‘Umutsuz yaşanmıyor’

Sürgün yazarlar üzerine bir denemesinde Roberto Bolaño, insanoğlu cennetten kovulduğuna göre hepimizin birer sürgün olduğumuzu söylerken, “sürgün yazarlar” diye bir sınıflandırma yapmanın yersizliğine değinir. Ülkeden ülkeye dolaşan karakterlerle dolu romanların yazarı Bolaño’nun savını doğru kabul etsek bile gerçek sürgünlere bir alt başlık açmakta sakınca yok: Ovid’den Dante’ye, Nabokov’dan Mahmud Derviş’e, Refik Halid’den Halikarnas Balıkçısı’na sıkı bir listeden söz ediyorum. Bu soy yazarların kimi ülkesinden, kimi özgürlüğünden, kimi çocukluğundan, kimi dilinden sürülmüştür.

Batı medeniyeti sürgün, göçmen yazarların fikirleriyle şekillendi; İslam dünyasında ise âlimler onu ‘hicret’in izdüşümü olarak yaşadı, yaşıyor. Sürgünün gönüllü olması hafifletici sebep değil — tarih gönüllü sürgünlerin daha şiddetli yaşandığını gösteriyor bize. Peki nasıl oluyor da, bazı yazarlar sürgünde yeniden doğarken, bazıları dönüşsüz bir yıkıma sürükleniyor? George Prochnik, Stefan Zweig’ın sürgün yıllarının izini sürdüğü kitabında* sormuştu: Yıllarca sürgüne katlandıktan sonra, işler görece iyiye gitmeye başlamışken Zweig ve karısı Lotte neden aşırı dozda Veronal içip bu dünyadan çekilmeyi seçtiler?

1881 doğumlu Stefan Zweig ihtiyar kuşaktandı (dünya savaşını gören ihtiyardır, der Bediüzzaman). Zengin bir aileden gelmenin rahatlığıyla ilkgençlik yıllarını Viyana boheminde, paha biçilmez elyazması kitapları arasında ve edebiyat konuşulan kahvelerde geçirdi. Şiirle başladığı yazı hayatında denemeci, tarihçi ve biyografi yazarı kimliğiyle adını duyurdu, kitaplar çevirdi, unutulmaz biyografiler (Erasmus, Balzac, Fouché) kaleme getirdi. 1934'te Nazilerin baskısından güç bela kurtulup soluğu Londra’da aldı. Atlantik’in öte yakasına uzanan yolculuğu 1943 Şubat’ında, Brezilya’da son buldu.

Sır değil: Sürgünün zor geçen ilk yıllarından sonra, kitapları baskı üstüne baskı yaparken, neredeyse bir film yıldızı kadar şöhretliyken yazarın ölümü seçmesi “umut”la ilgili, daha doğrusu, umudunu kaybetmekle. Zweig iki şeye inanıyordu: Avrupa fikrine ve sanatın, kitapların kurtarıcılığına. Avrupa gözleri önünde kendi kendini yok ederken yazıya sığındı. Naziler kitaplarını yakarken bile ülkesi hakkında kötü konuşmadı. Unutulmaz dersidir: Asla karşıtlarınızın entelektüel seviyesine inmeyi kendinize yakıştırmayın, demişti. Yine Prochnik’in kitabından öğreniyoruz, piyano tuşlarına dokunur gibi sırtlarını okşadığı kitaplarından uzak kalmak, çalışmakta teselli arayan Zweig için yıkımı hızlandırmış. (Kitaplarından ayrı düşmenin kederi, sürgün yazarlarda karşımıza sık çıkan bir motif, yine de düşünmeden edemiyorum: Kitaplarına tutkuyla bağlı Zweig, bugünün koşullarında, tabletinde yüzlerce e-kitapla geçirseydi sürgününü, bunu bir teselli olarak mı görürdü yoksa basılı kitabın eksikliğini “dünün dünyası”na kesin bir vedanın, baştan bir yenilginin işareti mi sayardı?)

Sürgün her zaman mesafeyle ölçülmez; evinde de sürgün olur insan. Hırsız eve girip kütüphaneyi dağıtır, odaları talan eder — tanıdık bir metafor. Yuvayı kaybetme duygusudur sürgün, acıdır; Edward Said’in çarpıcı benzetmesiyle “kış ruhu”dur. Umut kaybolunca kışın biteceğine inanç da yitip gidiyor.

Zweig’ın intihar haberini aldığında kendisi de sürgünde olan Thomas Mann’ın öfkelendiği söylenir, meslektaşının ölümü seçip düşmanlarını sevindirmesine içerlemiş. “İstedikleri tam da buydu” diyerek umudu bir görev sayması, Mann’ın serinkanlılığıyla örtüşüyor.

Öyledir bazı ara dönemler, kırılgan Stefan Zweig değil, metanetli Thomas Mann duruşu gerektirir. Umudu korumak, güzel günlerin geleceğine inanmak bir sorumluluğa dönüşür.

Türkçenin unutulmaz dizelerinden birini sıkça anmanın vaktidir: “Umutsuz yaşanmıyor.”

* The Impossible Exile: Stefan Zweig at the End of the World, George Prochnik, Other Press.

Like what you read? Give Can Bahadır Yüce a round of applause.

From a quick cheer to a standing ovation, clap to show how much you enjoyed this story.