koruma altında.

Bu yazıyı oluştururken rastladığım Güneş ayısı Kwan’ın hikayesi yasa dışı hayvan ticaretinin boyutlarını gözler önüne seriyor. Güneş ayısı Kwan, güneş ışığı göremeden karanlık bir odada esaret altında geçirdiği 2 yıldan sonra, Tayland Yaban Hayatı Dostları Derneği‘nden (WFFT) Edwin Wiek ve arkadaşları tarafından terk edilmiş bir tapınaktan kurtarılıyor. Ne yazık ki kurtarıldığının ertesi günü hayata veda ediyor. Buradan Türkçe ve İngilizce, evcil hayvan olarak satılmak üzere vahşi doğadan koparılan, dünyadaki en küçük ayı türünün üyesi Kwan’ın hikayesini okuyabilirsiniz. Edwin Wiek ve arkadaşları gibi insanlar hayatlarını bu hayvanları kurtarmaya adamış. Bu insanların çabası sizce beyhude mi?Bu sorunun cevabı beyhude olmadığı yönünde. Örneğin pandaların nesli tükenmekte olan hayvanlar listesindeki konumu, “tehlikeli” seviyesinden, daha iyi bir konumda olan “duyarlı”ya yükseldi. Tabi ki yaklaşık 50 yıldır süren çalışmalar sayesinde.

1 yaşındaki dişi panda Nuan Nuan. Kuala Lumpur Milli Hayvanat Bahçesinde. Fotoğraf: Mohd Rasfan/AFP
Maldivler Vaadhoo Adası sahili planktonlar tarafından oluşturulan ışık (biyolüminesans)

Yok oluş genellikle insanların aşırı avlanma gibi doğrudan etkileriyle gerçekleşiyor. Tabi bir de dolaylı etkimiz bulunuyor.Bunu da iklim değişikliğiyle yapıyoruz. İklimi oluşturan en önemli şey ise okyanuslar. Peki bu nasıl oluyor? Okyanuslarda yaşayan küçük canlılar sayesinde. Fitoplankton denilen ve fotosentez yapan bu canlıları, su altı dünyasının çıplak gözle görülemeyecek kadar küçük bitkileri olarak düşünebilirsiniz. Atmosfere bırakılan karbondioksitin yaklaşık yarısını emiyor ve karşılığında bize soluduğumuz oksijeni veriyorlar. Yani aldığımız her iki nefesten biri fitoplanktonlara ait. Besin zincirinin en alt sırasında yer alan bu canlılar hem pek çok deniz canlısının karnını doyuruyor hem de nefes almamızı sağlıyorlar. Ancak aşırı karbon salınımı, deniz yüzeyinde ısınma dolayısıyla bu canlıların sayısı 1950'lerden bu yana %40 azalmış. Karbondioksiti alıp bize oksijen veren planktonlardaki azalma nedeniyle, bunlardan beslenen balıklardan, balık yiyen kutup ayılarına kadar besin zinciri değişecek ve bazı türler yok olacak. Karadaki ormanları korumaya çalışırken denizleri unutmayalım. Çünkü gördüklerimizden daha önemli, görmediğimiz küçük kahramanlar var. Velhasılıkelam karbon ayak izimizi küçültmek, karbon emisyon oranları vs işte bu yüzden bu kadar önemli.

Avustralya Yeni Güney Galler Eyaleti sahillerinde planktonlar tarafından oluşturulan biyolüminesans Fotoğraf: Andy Hutchinson

İnsanlık olarak en büyük zaferimiz gezegendeki tüm canlı türlerinin üzerinde hakimiyet kurmuş olmamız. Biyosferdeki (yeryüzünün üzerinde yaşam bulunan bölgeleri) krallığımız, gücümüzün sınırsız olduğu yanılgısını yaratıyor. Öyleyse bu yanılgıyı düzeltelim. Hakimiyet kurduğumuz şey sadece “canlılar”, gezegenin kendisi değil. Dünyayı yer kabuğunun üzerinden ibaret zannediyoruz. Oysa bizim için yıkıcı etki bırakan büyük doğa olaylarının gerçekleşmesine bir çözümümüz yok. Depremleri, yanardağları, kasırgaları durdurabilecek gücümüz yok. Daha sağlam binalar, sığınaklar inşa edebiliriz ama doğa olaylarının gerçekleşmesini engelleyemeyiz. Üstelik egemen olduğumuz “canlı dünya” ve gezegendeki doğa olayları birbirlerinden bağımsız değiller. Canlılar dünyasının dengesini bozduğumuzda bizleri daha şiddetli doğa olayları bekliyor. Neyse ki olağanüstü bir yeteneğimiz var, hayatta kalmak için uyum sağlamak. Eğer insanlığın devamının, diğer canlılarla uyum içinde yaşamamıza bağlı olduğunu bilirsek ve bizim yüzümüzden canlıların kontrolsüzce yeryüzünden silinmesine engel olabilirsek, insanlık için hala umut var demektir.

Fotoğraf: Greg Rakozy

100 yıl içinde tüm türlerin %50'sinin yeryüzünden silineceği öngörülüyor. Günlük sorunları dışında, temel ihtiyaçlarını karşılayabilen, sıradan, ortalama hayatlar yaşayan bizlerin, dünyadaki canlılık için küçük bir değişiklik yapabilecek vakti yok mu? En azından bu belgeseli izlemek ve ilk-orta okul çağındaki çocuklarınıza izletmek için bir buçuk saatinizin olduğunu düşünüyorum. Üstelik şimdiki çocuklar çok hızlı öğreniyorlar, en çok da ebeveynlerini, yaşça büyük kardeşlerini örnek alıyorlar. Bilgiye bizden daha kolay ulaşıyorlar ama nadiren onu tecrübe ediyorlar. Şehirleşme, trafik, güvenlik her ne sebeple olursa olsun, çocuklarımız doğadan uzakta büyüyor. Oysa hayal gücü, çözüm üretme kapasitesi, uyum sağlama becerileri bizi biz yapan her şey için doğaya ve onu tanımaya ihtiyaçları var. Tıpkı bizim çocukluğumuzdaki gibi.

İzlanda Kuzey Işıkları Fotoğraf: David Moorhouse

Türler yok oluyor, gezegenin dengesi insan eliyle bozuluyor. Belki harekete geçecek gücümüz ve zamanımız yok. Neyse ki birilerinin var ve bize artık harekete geçmemiz gerektiğini hatırlatıyorlar. Bu özel insanlar dünyayı değiştirmeye çalışıyorlar. Bana göre bu cesaret gerektiren bir kahramanlık hikayesi. Dünya çapında son 10 yılda yaklaşık 800 çevrecinin bu uğurda hayatını kaybettiğini düşünecek olursak ne kadar tehlikeli bir iş yaptıkları ortada.

Fotoğraf: Elena Shumilova

“Racing Extinction” yalnızca nesli tükenmekte olan hayvanlar, iklim değişikliği, karbon emisyonu ve yasa dışı hayvan ticaretinden bahsetmiyor, umudumuzu yitirmememiz gerektiğini de hatırlatıyor. Belgeselin sonunda One Candle şarkısı eşliğinde Empire State Binası’na nesli tükenme tehlikesindeki muhteşem canlılar yansıtılıyor. Konfüçyus’un “Karanlığa küfretmektense bir mum yak.” sözüyle beraber elbette. Klibi izlerken insanların yüzlerine bakın, umutlanıyorsunuz. Eminim hepimizin anlatacak bir hikayesi vardır ama şimdi sıra ortak hikayemiz olan dünyanın en önemli ve ilham verici hikayesinde. Herkes için bir iyilik yapın ve bu belgeseli izleyin. Şu an dünya üzerinde yaşanan antroposen çağ yani “insan” çağının bir üyesi olarak siz de bir şeyleri değiştirebilirsiniz. İzleyince hak vereceksiniz, dünyamızı kurtarmak için güvenebileceğimiz başka bir nesil yok. Çünkü o son nesil biziz.

Hazırlayan: Beste Şuataman

Kaynaklar: