‘Daha iyi bir insan olmak’ yazımın 2. Kısmı bir yerde yazıladursun (ki söylemem gerek bence çok yavaş ilerliyor ☺) şimdi sizlerle tamamen farklı bir konu bütünündeki fantastik ama can-ı gönülden inandığım düşüncelerimi paylaşacağım.

Öncelikle bir soru sorsam: Yaşantınızın şimdiki durumunu düşünün genel olarak memnun musunuz?

Şimdi biraz daha farklılaştırayım soruyu: Türkiye’yi tekrar düşünün ama bu sefer Hollanda’dan ya da İngiltere’den gelen ve bizim hakkımızda ortalama kültürel bilgisi ve yine ortalama empati yeteneği olan bir turist gibi. Unutmayın refah seviyesi daha yüksek, daha huzurlu ve gelişmiş bir ülkede yaşayıp buraya geliyorsunuz sadece tatil için.

Şimdi de biraz kolaylaştırıyorum: Mısır gibi bizden refah, huzur ve gelişmişlik konusunda geri kalmış bir ülkeden, ülkesinde farklı anlayışların keskin mücadelesi olan, Türkleri sadece osmanlının devamı olan müslüman bir ülke ve kurtuluş savaşından galip ayrılmış cesur bir millet olarak kendine örnek alan gıpta ile baktığı ülkeye ilk kez gelmiş bir turist gibi düşünün.

Eğer bu 3 alternatifin hepsinde biraz olsun gerçekleri kendinize söyleyebildiyseniz sanırım şunlar vardır içinde:

  • Modernliği ve gelenekselliği aynı anda içinde barındıran metropol bir yapı.
  • Sürekli bir koşturma içinde etrafındaki güzelliklere bakmaya zaman bulamayan halk.
  • Dilenen insanlar ile Bentley marka otomobili ile turlayanı birleştirebilen, bu derin vadiyi bir yayla gibi gösteren caddeler.

Bunları arttırabiliriz sanırım ama baktığınızda aşağı yukarı mutabık kalabileceğimiz konular bunların da içinde olduğu birkaç maddedir.

Aslında gözümüzden kaçan ve hep de gözardı ettiğimiz şeyler bunlar. Bunların başında da hep birlikte Türkiye’de yaşıyor olduğumuz geliyor.

Biz bu koşturmacayı yaratıyoruz; hem gelenekselci hem de modern olabiliyoruz; yeri geldiğinde toplu ulaşım ile çoğunlukla da hususi araçlarımızda yolculuk ediyoruz; tatile bütün dünyanın gıpta ile baktığı bodruma, çeşmeye, antalyaya gidebiliyoruz ama bodrum katında soğan ekmek yiyerek de hayatımızı sürdürebiliyoruz.

Az ya da çok fark etmeksizin bu ülkenin bizim için sunduğu her şeyden yararlanıyoruz. Eğer bu bir hayat denklemi ise, biz bireyler olarak bunun ne kadar parçasıysak ülkemiz de o kadar parçası hatta belki daha bile fazla.

O zaman neden hep kendimizi düşünüyoruz? Neden hep taraf olarak güçlü-zayıf, zengin-fakir, iktidar-muhalefet, sağ-sol gibi ayrışıyoruz? Aslında ilk tercihimiz her zaman Türkiye olmamalı mı; yani ecnebilerin “The Greater Good” dediği çoğunluğun iyiliği, ülkemizin refahı, milletimizin başarısı olmamalı mı?

Bunu politik olarak değerlendirmiyorum tam aksine sosyolojik ve kültürel olarak düşünerek söylüyorum ki bence gelinen noktada herkesin yapması gereken bu.

Bu yazıyı yazmaya başladığımda daha amerikan doları 3 bile değildi, darbe girişimi olmamıştı, fetö ve Türkiye düşman değildi ve silahlı kuvvetlerimiz Suriye içine girmemişti. Ama inanın yazıyı bitirmek için şimdi tekrar okuduğumda ve önümüzde anayasal değişiklik için yapılacak olan referandum olmasına rağmen maalesef söylediklerimle ilgili değişen hiçbir şey yok.

Hala eskisi kadar belki de daha fazla herkes kendini düşünüyor: Acaba bugün de hayatta kalabilecek miyim, acaba yarın da aynı işte çalışıyor olacak mıyım, acaba bu ayı şirketim çıkarabilecek mi, kirayı yatırabilecek miyim, kredi kartını ödeyebilecek miyim, tuttuğum takıma hangi hakem hataları yapıldı, mecliste hangi kavgalar oldu, Başbakan ve Cumhurbaşkanı hayatımızı kolaylaştıracak hangi müjdeleri verdi…

Görüyorsunuz ne ülkenin ne devletin ne de çocuklarının ve hatta torunlarının geleceğini düşünen var. Hep günü kurtarmaya ve ayı çıkarmaya çalışıyor, üstelik hayatta kaldığımıza ve devletimize tüm bunları başarmamızı sağladığı için şükrediyoruz.

Dünyaya yakın geçen gökcisimlerinden hapsolmuş gazları ve metalleri toplayarak neden enerji üretmiyoruz demiyorum burada… (yapan ülkeler var gerçi ama bunu düşünmenin sırası değil)

Benim bahsettiğim çok daha basit bir şey aslında, şuan düşününce çok ütopik gelse de;

  • Refah içinde yaşayan bir ülkeden bahsediyorum. Her bireyin içinde bulunduğu günü ya da ayı nasıl tamamlayacağını değil, kendini, ailesini ve çevresini nasıl mutlu edeceğini düşündüğü
  • Başarılı ve güçlü bir devletten bahsediyorum. Hedeflediği her alanda dünyada söz sahibi, sadece aydınları denilen birkaç kişiyle değil tüm vatandaşları ile bu alanlarda dünyaya yön verebilecek.
  • Hoşgörülü ve güvenilir bir milletten bahsediyorum. Somurtkan, gergin ve sürekli çevresinden bir kötülük bekleyen insanlar topluluğundan değil, birbirine “Günaydın” ve “Teşekkürler” demenin ne kadar güzel olduğunu bilen, tanımadığı birine kısa süreliğine eşyasını emanet etmekten çekinmeyen, hava yağmurluyken yaşlı birini yol kenarında yürürken görünce gitmek istediği yere kadar bırakan, birbirine gocunmadan yer ve yol veren…
  • Son olarak da geleceğine güvenle bakan bir bireyden bahsediyorum. Onun sayesinde yani SENİN sayende tüm bunların gerçekleştiğini ve senden sonrakilere bunları bıraktığını bilen hepimizden bahsediyorum…

Bunları söyleyip çözümü söylemeden bırakacak mıyım? Tabii ki hayır ☺

Çözüm aslında sensin; Teşekkür etmekten çekinme, bir kere fazla Günaydın de, bir kişiye de bu sefer sinirlenme “olur” de “kim bilir o neler yaşıyor” es geç yani, önüne geçmeye çalışan birine yol ver, çocuğuna bir kere fazla gülümse…

Küçük şeylerden başlarsak emin olun yukarıdakilerin hepsini başarırız. Ama yılmadan cesurca ve ısrarla bu güzellikleri yapmaya devam edersek.

Bu yeterli mi tabii ki değil. Sonrasında kendine sor bu akşam kendim için, sevdiklerim için ne yaptım diye… Tamamen dürüst olursan kendine işte o zaman değişim başlar.

Sevgili Mazhar Alanson’un da dediği gibi: “Benim hala umudum var, isyan etsem de istediğim kadar…”

Son olarak bir alıntı daha yapmak istiyorum onda da yine Mazhar Alanson imzası var ama bu sefer bir film ismi ve Cem Yılmaz ile birlikteler: “Herşey çok güzel olacak…”

Sevgiyle kalın

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.