LA LA LAND ve Hayattaki Şahane Anlar

Bir film izledim, kalbime aktı.

Bir adam bir hayal kurdu. Aklına bir hikaye düştü, yazdı. Biri gece gündüz melodiler kovaladı. Başkaları oynadı, dans etti. Bir duyguyu, bir tutkuyu anlattılar. Dünyanın öbür ucunda ben, karanlık bir salonda o hayali izledim. Film bitip de salonun ışıkları yandığında birkaç dakika yerimde kalakaldım. Dışarıdaki dünyaya hazır mıyım bilemedim. Suratımda garip bir sırıtma, öylece oturdum biraz.

Hakkında bir sürü şey söylenmiş bir film. 14 dalda Oscar adayıymış. Önce buradan önyargılıyım. Oscar alan filmleri çok sevmem. Akademinin klişelere çekilme potansiyeli yüksek. Filmi bir yere göğe sığdıramayanlar var bir de burun kıvırıp çok sıkılanlar, çok sıradan bulanlar. “Ay bi de müzikalmiş ya!” diyenler. Yazılan yorumları hiç okumamıştım, ama duyduklarım bunlar. Bakalım, nasılmış göreceğiz…

Işıklar kapandı film başladı. İlk sahne Los Angeles trafiği, şehrin uçsuz bucaksız karmaşası… Herkes arabalarının içinde ayrı bir alemde, kimi telefonda konuşuyor, kimi bangır bangır müzik dinliyor, kiminin suratında bezmiş bir ifade… Sonra birden arabaların üstüne çıkıp dans etmeye şarkılar söylemeye başlıyorlar. Hair müzikalinden hallice bir sahne. İçimden diyorum:

“Yandık, bu film uzun olacak…”

Yaklaşık 15 dakika sonra gözlerimden akan yaşları siliyorum. Öyle pek ağlamam filmlerde. Bu filmin başından sonuna kadar şiir gibi ağladım. Sicim gibi aktı gitti gözyaşlarım 2 saat boyunca aynı hattın üzerinde. Ama nasıl mutluyum, içim içime sığmıyor.

Gecenin bir vakti sokakta yürürken bir piyano sesi duyarsınız. Daha önce hiç duymadığınız bu melodi bir o kadar da tanıdıktır. O şarkıyı duyduğunuzda içeri girmeden edemezsiniz. Hikaye burada başlar.

Hayatta da böyle anlar vardır. Hiç beklemediğiniz bir köşe başında, bir sinemada, bir kitabın içindeki iki satırda karşınıza çıkan, kalp atışınızı hızlandıran anlar. Hayatta olduğunuzu hissettiren anlar…

Dünyanın kim bilir hangi köşesinde hiç tanımadığınız bir insan, bir şeyler hissetmiş ve bu duygu içine sığmamıştır. Başkalarına da anlatmak, hissettirebilmek için bir ‘oyun’ hazırlar. “Gelin, bir şey göstereceğim” der.

Zaten sanat dediğin, birine bir şeyler hissettirmekten başka nedir ki? Göğüs kafesinin içinde çırpınan, dilsiz bir kuş gibi bazı duygular. Anlatsan anlatılmıyor. Şeffaf değiliz, bakınca içimiz gözükmüyor. Çıkarıp gösteremediğinde, ama anlatma arzusu dayanılmaz olduğunda kendine bir çıkış yolu arıyor. Başka bir form gerekiyor insana.

Anlatmanı mümkün kılan o form bazen bir sinema filmi, bazen bir heykel ya da şarkı. Ve o zaman ortaya sanat çıkıyor işte. Sanatçının hissini aşan bir şey, her bakanın farklı gördüğü, farkı hissettiği, bazen sadece o esere bakanın göğsündeki dilsiz kuşun anladığı. Kimisine de hiçbir şey söylemeyen, gürültü gibi gelen…

Filmin konusuna gelirsek, çocukluğundan beri senaryo yazan ve Hollywoodda oyuncu olma hayalleri kuran Mia (Emma Stone) ve caz müziğine aşık arıza piyanist Sebastian’ın (Ryan Gosling) yolları kesişir. Konusunda olağanüstü hiçbir şey yok. Hatta ziyadesiyle klişe. Fakat güzelliği, bu kadar bayağı bir konuyu nasıl aktarmayı seçtiğinde yatıyor. Işığın ve renklerin kullanımı, müzikleri, sinemaskopa göz kırpan geniş açılarıyla insanı avucunun içine alıyor.

“Yıldızlar şehri, yalnız benim için mi parlıyorsun?
Yıldızlar şehri, göremediğim öyle çok şey var ki…”

Orijinal adı ne olursa olsun Türkçeye içinde “Aşk” kelimesi geçmeden çevirilmezse izlenmez mantığıyla “Aşıklar Şehri” denilen filmin adı aslında Los Angeles’a atıfla “Yıldızlar Şehri”. Ve bence birine duyulan aşkın değil, tutkunun filmi.

İliklerine işlemiş bir hayalin peşinden gitmeye çalışan, debelenen, reddedilen, ciddiye alınmayan ve “Yeterince iyi miyim?” “Buna cesaret edebilir miyim?” sorularının kemirdiği iki insan birbirlerindeki bu tutkuyu görür. İkisi de dünyanın umrunda değildir. Ama birbirlerine sessizce fısıldarlar:

“Seni duyuyorum ve yapmak için çırpındığın şey benim umrumda”

Bana gelince... Bugün bu film var olduğu için, bunları hissettirdiği için dünya daha güzel bir yer benim için. Bütün farklılıklarımıza rağmen ortak bir tel yakalayıp orada buluşuvermek birden. İnsanlık halini paylaşmak. İnsan olmanın acizliğini ve muhteşemliğini hissetmek.

Kocaman bir sinema salonunda etrafımda insanlar öfleyip pöflerken, filmin yarısında “İçim şişti sonuna kadar dayanamam” deyip çıkarken, telefonunun ışığını gözüne sokmak pahasına tweet atarken, perdeye kilitlenmiş yüzünde bir gülümseme gözünden yaşlar akan ben. Sanki başka kimseye komik gelmeyen bir şakaya gülüyormuşum gibi bir his. İçimden diyorum ki “İyi ki bunu gördüm, iyi ki hissettim, şükürler olsun.”

İnsan ne enteresan varlık. Aynı şeye bakıp tamamen farklı şeyler görüyoruz. Birine dokunmayan şey öbürünün kalbini söküyor da yan yana saksılarda otururken farkına bile varmıyorlar.
Ne garip ne muhteşem. İyi ya da kötü değil. Ötelenecek bir şey hiç değil. Yalnızca öyle. Olduğu gibi. Her şey, olduğu gibi. Olduğu gibi güzel.

Zaten insan kalabalıklar içinde hem çok yalnız hem de evinde hissedebilir. Amsterdamda Van Gogh müzesinde hissettiklerim, Floransadaki Akademide Michelangelonun Davut heykelini ilk gördüğüm anda hissettiklerim. Bu aşkınlık hissi, bu tutkuya şahit olmak. Hayattaki şahane anlar.

Bir şeyi çok sevebilmek. İnsanın elini uzatması semaya. Tanrının eline dokunabilmek için. Kendine verilenle bir şeyler yapması. Yüreğine şarkı söyleten şeyler. Hiçbir şeyin ve hiç kimsenin önemli olmadığı, yalnızca o şeyi gördüğün, istediğin ve o şey için çalıştığın, kendini adadığın, kendini unuttuğun bir hal. Sana verilen yetenekle, hisle -her ne verilmişse- kendi şarkını çalmak, hikayeni anlatmak. O ilahi bağlantı. Neden burada olduğuna anlam veren ve diğer herşeyi güzelleştiren “o şey”. Ne olduğunun hiç önemi yok. Başkalarının umrunda olsun ya da olmasın. İçindeki dilsiz kuşa konuşmayı öğretmek, şarkı söyletmek. O şarkıyı duyanların kapıdan içeri girmesi, kalbine dokunması…

Örneğin bu filmin 32 yaşındaki yönetmeni Damien Chazelle. Aynı zamanda Whiplash’in de yönetmeni. O da hayal kuranlardan. Filmlerindeki karakterlerin genç bir yönetmen olarak kendi yaşadığı zorlukları ve varolma çabasını da yansıttığını söylüyor. La La Land’in senaryosunu 2010 yılında yazmış. Filmin yapımı için ilk görüştüğü stüdyo, hikayesinde onun için önemli olan bazı şeylerden feragat etmesini istemiş. “Erkek başrol caz piyanisti değil rock müzisyeni olsun (!), karmaşık açılış sahnesi olmasın, hikayenin sonu da böyle bitmesin” demişler. (Hollywood klişelerine saygı ve selamla..) Değişiklikleri kabul etmeyen Chazelle stüdyonun teklifini geri çevirip filmi rafa kaldırmış ve başka projelerle uğraşmış. Sonrasında Whiplash filmiyle kazandığı başarı ve ödüller sayesinde La La Land’i istediği haliyle hayata geçirebileceği bir fırsat yakalayabilmiş.

Filmin en önemli özelliklerinden biri de müzikleri. Müzikleri yapan Justin Hurwitz yönetmen Chazelle’in Harvard Film Okulundan sınıf arkadaşı. İki buçuk yıl boyunca gece gündüz tutkuyla çalışmış, filmdeki müzikler ortaya çıkana kadar 1.900 tane piyano demosu kaydetmiş ve kendine devamlı şu soruyu sormuş:

“ Film bitip de salondan çıktığımda bu melodiyi hatırlayacak mıyım?”

Hurwitz sorunun cevabını bulmuş olacak ki, filmi izlediğimden beri aklımdan çıkmayan “City of Stars” ve “Mia and Sebastian’s Theme” gibi muhteşem eserlere imza atmış.

Bu melodiler karakterlerin hissettiği duyguları incecik ağlarla birbirine örüp, izleyiciyi de o ağlara hassas hale getirmiş. Film boyunca açılış sahnesi hariç bir müzikal film izliyor gibi hissetmedim. Bunu iyi anlamda söylüyorum çünkü sinemada anlatım olarak kopuk bulurum müzikal filmleri. Sanki film durur, şarkı ve danslar başlar; sonra şarkı durur ve senaryo devam eder. Fakat bu filmde sakince akan bir derenin üzerinde kayıktasınız. Yönetmen suyun üzerinde sizi götürmek istediği yere müzikler ve melodilerle taşıyor. Hiçbir taşa, köke takılıp sallanmıyor, suyun üzerinde öylece süzülüyorsunuz.

Bir adam bir hayal kurdu. Aklına bir hikaye düştü, yazdı. Biri gece gündüz melodiler kovaladı. Başkaları oynadı, dans etti. Bir duyguyu, bir tutkuyu anlattılar. Dünyanın öbür ucunda ben karanlık bir salonda, o hayali izledim. Bir film izledim, kalbime aktı.

Sonra oturup bu satırları yazarken buldum kendimi. Belki bu yazıyı okuyunca, siz de bir film izlersiniz. Belki göğüs kafesinizdeki dilsiz kuş, çalan melodiyi tanır. Kim bilir?