Noktası Koyulmamış Şeyler Yığını

‘’ Ah şu yirmibirinci asır insanları…

Ne ara bu hale geldik azizim? Ne ara bu kadar boş, bu kadar anlamsız bir hayat yaşar olduk? İnsanımız okumaz, izlemesi gereken — ders alacağı, hayatını değiştirip daha güzel bir hale sokacak — şeyleri izlemez de saçma sapan şeylerle vakit öldürür, sanata değer vermez, diğer insanlara değer vermez. Bencil olduk azizim, bencil olduk. Kendimiz için yaşar olduk. Bilime, öğrenmeye, daha güzel, daha rahat yaşamaya uğraşmak yerine geçmişin gereksiz kısımlarına demir attık durduk. İlerlemek yerine gerilemeyi, aydınlanmak yerine karanlığa mahkum olmayı seçtik. Doğru söyleyeni dokuz köyden kovduk, burnu uzamayanı doğru söylüyor sandık. Araştırmadan inanmaya, duyduklarına körü körüne ve bilinçsizce bağlanmaya normalmiş, doğruymuş gibi baktık. Doğru ve güzel olanın peşinden gitmedik; daha da beteri, doğru ve güzel olmaya çalışmadık. İşte şimdi bu haldeyiz, nerede olduğumuzu bilmeden bir yolda ilerleyip duruyoruz. Sonumuz aslında yolun başında belliydi, gözümüzün önündeki tabelaya koca harflerle yazılmıştı. Okumadık, umursamadık. Dünyayı öldürdük. İyi olan, güzel olan şeyleri öldürdük. Ağaçları kestik, insanların düşüncelerine suikastler düzenledik, parlayan güneşi söndürdük. Şimdi de kendi engin karanlığımızda boğuluyoruz. ‘’

Pendik’ten başlayan ve sahil boyunca uzanan yolculuğum sırasında aklımdan bu ve benzeri şeyler geçiyordu işte. Saat ona yaklaşmış. Okul biteli saatler oluyor, neden eve gitmediğimi bilmiyorum. Çocuklara ‘’ Bugünlük bu kadar. ‘’ dedikten sonra okul zilini bile beklemeden dışarı çıktığımı hatırlıyorum. Gidip birazcık yürümek, beni önemseyen ve dinleyen tek kişiyle birazcık muhabbet etmek istedim: kendimle.

Aklımdaki düşüncelerin bir anda noktalanmasının sebebi şüphesiz dikkatimi çeken bir gruptu. Üç kişiydiler, sahildeki kayalıkların üstüne oturmuş, muhabbet ediyorlardı. Beni görünce bir ara önlerine doğru dönmüşlerdi, sonra bir tanesi kalkıp bana doğru yürümeye başlamıştı. Otuzlu yaşlarında, esmer ve bana oranla uzun boylu sayılabilecek bu adam, yarı sarhoş bir şekilde bana doğru yürüyünce endişeye düştüm. Bir anda sol elimde duran büyük çantamı kendimi korurcasına önümde tuttum. Adam güldü. Ellerini ‘’ sana zarar vermem ‘’ dercesine havaya kaldırdı. Sonra arkadaşlarının olduğu tarafı gösterip:

‘’ Bize katılmak ister misin diye sormaya geldim saygıdeğer meslektaşım, kötü bir niyetim yok. ‘’

Acilen kendimi toparladım. İnsanlara olan güvenim bu kadardı işte. Yirmi birinci yüzyıl insanlarına…

‘’ Afedersin. İnsanlara güvenim kalmadı bu devirde, malum… ‘’

‘’ Sorun değil. Buyur gel. ‘’

Garipsedim. Saate tekrar baktım, ona çeyrek var. Üç dost, yolda gördükleri ve tanımadıkları bir adamı neden yanlarına davet etsinler ki? Önemsemedim. Neyin önemi vardı ki? Beni öldürseler kimse umursamayacaktı zaten. Kendim hakkında endişelenmek için çok yalnızdım.

Sorumun cevabını öğrenmem de uzun sürmedi zaten. Kendisinin de öğretmen olduğunu öğrendiğim — ve sonradan kendisini çok sevdiğim — adam bana durumu anlattı:

- ‘’ Merakını gidereyim, seni çağırdık çünkü sende bir parça kendimizi gördük. Çantanda Pendik Lisesi’nin sembolü var. Pendik’ten buraya kadar yürümüş olman olası ‘’ ( Maltepe’de olduğumu sonradan öğrenmiştim, bu da tahminen on kilometreden fazla yürüdüğüm anlamına geliyordu ) ‘’ Yalnızsın, bir derdin var ki yürüyorsun, yoksa on yedi kilometre yürümezdin ‘’ ( on yediymiş )

‘’ Doğru. ‘’ demekle yetinebildim sadece. İnsan birini sadece kendine benziyorsa anlıyordu, bunu fark etmiştim.

‘’ O zaman aramıza hoş geldin. ‘’ dedi. Çok sıcak kanlı, çok samimiydi. Bu devirde, böyle bir insanla karşılaşmak… Garipsenmesi gereken bir durumdu bu.

Üç dostun yanına gidip hepsiyle tanıştım. O sırada olayı garipseme faslında olduğum için neler konuşulduğunu, kaç kere rezil olduğumu hatırlamıyorum. Bana garip gelen şey şuydu: İnsanların duyduğunda garipsediği, hatta beni küçümsediği ve dışladığı yönlerim onlara normal ve… güzel geliyordu. İsimlerini sorduğumda, sonradan ressam olduğunu öğrendiğim dostum:

‘’ Hiçbirimizin kendi ismi önemli değil. Önemli olan bir aradayken ismimizin ne olduğu ‘’ demişti. Bu dostum ressamlıkta ‘’ tutunamamış ‘’ ve insanların baskısıyla bankacı olmuştu. Aslında fark ettiğim şey şuydu, aslında hiçbirimiz gerçekte olduğumuz kişi değildik.

‘’ Bir aradayken adımız ne ki? ‘’ diye sordum. Kendimi olaya bilerek dahil etmedim. Kelimeler öylece çıkıvermişti ağzımdan. Bunu fark etmiş olacaklar ki gülümsemişlerdi. Meslektaşım:

‘’ Bilmem, kimiz biz? Kaybedenler Kulübü mü? ‘’

‘’ Aah, boşversene… ‘’ diye karşı çıktı aylak olan. Aslında müzisyendi ama, üçlü arasında aylak diye anılırdı. Bunu ne zaman öğrendiğimi hatırlamıyorum.

‘’ Tutunamayanlar? ‘’ diye fikir belirtti ressam olan.

Aylak olandan yine garipseyici bir bakış geldi. Sanki kendisine bir isim verilmesini sevmiyordu. O sadece kendisiydi, ne daha fazlası ne daha azı.

‘’ Kısacası, aziz dostum, biz o kitaplarda gördüğün ve gerçek olmadığına inandığın karakterleriz. Düzene alışamamış, ‘ tutunamamış ‘ olanlar… ‘’

Kısa süren bir sessizliğin ardından ressam dostum söze girdi:

‘’ Beni resimden soğutan ailemdi. Resim yapmamı istemiyorlardı. Ressamların para kazanamadığını, parasız dünyanın dönmeyeceğini filan söyleyip dururlardı. Ah şu ebeveynler, kendi hayatları boş geçmemiş gibi bir de çocuklarına da kendi hayatlarını yaşatmaya çalışıyorlar. ‘’

Ona katılmamak imkansızdı. Ben de insanların bencil olduğunu, sadece kendilerini düşünüp önemsediklerini düşünürdüm ve otuz yıla yaklaşan hayatım boyunca aksini bana kanıtlayan hiç kimseyle karşılaşmamıştım. Lakin işte burada, üç tanesi hemen yanımda duruyorlardı. Bencil olmayan, dünyayı ve insanları önemseyen üç insan da dünya ve insanlar tarafından dışlanmıştı.

‘’ Ben hala müzik yapabiliyorsam bu ailem sayesindedir… ‘’ dedi aylak olan. Hepimiz şaşırıp ona doğru baktık. Bıyık altından gülümseyip sözünü tamamladı. ‘’…beni evden kovup kendi başıma yaşamamı sağlamasalardı, hala gitarın telini bir kadının güzel kokusunu özlediğim gibi özlüyor olurdum. ‘’

Üçümüzün de suratında bir gülümseme belirdi. Bu sefer de meslektaşım söze girdi.

‘’ Ben de yazardım. Hayatta tek tutunduğum şey yazdıklarımdı. Buruşturup çöpe attığım kağıtları bile çok sever, onların benden bir parça olduğuna inanırdım… Sonra öğretmen oldum, istemeden. Çünkü… ‘’

‘’… yazdıkların berbattı ve kimse beğenmedi. ‘’ diye sözünü bitirdi aylak olan. Ressamdan bir kahkaha geldi. Ben de biraz sesli güldüm herhalde ki, meslektaşım bana uzunca bir baktı. Utanıp gülüşümü yarıda kestiğimde bu sefer o bir kahkaha patlattı.

‘’ Evet, öyleydi. ‘’ dedi kahkahasıyla karışık bir şekilde. Sonra bana döndü, ‘’ Peki ya sen, quarto? ‘’ ( quarto, Latince’de dördüncü demektir. Artık onlar da beni kendilerinden biri olarak görüyorlardı.) ‘’ Senin hikayen ne? ‘’

‘’ Ben astronom olmak isterdim ‘’ diye girdim söze. ‘’ Uzayı çok sever, gökyüzüne bakmadan saat geçirmezdim. Belli bir yaşa geldikten sonra anladım yanlış ülkede yanlış işe merak saldığımı. Sonra öğretmen olmaya karar verdim, daha doğrusu benim adıma çevremdeki insanlar karar verdi buna. Onuncu yılım olacak neredeyse öğretmenlikte. ‘’

‘’ Noktası koyulmamış şeyler yığını ‘’ dedi meslektaşım.

‘’ Efendim? ‘’ diye sordum. Ne demek istediğini anlamamıştım.

‘’ Hayatımızın özeti bu. Henüz sonlanmamış şeylerin yığını. Elli kişilik yemekten sonra birikmiş bir çöpten farksız bir hayat. ‘’

Bu sözden çok etkilendim. O yüzden bu yazının adını Noktası Koyulmamış Şeyler Yığını yaptım, onu anmak için. O gün orada bir saat kadar daha durdum, sonra evime gittim. Ondan sonraki aylar boyunca hep beraberdik, bir sürü güzel şey yaşadık. Kimse için bir şey ifade etmediğimi düşünürdüm hep. Ancak artık bir şey ifade ediyordum. Dünyada gördüğüm en iyi insanlar için, Bizim Üç Silahşörler’imiz için D’artagnan olmuştum.

Dün yaşanan bir trafik kazasında üçü de hayatını kaybetti…