Fırsatlar ve hayatın mekanizması
Niyet etmeden başlanmaz, yola çıkmadan varılmaz, elini uzatmadan alınmaz…
“Herkes her şeyin en iyisini hakeder ama elde edenler en gür sesiyle niyet edenler ve içinde şüphe barındırmadan eyleme geçenlerdir.”

Bu bir “tecrübe” yazısıdır. Bu bir “başına gelip gelip, deneyimleyip deneyimleyip ben artık anladım; bilmeyenleriniz varsa size de aktarayım” halidir.
Hayatın öyle bir ruhu ve öyle bir matematiği var ki kavradığımız an hiçbir şüpheye ya da kaygıya gerek kalmıyor.
Hayat (siz bu özneyi dilediğiniz gibi değiştirebilirsiniz) bizi anlıyor. Neyi gerçekten istediğimizi, ne için yanıp tutuştuğumuzu, neyi umursuyor gibi yapıp aslında hiç umursamadığımızı çok iyi biliyor. Manifestomuz neyse avcumuza bıraktığı da onun birebir yansıması oluyor. Ha, o manifesto bulanık, flu, eksik ve kararsızsa yine avcumuza onu yansıtan bir şeyler bırakıyor ama bakıp bakıp bir şey anlayamıyor; dev bir belirsizlik hissediyor, mesajı alamıyor ve bunalmış hissediyoruz. Verdiğimizin ne olduğunu unutup aldığımızın neden böyle eksik ve yarım olduğunu sorup duruyoruz.
Çok soyut düşünmeye gerek yok. Bir mağazaya girdiğinizi ve yarım yamalak ifadelerle ne istediğinizi tarif ettiğinizi düşünün, karşınızdaki sizi tam anlayacak olurken “ayy yok yok o da değil” diyip durduğunuzu. Veya siz “turuncu olan, evet evet” diye sayıklayıp aslında farketmeden mavi olanı kastettiğinizi ve size verdikleri o turuncu renkte giysiyi getirdikleri için kızdığınızı. Karmaşık mı oldu? İnanın değil. İnanın hayatta da yaptığımız bi-re-bir bu.
Yine hiç soyut düşündürmeden başka bir örnek: İlişkilerde açık olmamanın marifet olduğunu sanıyoruz. Bunun getirdiği daha büyük bir kötülük olarak yarım yarım cümleler kurup bütünün anlaşılmasını istiyoruz. Birinin bize hissettirdiklerini sakladığımızda “onu tolere ettiğimizi” sanıyoruz. Üzgün hissettiğimiz halde kızgın davranınca “özür dilenmeyi” bekliyoruz. Ama üzgünüm; ne sözlü iletişim, ne telepatik iletişim ne de başka bir şeyle siz apaçık olmadıkça karşıdakiyle aynı frekansta iletişim kuramayacaksınız.
Hayatla da bir ilişkimiz yok mu? Neden sistemi bunlardan farklı düşünüyoruz? Neden hayatın hiç anlayamadığımız karman çorman bir mekanizması var gibi davranıyoruz? Belki sandığımızdan çok daha basittir her şey, olamaz mı?
Aslında sahiden çok basit. Etrafımızdaki her şey gibi hayat da netlik ve açıklık istiyor. Netlik ve açıklık. Bu sabah aylardır şikayet ettiğim ancak yine de denemek için yerimden dahi kıpırdamadığım bir konuda (gayet sade ve gündelik bir konu aslında) harekete geçme isteğiyle uyandım. Frrrttt diye kalkıp öylesine, hiçbir beklentim olmadan ama bir şekilde o eylemi tamamlamak için hızlıca harekete geçtim. Hop! Beni mutlu edecek sonuç burnumun dibindeymiş ama ben harekete geçmeye zahmet etmediğim için görmemişim. Şikayet edip durmuşum. Meğer harika bir fırsat sunulmuş, görmeye tenezzül etmemişim.
Hep böyle olmuyor mu? Aynı döngüde olduğunuzu farkedip “Eeeh yeter! bundan sonra böyle böyle, başka türlü olmayacak!” diye aldığınız kararlar yok mu? Sizi çok üzen ilişkileri peş peşe yaşayıp “Yeter, bundan sonra buna razı olmayacağım!” diye niyetler uçuruvermiyor musunuz sonsuzluğa? Hah, işte o niyet hayattaki en değerli şey; o niyet büyük manifesto. Orada her şey açık ve net. Haliyle hayat için de size karşılığını vermek inanılmaz kolay.
Fırsat dediğimiz ve hiiç ummadığımız bir anda karşımıza çıksın, mucizeler yaratsın diye beklediğimiz şeyin işleyiş şekli bu işte. Hayat yelkenini açanı rüzgarıyla destekliyor, biz o rüzgarı fırsat sanıyoruz.
Herkes her şeyin en iyisini hakeder ama elde edenler en gür sesiyle niyet edenler ve içinde şüphe barındırmadan eyleme geçenlerdir. İki iki dört.
