Çok mu zor aslında bunları söylebilmek?

Yaşamak istemiyorum diyebilmek, bir ülkede. Doğduğun ülkeyse hele, bazıları için bunu söylemek hayli zor olabilir. Onlarca sene boyunca yemeğini yediğin, okuluna gittiğin, ve belki de ilk sevdiğin kızı\erkeği sebebi bu ülke. Zor olsa gerek değil mi terk etmek?

Benim için yurtdışı kapıları 2013 senesinin Mayıs ayıyla beraber açıldı. Abimin mezuniyet töreni nedeniyle New York City’e uçmuştuk ailecek. Hayatımda ilk defa o pasaport kontrolünden geçecek, ilk defa 1.5 saatten fazla bir uçuş yapacaktım. Heyecanımı tahmin edebilirsiniz herhalde. O heyecanım uçaktan inip abime sarıldığımda, bırakın azalmayı belki 3 katına belki 15 katına çıkmıştı. O kadar farklı geliyordu ki her şey. Özlem giderme faslı devam ederken atladık arabaya. İlk şokumu o anda yaşamıştım zaten. Abim de ben gibi arabalara merakı olan bir insan değildir. Ama orda okurken araba aldığını duyunca şaşkınlığımı gizleyememiştim, Türkiye’deki gibi pahalı olmadıklarını duyana dek. Nerden baksanız 3 veya 4 katı pahalıydı Türkiye’de araba satın almak.

Yolda devam ederken o kadar güzel yerler görüyordum ki, her yer yemyeşil her yer doğa kokuyordu. Camdan dışarı bakıp da mutsuz olabilmeniz imkansızdı o kadar yeşil ve mavi tonunun içinde. Binaları, parkları, insanları o kadar planlıydı ki, bu ritmi görüp ayak adımlarınızı buna uydurmanız işten bile değildi. Çok güzel 1 hafta geçirip bu arada da abimi mezun ederken içimde bir burukluk vardı. Türkiye’ye geri dönecek olmak. 1 hafta geçirmiş olmama rağmen o kadar büyülemişti ki New York beni…

İkinci maceram 2015 şubat ayındaydı. Hazırlığı yarı dönemde bitirerek kendime boş vakit çıkarmıştım. O boş vakti de tekrar geri dönmeyi istediğim, hatta özlediğim Amerika’yla doldurmalıyım diye düşünüp yaklaşık 5 ayımı San Francisco’da geçirdim. İnanılmaz bir deneyimdi, hayatın geri kalanını büsbütün etkileyecek o kadar fazla şey var ki. Türkiye’den gelmiş olmanın verdiği insanlara sinirle bakma halim gitmiş, yerine herkesi anlayabilmeye çalışan Can gelmişti. Çünkü insanlar size o gözle bakıyordu orda. Yanlış bir şey yaparsanız veya bir şeyi bilmiyorsanız aşık suratla asla bakmıyorlardı. Çünkü onlar da aynı şeyleri yaşıyorlardı, her zaman güler yüz. 5 ayın sonunda Türkiye’ye gelirken uçakta gene kendi kendime ettiğim küfürleri hatırlar gibiyim. Uçağa adım atmamla beraber Türkiye’ye geri dönmüştüm, gene aşık suratlar, gene birbirine tahammül edemeyen insanlar… Git gide daha da soğuyordum, daha da istemiyordum orda olmayı.

Üçüncü maceram ise 2016 yaz dönemi 3 arkadaş Macaristan’a gitmemizle başladı. İlk kez yurtdışına çıkmıyordum ama gene içimde hafif bi güvensizlik vardı. Ya ayak uyduramazsam? O kadar güzeldi ki Budapeşte, büyüleyici binaları, tatlı yerli halkı… Ordan da güzelce çıkmış ve yavaş yavaş Türk kimliğimi kaybediyor gibiydim.

Bu satırları ise dördüncü maceram olan Mountain View, Kaliforniya’dan yazıyorum. Daha güzel geleceklere inanabildiğim yerden. Ama Türkiye’de değil bunu biliyorum.

Türkiye’de yaşamak demekse, ne dediği ya da ne düşündüğü belli olmayan bir grup insanla yaşamaya öğrenmek. O kadar zor ki artık bunları kaldırabilmek. Bir kaç ülke veya şehir görmek o kadar fazla değiştiriyor ki Türkiye’ye olan düşüncenizi. Eğer sadece yaşamayı düşünüyorsanız, sevdiğiniz şeyleri yapmayı hayal ediyorsanız veya bir adım sonra acaba ne olacak düşüncesini kafadan atmak istiyorsanız, Türkiye gerçekten yaşanılabilir bir ülke değil. Ve ben, hemen çekip gitmek istiyorum Türkiye’den. Artık kendimi hiç bir yere bağlı hissetmiyorum, sadece yaşamak ve mutlu olmak istiyorum. Mutlu olduğum kadar insanları mutlu edebilirim. Bu bir zincirleme reaksiyon.

( Ben mutlu = Sen mutlu = O mutlu ) => Herkes mutlu.

Hiçbir yere bağlı olmadan yaşayabilmeyi amaçlıyordum hep. Yavaş yavaş bu adımları atmaya başladığım için kendimle gurur duyuyorum. Daha güzel günlerin habercisi olmak dileğiyle.

Çok basit değil mi aslında bunları söylemek?