Üşümek Hakkında Değildir

Yazı yazabilmek icin gerçekten de ilham denen şey şart mıdır? Şu an öylece bilgisayarı açıp plansızca yazmayı denesem ne olur? Ne yazabilirim, nereye kadar yazabilirim? Buna cevap arıyorum.

Şu an çok üşüyorum bunu söyleyerek buzları kırmaya başlayabilirim. Nedendir bilmiyorum ama çok üşüyorum. Kışın zaten çok ayrı üşüyorum da baharda yazda da üşüyorum. Bazen şöyle bir titreme geliyor sonrasında geçiyor. İnsanlar serin olsun diye duvarda ekstra bir delik açacakken ben yorgana sarılıp yatıyorum. Hatta yorganlı gecelerin sabahında ensemde oluşan teri hissedince garip bir haz alıyorum diyebilirim.

Bir adet kilit karakter var hayatımda, Caner. Sağlık problemlerimi kendisine anlatıyorum. Örnek olsun diye; eskiden kışları cam açık uyurdum şimdi yorganın altında üşüyorum dedim. Bir tartışmanın üzerinden epey vakit geçince keşke şöyle deseydim diye hayıflanırsın ya; ben de hep sonradan fark ediyorum, herkese birebir aynı örnekleri vermiş oluyorum. Keşke öyle demeseydim, kendimi daha farklı ifade edebilirdim. Bari özneyi yükleme yaklaştırsaydım da vurguyu onun üzerinde yoğunlaştırsaydım ya da zincirleme isim tamlaması yerine takısız isim tamlaması kullansaydım. Gündelik iletişimde düşünme işini o kadar otomatik pilota alıyorum ki farklı bir örnek vermeye aklım gitmemiş oluyor.

Buradan bakınca deyim gibi durdu sanki. Cam açık uyurken yorgan altında üşümek. Böyle yazınca da rüya tabirini aratırken yazacağın anahtar kelimeler gibi durdu. Rüyada cam açık uyurken yorgan altında üşümek.

Bu standartlaşmış örneğin çıkış noktası da başka bir kilit karakter olan Erim’e dayanıyor. Kendisi o kadar üşürdü ki, daha doğrusu sıcağı o kadar çok severdi ki; elini ‘‘yanlışlıkla’’ kalorifere dayayarak uyur, sabahındaysa parmakları su toplayarak uyanırdı. Kendisiyle aynı odayı paylaştığım zamanlarda odanın ortasında Ekvator çizgisi görevi gören bir kolonumuz vardı. Onun yarım küresinde yazlar ılık ve kar yağışlıyken, benim yarım küremde kışlar sıcak ve kurak geçerdi. Başıma ne geldiyse şu su toplamış parmak hadisesiyle hafif tabirle alay ettikten sonra geldi.

Caner de bana dedi ki yaşlanıyorsun. Dedim ki ne alakası var? Artık ergen değilsin, kanın kaynamıyor diyerek fani hayata çağırdı beni. Kansızsın sen dedi. Ayıp oluyor dedim. Zaten spor da yapmıyorsun dedi. Tüm cahilliğimle bir daha dedim ki spor ile ne alakası var? O da senin anlayacağın şekilde açıklayayım dedi, anladım da. Belki de bana zorla spor yaptırarak ileride yaşayacağım kolesterol ve kalp problemleriyle uğraşmamak adına; uzun uzadıya önemli referanslar vererek konuşmayı seçti ve nasıl olduysa asansör kullanmayı falan yasakladı. Ama neden yapsın ki böyle bir şey, tıpta yalan olmaz sonuçta.

Hipokrat yemininden tanıdığım ‘‘Hipokrit’’in, yeminden ayrı olarak bir de iki yüzlü anlamına geldiğini öğrendiğimde içimde oluşan hissi tekrar yaşar gibi oldum. Elbette ki aynısını yaşayamadım. İlk hissi epey eskiden hissettiğim için o hissi geri çağıramadım, belli ki unutmuşum. Sonuç olarak anladım ki üşümemde spor yapmayışımın payı büyükmüş.

B 12 vitamini neydi ona bakacaktım yazıya oturmadan önce. Aslında ondan tam önce değil. Barafranca isimli bir oyuna başladık alakasızca. 1 milyondan fazla kayıtlı kullanıcı var ama aktif oynayan 200 kişi ya var ya yok. Mafya oyunuymuş diye başladık. Facebook’tan önce de varmış. Bu bilgiyi aratıp kontrol etmedim. Tolga’nın yalancısıyım ya da Nuri’nin.

Kerim ortamda olsaydı kapışırdık diye o hazır ortalıkta yokken Tony Soprano kullanıcı adını ben alayım dedim. Yarın gelip hadi ben de ailenize katılayım, mafya olayım derse gel diyeceğiz, tamam diyecek ben Tony Soprano’yum diyecek. Ben de diyeceğim ki ben aldım çoktan onu. Yine kapışacağız ama ben daha kapışma başlamadan önce rakibimi ekarte etmiştim. Ailede güçlü olanlar, oyunu kuralına göre oynayanlar hayatta kalır sonuçta.

1–0 önde başlamıştım diğerlerine göre ama kimse farkında değildi. O an ben de farkında değildim şu an yazarken farkına vardım. Aslında bu kıssayı anlatışıma bakıyorum da sanki erken davranmanın öneminden bahsediyormuşum gibi gözüküyor lakin önemli olan Tony Soprano’yu almış olmaktı. Aldım da. Bu yüzden 1–0 önde başladım.

Bu kısım ilk hecesinden beri gereksiz gelebilir ama neyse ki konunun başını hatırlıyorum. Hatırlıyorum da denemez hemen yukarıya baktım orada duruyor bu konuya nereden geldiğim. B 12 vitaminin ne işe yaradığına bakacaktım. Ona bakacağıma Barafranca’ya dalmışım. Aslında B 12 vitaminin ne işe yaradığına dün bakacaktım. Sonrasında bir şey oldu o zaman da unuttum.

3 aydır masamda duruyor her gün içeceğim diyorum içmiyorum. Doktor ne için vermişti onu da hatırlamıyorum, öylece bakıyor bana. Acaba üşümeme iyi gelecek bi şey mi şu ilaç? Şimdi Google’dan bakayım desem şarjım kalmış %2. B 12 eksikliği kaynaklı omurilik soğanı kanseri isimli makalelere denk gelirsem bu iş uzar gider.

Şarja taksam makineyi, taktığıma değecek kadar da kullanmayacağım. Anca işte yazıyı kaydedip çıkacağım. O yüzden gereksiz yere enerji sarf etmek de istemiyorum. Kendime mail atarım bi de. Yatmadan bi kere bi okusam iyi olur. Belki paylaşırım bile. Telefondan tabi. Uyumadan önce de bi kaç el Clash Royale oynarım. Farkındayım o da çok eski bir oyun, neyse ki Barafranca kadar değil.

Üşüdüğümden o kadar çok bahsettim ki yazıyı sanki üşümek hakkında yazmak istemişim gibi gelebilir. Niyetim boş bir sayfanın karşısına bir meramım olmadan oturursam, bir şeyler yazabilir miyim bunu görmek idi.

Vardığım nokta şudur ki: Bu deneme üşümek hakkında değildir. Bu deneme tembellik hakkındadır.

Like what you read? Give Burak Güngör a round of applause.

From a quick cheer to a standing ovation, clap to show how much you enjoyed this story.