Arş. Gör. Ecz. Ayşegül ATEŞ – Karadeniz Teknik Üniversitesi Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı

Çıplak gözle baktığımızda hiçbir yerde yokmuş gibiler ama aslında her yerdeler…

Antony Van Leeuwenhoek 1632'de Hollanda-Delft’te dünyaya geldi ve burada kendine bir manifatura dükkanı açtı, perde işleriyle ilgilendi. Kumaş dokusunu incelemek için camları bileyerek mercekler yapıyordu. Yaptığı merceklerle hemen hemen her şeyi inceliyordu. Hayvan tüyleri, tahta, tohum, deri döküntüleri ve çok daha fazla şey…. Delft yakınlarındaki Berkelse Mere Gölü’nden aldığı suyu incelediğinde gördüklerini, “çok küçük ve tuhaf hayvancıklar” diye tanımlamıştı. Onları yani mikroorganizmaları ilk gören Leewenhoek mikroskobu icat ederek adını bilim tarihine yazdırdı. (1,2)

Mikroorganizmalar gerçekten her yerdeler. Vücudumuzda, içtiğimiz suda, yediğimiz yiyeceklerde, soluduğumuz havada, volkanik arazilerde, buzullarda, okyanusun en derin yerlerinde ve hatta bulutlarda bile varlar. …


Prof. Dr. Melih Bulut – Sağlıkta İş Birliği Platformu Kurucusu

Tanımı değişiklik gösterse de genel olarak iki bin doğumda birden az görülen hastalıklar “Nadir Hastalık” sınıfına giriyor. Nadir, ender görülen, bir bakıma korunması gereken, yani değerli demek. Her çocuk, her insan anne-babası için zaten çok değerlidir. Her hasta hekimi, hemşiresi, onunla ilgilenen sağlık mensubu için de değerlidir. Nadir hastalar da ailesi, sağlıkçısı için değerlidir ama gerçekte toplum için, insanlık için ayrıca değerlidir. Çünkü öğreticidir. Her bir nadir hasta bize kendi hastalığının ötesinde çok şey öğretir. …


Musa Çelik – Acıbadem Üniversitesi, Moleküler Biyoloji ve Genetik

Image for post
Image for post
Resim 1: Bilim insanlarının laboratuvarda iki yıllık bir çalışma sonucunda sentezlediklerin bakteri olan E coli-Syn61

Bilim insanları, tamamen yapay ve tüm DNA’sı insan tarafından oluşturulmuş ilk canlı organizmayı üretmeyi başardılar.

Cambridge Üniversitesi’ndeki Moleküler Biyoloji Laboratuvarı’nın araştırmacıları, iki yıllık bir çalışmanın sonucu olarak, bakteri (Escherichia coli) DNA’sını okudu ve yeniden tasarladı. Daha sonra tasarlanmış genomun yapay (sentetik) versiyonuna sahip hücreler oluşturdular.

Yapay genom 4 mega baz çiftine sahiptir, genetik kod birimleri G, A, T ve C harfleriyle yazılmıştır. A4 sayfalarına basılmış hali 970 sayfaya ulaşır. Bu genom şimdiye kadar yapılmış en büyük genomdur.

Projeyi yöneticisi Sentetik Biyoloji Uzmanı Jason Chin, projeye başlamadan önce “Genomu bu kadar büyük yapmanın sonucunda genomda çok fazla değişiklik yapabilmenin mümkün olup olmadığı tam olarak belli değildi” diyor. …


Kalem Ucu Kadar DNA’da Anılar, Banka Hesapları ve Saklamak İstediğiniz Her Şeyi depolayın!

Dr. Cihan Taştan – AR-GE Danışmanı, Acıbadem Labcell

Günümüzde dijital veri üretimi (ve veri depolama), örneğin video içerikleri, nesnelerin interneti ve sosyal medya gibi, olağan üstü bir hızla artıyor. 2017’de dünya nüfusunun %51’i internete ulaşabiliyorken; tahminler, dünya nüfusunun tamamına yakınının 2030 yılına kadar on-line olacağına işaret ediyor. 2018'de, küresel veri depolaması, 2010'da 1 zettabayttan 33 zettabayta ulaştı. Tahminler, bunun 2040 yılına kadar 6–19 yottabyte’a ulaşabileceğini gösteriyor. Bu gidişle mevcut altyapı ile 2040 yılına kadar tüm dünyadaki mikroçip dereceli silikonun tükenmesi bekleniyor. Aynı zamanda, yarı iletken üretimi zaten Moore Yasasının gösterdiği limitlere ulaşmış durumda. Dijital veri depolamada ulaşabileceğimiz fiziksel sınırlar, enerji tüketimi ve potansiyel hammadde zorlukları, daha fazla depolama için tarihsel olarak azalan fiyatlara rağmen, önümüzdeki 10–20 yıl içinde daha farklı veri depolama yöntemlerine ihtiyacımız olduğunu gösteriyor. Dünya, mevcut teknolojiler ile üretilen verilerin etkin depolanmasını logaritmik iyileştirmelerle sağlayabilir; yine de daha geniş depolama ortamlarının hızla geliştirilmesi yalın bir gerçek olarak önümüzde duruyor. …


Nur Ateş Alver – Nefes Analisti ve Nefes Koçu

“ Aynı nefes ve aynı düşünce alışkanlıklarına sahip insanlar aynı hastalıklara yakalanıyorlar.” İyileşmek istiyorsan, Nevşah Fidan Karamehmet

“Nefes” denildiğinde akla ilk gelen şey, nefesin bir beyin sapı refleksi olduğu ve her gün doğal olarak alıp verdiğimiz hava olarak tanımlanmasıdır. Fakat bizler solunumumuz üzerinde değişiklikler yaparak, solunum kimyamıza ve psikolojimize nasıl etki ettiğimizin farkında değiliz. Yani bu durum sandığımız kadar basit olmayabilir. Çünkü nefes, solunum refleksinden farklı işliyor ve değiştirilebiliyor.

Psikolog ve Nefes Koçu Selen İşcan, “Psikolojik durumumuzu manipüle etmek adına solunumumuzu değiştirip, öğrenilmiş nefes alışkanlıklarına çeviriyoruz. Birtakım duygulardan kaçınmak için, birtakım duygusal durumlarda kalmak için, dünyada olan bazı durumları içselleştirmemek için, yani bir seviyede kendimizden kopabilmemiz için nefes alışkanlıkları geliştiriyoruz. Yani hep iyi hissetmek istiyorsak, strese girmemek istiyorsak, gergin olmamak istiyorsak anlam yüklediğimiz kötü duygulardan kaçıyorsak çeşitli nefes alışkanlıkları geliştiriyoruz. Bu yüzden şu anda nefes çalışması dendiğinde birçok kişinin aklına sadece duygusal psikolojik rahatlama geliyor. Ama nefes dediğimizde burada fizyolojimizden de bahsediyoruz. Disfonksiyonel nefes alışkanlıklarının psikolojimize nasıl etki ettiğine bakmanın yanı sıra, asıl fizyolojimizi nasıl etkilediğine bakıyor olmak çok önemlidir. …


Mustafa Güven – Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi

Yüzde yüze yakın bir oranda aynı genetik yapıya sahip monozigot ikizler nasıl farklı fenotiplere sahiptir veya hastalıklara olan yatkınlıkları nasıl farklı olabilir? Karşılaştığımız durumların hem makro düzeyde hem de mikro düzeyde karşılığının olduğunu görüyoruz. Bu duruma bir de moleküler düzeyde bakalım: bir organizmadaki neredeyse her hücrede birebir aynı genetik yapı varken acaba nasıl farklı işlevlerde hücreler mevcut? Epigenetik bu soruları bir açıdan cevaplayabilir.

Epigenetik kelimesinin içinde geçen “Epi” Yunancada “üstünde” anlamına gelmektedir. Epigenetik kavramı ilk zamanlarında genetik prensiplerle açıklanamayan olaylar için kullanıldı. Conrad Waddington ise epigenetiği, “fenotipi oluşturan genler ve ürünlerinin nedensel etkileşimlerini inceleyen biyoloji dalı olarak” tanımladı. Bu terim zamanla genişledi ve 2000’li yılların başlarında çok popüler bir alan haline geldi. Şimdi ise epigenetiği genotip ve fenotip arasındaki köprü olarak nitelendirilebiliriz (1). …


Doç. Dr. Nilay Gemlik-Marmara Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Fakültesi, Sağlık Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi

Çalışanların işten ayrılmaları ya kendi istekleri (istifa) ya da kurumlar tarafından işten uzaklaştırmaları ile gerçekleşir. Çalışanların istifa istekleri kendi talepleri ya da kurumla ilgili yönetici veya kurumdaki çalışanlarla ilgili sebepler doğrultusunda oluşabilir.

Öyleyse öncelikle bu konuyu çalışanlar açısından ele alalım. Çalışanların işten ayrılma isteklerinin birçok sebebi olabilir. …


İrfan Baki Kılıç- Acıbadem Mehmet Ali Aydınlar Üniversitesi, Moleküler ve Translasyonel Biyotıp Yüksek Lisans Öğrencisi

Son dönemlerde yeni nesil dizileme teknolojilerinin gelişmesinin de yardımıyla biyoinformatik ve transkriptomik analizler farklı bir boyut kazanmıştır. Yapılan bu analizler sonucunda bilinen housekeeping RNA molekülleri dışında birçok yeni RNA türü bulunmuştur. Analizlere göre insan genomunun yaklaşık olarak %75’i transkripsiyona uğramasına rağmen bu transkriptlerin çok az bir kısmının proteine çevrildiği ortaya çıkarılmıştır. Bilim insanları da herhangi bir protein kodlama yeteneğine sahip olmayan bu RNA’ları kodlanmayan (non-coding) RNA’lar olarak adlandırmışlardır. Bu yazımda sizlere kodlanmayan RNA moleküllerinin tarihinden sizlere kısaca bahsedeceğim.

Birçok farklı türü bulunan kodlanmayan (non-coding) RNA’lar uzunluklarına göre 2 farklı kategoriye ayrılabilir. İlk grup küçük kodlanmayan RNA’lardır. (small non-coding RNA) Bu RNA molekülleri 200 nükleotidden daha kısalardır ve genellikle hairpin yapıdadırlar. Küçük kodlanmayan RNA’ları çoğunlukla miRNA ve snRNA molekülleri oluşturmaktadır. Diğer grup kodlanmayan RNA ise uzun kodlanmaya RNA’lardır. (long non-coding RNA,lncRNA) lncRNA’lar ise uzunluğu 200 nükleotidden çok daha fazla olabilen, protein kodlamayan RNA molekülleridir. Bu kodlanmayan RNA molekülleri hücrede onlarca farklı göreve sahiptir. Gelişimsel, hücre bölünmesi, epigenetik, hastalık patolojisi, kanser, yaşlanma, nadir hastalıklar, kök hücre vb sayısız yolağın regülasyonunda çok önemli işlevleri sahiptir. Bu kadar fazla yolakta görev alan moleküllerin incelenmesi ve bilinmesi de bu yüzden büyük arz etmektedir. …


İrfan Baki KILIÇ Moleküler ve Translasyonel Biyotıp Yüksek Lisans Öğrencisi Acıbadem Mehmet Ali Aydınlar Üniversitesi

Kanser çağımızın en büyük sağlık sorunlarından biri olma özelliğini halen korumaktadır ve genellikle kanserlere genetik bir değişiklik sonucu gen ifadesindeki artma veya azalmaların neden olduğu düşünülmekteydi. Yeni nesil sekanslamanın ve genom boyutunda yapılan profilleme çalışmaların artmasıyla düşünülenin aksine kansere sebep olan genetik değişikliklerin %80’nin genomun kodlanmayan bölgelerinde olduğu ortaya çıkarılmıştır. Bazı durumlarda ise uzun kodlanmayan RNA’ların (long non-coding RNA – lncRNA) transkripsiyonunun ya da görevinin değişebildiği ve tümör oluşumuna sebep olduğu görülmüştür. Her geçen gün, yapılan çalışmalarla kanser ile ilişkilendirilen lncRNA sayısı da artmaktadır.

LncRNA’lar çalışma mekanizmalarına1 göre birçok farklı yolla gen ifadesini etkileyebilirler ve neden oldukları gen ifadesindeki değişiklikler ile hücreleri kanser fenotipine dönüştürebilecek etkilere sebep olabilirler. Örneğin hücre döngüsünün regülasyonu, immün yanıt, pluripotensi, hücreler arası etkileşimler, hücre mobilitesi vb. olaylarda görev alan lncRNA’ların ifadesindeki değişiklikler kansere sebep olabilir. Ayrıca yapılan çalışmalarda tümörlerin farklı evrelerinde, tümör başlangıcında, metastazda ve çeşitli kanser türlerinde hasta sağ kalımı oranlarında lncRNA ifade seviyelerinin farklılık gösterdiği görülmüştür. …


Rad. Dr. Nevit Dilmen

Renkli MR ne işimiz yarar? Gözümüz renkli gördüğü halde biz radyologlar filmlere hep siyah- beyaz bakmaya alıştık. Belki de onları anlamlı renklere nasıl dönüştüreceğimizi bilmediğimizden. Belki bunun için bir araç olmayışından. MR tarihçesine baktığımızda MR daki gelişmelerin yıllar içinde ve aşama aşama gerçekleştiğini görmekteyiz. Bugün geldiğimiz noktada donanım konusundaki ilerlemeler yavaş ve pahalı olmaya başladı. Yazılımsal ve düşünsel bir dönüşüme ne dersiniz?

Hastalar ve diğer branşlardaki hekimler siyah beyazlıkları değerlendirmede sıkıntı yaşayabilmektedir. Radyologlar siyah-beyaz değerlendirmelere alıştılar ama onlar için de kolay olduğunu söyleyemeyiz. MR incelemede çekim teknikleri sekans, hastadan dönen sinyal intansite adını alır. Sinyal gücü zayıf olan alanlar siyah olarak gösterilir. Örneğin çok az hidrojen atomu içerdiğinden, hava, tüm sekanslarda siyah olarak izlenir. Parlak alanların beyazlığı ise hidrojen atomunun hangi molekülün parçası olduğuna göre değişkenlik gösterir. Vücutta en çok hidrojen içeren yağ ve su MR’da farklı davranış gösterirler. Hangi dokunun koyu, hangisinin açık izlendiği tablo 1 ve 2’de gösterilmiştir. Radyolojide MR eğitiminin zorluklarından biri ise hangi sekansta nelerin açık renkte, nelerin koyu renkte göründüğünü ezberlemektir. Diğer bir zorluk ise her hastanın görüntülerini incelerken birden fazla sekans arasında göz gezdirerek hepsini bir arada değerlendirmektir. …

About

Bezelye Dergi

Türkiye’nin Tek Popüler Genetik Bilim Dergisi

Get the Medium app

A button that says 'Download on the App Store', and if clicked it will lead you to the iOS App store
A button that says 'Get it on, Google Play', and if clicked it will lead you to the Google Play store