Küçük Astronot için Notlar

Okuduğum süre boyunca beni alıp götürdüğü çocukluk hayallerimle dolu günlerin hatıralarıyla birlikte henüz bitirdiğim sürükleyici maceranın son sayfasını da kapatıp hafifçe yerimde doğrulmuş salonun camından dışarı doğru baktım. Ayın mavi gökyüzündeki beyaza çalmış yarım siluetini gördüm. Kitabın kahramanı Albay Chris(1) ile bahsettikleri hakkında neredeyse hiç ortak yönümüz yoktu. Tek bir şey dışında. Her ikimiz de daha çocuk yaşlarda aynı gökyüzüne bakıp benzer hayalleri kurmuş ve Astronot olmak istemiştik.
Sahi ne zaman düşmüştü aklıma bu düşünce? Kaç yaşındaydım Astronot olmaya karar verdiğimde? Belki de kolej sınavını kazanamadığımı öğrendiğim için hıçkırarak ağladığım pazar sabahı yüzümü güldürmeyi başaran Voltran’daki mavi aslandı bu düşünceyi zihnime eken. Oysa ki daha geçen sene koca bir kâğıda çizdiğim uzay gemimin planlarını üstüne kocaman harflerle NASA yazdığım sarı zarfa koyup büyüdüğüm bahçeli evin posta kutusuna bırakmıştım. Gerçi bir yıldır onlardan ses seda yoktu ama bu gayet doğaldı. Belki de tam planlar hakkında konuşmak üzere Barbarostaki evimize gelecekken kolej sınavında aldığım kırık not yüzünden gelmemişlerdi. Hayır hayır. Şimdi hatırlıyorum. “Take my breath away”(2) şarkısını mırıldanıyorum hala mavi gökyüzünde duran aya bakarken. Ablamla mahalle otobüsümüz 14-C’nin en arka koltuğunda otururken söylediğim söz geliyor aklıma.
” Abla ben Pilot olmak istiyorum”
“ Yok sen şimdi filmin etkisinde kaldın o yüzden öyle düşünüyorsun”
Her çocuk gibi biraz hayal kırıklığına uğramıştım ama bu istek hayatımın orta okul ve lise öğrenimini tamamen etkileyecekti. Pek tabii Astronot olmadan önce bir şeyleri nasıl uçurabileceğimi bilmemde fayda vardı. Daha önce hiç uçmamıştım. Aslında bu tam olarak doğru diyemem. Çok çok eskiden büyüdüğüm evin o uzun bahçesinde oynarken yerden bir metre kadar yukarı yükselmiş ve ileri doğru eğik atış deneyimini paraşütsüz gerçekleştirmiştim. Kurban bayramı için rahmetli dedemizin aldığı o siyah koç sağ olsun bir uçak gemisindeki katapult(3) görevini layıkıyla yerine getirip beni saniyede 250 kilometre hızla iteklemişti.
Orta okul dönemimde rahmetli babam uçma isteğimin farkına varmıştı. Doğrudan bu konuyla ilişkili konuşmuyorduk ama kendi kararlarımı vereceğim bir yolda yanımda yürüyordu. Pilot olma fikri Yeşilköy’deki havacılık müzesine gittiğimiz ilk gün daha da kuvvetlenmişti. Hiçbir savaş uçağını bu kadar yakından görmemiştim. Müzenin dışı kadar içi de muhteşemdi. Saatlerce orada kalmıştık. Günün sonunda havalı bir pilot montum ve semalarımızda daha yeni yeni uçmaya başlamış F-16 maketi ile eve dönmüştüm.
Havacılık müzesinin kafeteryası bile havalıydı. Cam vitrinler içerisinde Hava Harp Okulu öğrencilerinin yaptığı maketler bulunuyordu. Her birisinin çok titizce yapıldığı belliydi. Hey şuna da bakın hele. İkinci dünya savaşında düşürülmüş bir Messerschmitt BF 109(4). Yere çakıldıktan sonra parçalanmış hali. Yanan kısımlardaki izlere, maket parçalarının gerçek bir kazayı andıracak şekilde eğilip bükülmüş hallerine baksanıza. Ya toprağa saçılmış yağ tabakasına ne demeli. Hareketsiz duran arka kapısı açık ambulansa taşınan yaralıyı görüyor musunuz? Yüzünde yanık izleri var. O yıllarda 1/72 ölçekte bir uçak maketini bile zar zor tamamlarken yaptığım onca boya ve kesme hatasını da düşününce bu maketi yapan pilotu kıskanmamak elde değil.
Bu müthiş müze ziyaretim sonrası okulun ilk günü üstümde havalı pilot montum kasıla kasıla bahçeye girmiştim. Hatta gün doğumu Etimesgut’tan kalkış yaptığım savaş uçağımı okulun dar sokağına daha ilk sortide indirmiş, damla modeli güneş gözlüklerimi uçuş bilgi defterine iliştirip kokpitin içerisinde bırakmıştım. Hadememiz Hüdaverdi Bey uyarmasa kokpit açık kalmış bir şekilde derse girecektim. Öyle havalı bir girişti işte…
Hem ortaokul hem lise dönemlerimde müzeyi ziyaret etmeye devam ettik. Her gittiğimde bir maketle ya da önünde bir filo arması olan afili bir şapkayla dönüyordum. Ondan mütevellit saçlarım erken yaşlarda dökülmeye başlamıştı belki de. Gece uyurken bile şapka taktığım olurdu. Bazı günler odama kapanıp saatlerce maket yapardım. Tavana astığım ve çağının ötesinde olan uçan kanat Horten Ho 229’u(5) hiç boyamadan olduğu gibi bırakmıştım. İnce misina ipler sebebiyle gerçekten odanın ortasında uçuyormuş gibi duruyordu. Hafiften de yana doğru eğmiş sanki dalışa geçiyormuş hissi vermiştim. Uçağın tüm gövdesini oluşturan beyaz plastik gece karanlığında öyle güzel parlıyordu ki yattığım yerden onu izleyebiliyordum. Bazen onunla tehlikeli görevlere çıkardım.
Bir gün Indiana Jones ile birlikte kutsal tapınaktaki kara kitabı kütüphanenin ikinci çekmecesinden çaldık ve misinaya bağladığımız ataşı masanın üstüne fırlatıp tırmanarak peşimizdeki SS subaylarından kaçmaya başladık. Masaya çıktığımızda birkaç nöbetçi ve uçmaya hazır garip bir uçak vardı. Çok enteresan hiç pervanesi yoktu. Almanların deneysel uçaklarından birisi olmalıydı. Indiana benden daha şaşkın bir halde donup kalmışken dürtüp “Hadi Indy acele et biraz” dedim. Hızlı adımlarla uçağın kokpitine doğru koşarken bir yandan da SS mermilerinden kaçmaya çalışıyorduk. Kokpit yan yana iki pilotu alabiliyordu. Biri pilot diğeri bomba ve radar subayı içindi. Gaz kolunu ileri doğru ittim. Levyeyi iki elimle birden sıkıca kavradım.
Ağır ağır pistte ilerlerken SSler her yerden çıkıp ateş etmeye başlamıştı. Artık umudu kesmek üzereydik çünkü masanın sonuna gelmiştik. Önümüzde duran koca zımbaya çarpmamıza ramak kala yükselmeyi başardık. Yatağın sağ yanından dalışa geçtik, İran hava sahasına girip uçsuz bucaksız halılarının üstünden alçak irtifada seyrettik. Kahrolası makine P51e hiç benzemiyordu. Bu kadar hantal görünümüne rağmen inanılmaz hızlıydı. Arkamızdan bize yetişmeye çalışan bir kaç avcı daha vardı ama mesafe giderek açılırken levyeyi kendime çekip ani bir tırmanışa başladık. Koridordaki kırmızı tavan lambasının etrafından yüksek G(6) ile dönüş yaparken Indiana biraz daha rahatlamış görünüyordu. Tekrar masaya dönüp pistteki SS askerlerine güzel bir sürpriz yapmak niyetindeydim. Hım…Evet. Nerde kalmıştık.
Maket yapmak en büyük hobimdi diyordum. Bizim mahalledeki kırtasiyelerde çok dandik ve küçük modeller olurdu. Ama havacılık müzesinde! Neredeyse dünyanın sayılı tüm hava kuvvetleri oraya doluşmuştu. Seçmek çok zordu çünkü sahip olmak istediklerim ile aramdaki tek engel harçlıklarımdan biriktirdiğim paranın miktarıydı. Babam hiç bir zaman üstünü tamamlamazdı ve bu her zaman şükredeceğim bir şey. Biriktirdiğim parayla aldığım maketler hep daha kıymetli olmuştur.
O gün her zaman ki gibi vitrinin önünde durmuş maketler arasında bir seçim yapmaya çalışıyordum. Derken görevli asker uzun bekleyişimi sonlandıran bir hamle yaptı. Vitrinin arkasında yere doğru eğildi ve elinde kocaman bir kutuyla tekrar doğruldu. “Bu açılmış bir model ve bir iki parçası eksik ama paranız buna yeter” dedi. Gözlerim parlamıştı. Hiç bu kadar büyük bir uçak maketiyle uğraşmamıştım. Kanatları kapanıp V şeklini alabilen Mikoyan Mig-27…Kahrolası Rus çok heybetli görünüyordu. Üstelik 1/32 ölçekliydi. Bir iki parçasının eksik olması ya da kutunun kenarındaki yırtık çok da önemli değildi. Eksik parçalar yerine hayal gücümü koyabilirdim.
Eve dönüş için bir kaç vesaite binmemiz gerekecekti. Sabırsızlanıyordum. Tren, dolmuş, vapur ve tekrar dolmuş derken sonunda eve varmıştık. Karnım zil çalıyordu ama boşver dedim. Masanın başına geçtim. Maket bıçakları, boyalar, zımpara, çıkartmalar için su, çeşitli tipte fırçalar, biraz tiner, cımbız, misina, yapıştırıcı, delikler için ince uçlu iğne…Hepsi muntazam bir şekilde dizilmiş görev sıralarının gelmesini bekliyordu. Günler sonra Mikoyan’ı bitirdim ve ders yaptığım ahşap masanın köşesine koydum. Boyaması epey zamanımı almıştı. Kahve, yeşil ve hâkî tonlarda kamufle etmiştim. Eksik parça sadece bir yedek yakıt tankı ve roketten ibaretti.
Lise yıllarımda odam maketlerle dolup taşmıştı. Odanın yarısı buzlu camdan tahta kapısının üstünde ablamın gençlik zamanlarından hayranlık duyduğu Tolga Savacı’nın posteri ve yanında benim yapıştırdığım bir sürü filo çıkartması vardı. Bu çıkartmaları birkaç yıldır takip ettiğim UçanTürk(7) dergisinden alıyordum. Hiç kaçırmazdım. Her sayısında havacılıkla ilgili konular beni bilgiyle doyururdu ama en çok da söyleşileri ve ikinci dünya savaşından bir alman pilotunun anılarını okumayı severdim. Derginin bir sayısında başarılı deneme pilotlarımızdan Şener Koltuk ile ilgili söyleşi vardı. F-16'nın motorunu yüksek irtifada kapatıp süzülerek piste teker koyduğundan bahsettiği cümleleri anımsıyorum şimdi.



Ancak UçanTürk dergisini sürekli takip etmek, filo şapkaları almak, maketler yapmak ya da bol bol hayal kurmak pilot olmak için yeterli değildi. Matematikte ve fizikte çok iyi olmalıydım. Son yıllarda hiç üniversite sınavı kazananı çıkartamayan okulumda böyle bir başarıya imza atmak muazzam olabilirdi. Problem çözme kabiliyetimi geliştirmek için matematiğe ağırlık vermem de yeterli değildi. Gözlerim iyi görmeli, dişlerim de çürük olmamalı ve kilometrelerce koşarken arada bir durup onlarca şınav çekebilmeliydim. Henüz yedi yaşında bir çocukken altı dişimin çekildiğini düşününce bana en fazla bu durum sorun olur gibi geliyordu. Lise hayatım boyunca gıdama dikkat ettim. Düzenli spor yapıp kondisyonumu arttırdım. Yazları gittiğimiz adada bol bol yüzerken aklımı güzel kızlardan da uzak tutmaya çalıştım. Bazen günde beş kez dişimi fırçaladığım oluyordu. Yol belliydi. Önce ÖSS(8) sınavından Hava Harp Okulunun belirlediği barajı geçmem sonrasında sağlık kontrolü ve bedensel testlerin üstesinden gelmem ilk etapta yeterli olacaktı. Ya da ben öyle olacağını sanıyordum.
Barbaros’taki evimizin kocaman bir garajı vardı. Öyle büyüktü ki 1984 model Alman Ford Station bile sığıyordu. Mavi renkli o devasa arabanın bendeki yeri ayrıydı. Hızlı şoför annemin virajı dönerken kapısından fırlayıp yolda bir süre yuvarlandığım mavi şimşeğimdi O. Bu fırlatma kara kuzudan sonra havada kontrolsüz bir şekilde uçtuğum ikinci deneyimimdi. Ama artık araba orada değil. Aradan uzun zaman geçti.
Boş duran garajımıza kısa bir süre baktıktan sonra yan taraftaki kömürlüğe gittim. İstanbul’daki evler doğalgaza geçmeden önce kömür ile doldurduğumuz bir yerdi. Sonrasında ara sıra sokaktan geçen eskiciye verilecek eşyaların tutulduğu depoya dönüştü. Eğilip ahşap kömürlük kapısını itekleyerek içeri girdim. Artık eğilmek zorundaydım çünkü boyum epeyce uzamıştı. Babam hemen garaj kapısının önünde durmuş eskici Necati ile muhabbet ediyordu. Buradaki son günlerimiz olduğundan ona verilecek eşyalarla yeni evimize götüreceklerimizi ayırmam istenmişti.
Birkaç çimento torbasının üstünde duran tahta kızağa baktım. Neredeyse iki hafta boyunca kalkmayan kar sebebiyle evin önündeki uzun yokuştan aşağıya defalarca uçmuştum onunla. Üstelik ses hızına yakın bir süratte. Babamın kendi icadı olan bu kızak biraz büyük olduğundan mahallenin abileri arkasında ben de ön tarafında oturur neredeyse yüz metreden fazla kayardık. Kar o kadar uzun süre kalmıştı ki mahallede çevirip durduğumuz kar topunu boyumuzu aştıktan sonra bile günlerce sokaklarda gezdirmiştik.
Gülümseyip ona doğru yürüdüm. Şöyle bir bakayım derken hemen arkasında duran üst üste dizilmiş dergilerle göz göze geldim. Elliden fazla UçanTürk toz içerisinde kalmış oracıkta duruyordu. Bir yere uçmasınlar diye kalın iple sıkıca bağlanmışlardı. Üniversiteye girdikten sonra hepsini oraya atmıştım. Geçerli notu alamamıştım. Hava Harp Okulu için baraj not 150 puan olarak belirlenmişti. Matematikteki 51 sorudan 43 net çıkartmama rağmen 141 puan alabilmiştim. Neden bir sonraki sene tekrar denememiştim? Oysa ki NASA’dan hala cevap bekleyen ufaklığın Astronot olma hayalleri vardı.
İpleri çözüp üstten bir dergiyi eline alıp birkaç sayfasını çeviren gence doğru yürüdüm. Omuzuna hafifçe dokundum. Bana doğru döndü. Fırça kadar sert olduğu belli olan koyu kızıl saçları, sinek kaydı tıraşı ve bir çift hüzünlü gözle oracıkta duruyordu. “Bir kez daha denemelisin?” dedim. “Gerekirse bir kez daha. Olmayacağından emin olana dek denemeye devam etmelisin. Pes ettiğin yerdeyse ikinci bir planın olmalı ve onun peşinden gitmelisin. Başaramadıklarının sana kattığı deneyimleri asla küçümsememelisin. Çünkü bunlar B planında gerekli olacak.”
Sir Ken Robinson’un(9) “Okullar Yaratıcılığı Öldürüyor mu?” isimli meşhur Ted konuşmasında da vurguladığı gibi çocuk yaşta sahip olduğumuz hayal gücü ile cesaretimizi dizginleyen eğitim sistemi ve toplum anlayışı yüzünden mi böyle olmuştu? Yoksa çabucak pes eden ben miydim? Çoğumuz çocukken hayaller kuruyor ve büyüdüğümüzde gerçekleşmesini bekliyoruz. Gerçek şu ki küçük bir çocuğun daha dokuz yaşında koyduğu mesleki hedef her zaman tutmayacağı için uzaya giden çok fazla Kanadalı Astronot yok. Bazı hayalleri gerçekleştirmek göstereceğimiz fedakarlıklara değil bunların büyüklüğüne bağlı.
Peki ya sen sevgili okur? Gençliğinde pes ettiğin o ana dönsen, kendine neler söylemek isterdin?
(1) Chris Hadfield’ın Bir Astronottan Hayat Dersleri isimli kitabı
(2) Berlin’in Top Gun filmiyle özdeşleşmiş hit şarkısı
(3) Uçak gemilerinde kısa mesafede uçakların yüksek hıza çıkartılıp kalkışlarına yardımcı olan mancınık sistemi. Örneğin bir uçağın 250 metre mesafede saate 250 km hıza çıkarılmasında kullanılır.
(4) Messerschmitt BF 109, Almanlar ikinci dünya savaşındaki efsane avcı uçaklarındandır.
(5) Zamanında bir çoğumuza havacılığı sevdiren ve THK tarafından aylık basılan dergi.
(6) Gravitational. G kuvveti. Bir kütleye belirli bir durumda etki eden hızlanma. Örneğin sert bir manevra sırasında pilotun 9G çekmesi kendi ağırlığının 9 kat fazlasına maruz kalması anlamına gelir. Bir roller coaster için bu değer en fazla 6.2dir(Tower of Terror —Gold Reef City, South Africa)
(7) Almanların ikinci dünya savaşının son döneminde denediği günümüz B2 bombardıman uçaklarının öncüsü diyebileceğimiz araç (https://www.bbc.com/future/article/20160201-the-wwii-flying-wing-decades-ahead-of-its-time)
(8) Yüksek Öğretime Öğrenci Seçme Sınavı. O yıllarda ÖYS-Öğrenci Yerleştirme Sınavından önce yapılırdı.
(9) https://www.ted.com/talks/ken_robinson_says_schools_kill_creativity?language=en
