Günün En Güzel Zamanı

İlk çıktığı zamanlardan bu yana aklımda olan “medium” ekranının karşısındayım, burada bir şeyler yazıp yayınlamaya başlayacağım günün bugün olacağını hiç tahmin etmezdim. Gerçi bugünün özel bir anlamı yok, ya da en azından şimdilik. Büyük bir farkındalıkla büyük bir karar almış değilim. Zaten en iyi kararlar büyük farkındalıkların ardından değil de, birdenbire alınıyor, üzerine çok düşünmeden. Bu da öyle bir an işte, iyi olduğunu bildiğim bir kararı üzerine çok düşünmeden aldığım bir an. Sonunda “medium”da yazmaya ve yayınlamaya başlamak, bu anın doğal bir sonucu. Çekiştirmek yok.

Diğer yandan başlamak iddiası kendi başına büyük bir taahhüt. Başladığında devam da etmeli insan. Ya da belki de başlamak iddiasını dile getirmeden başlamalı. Aksi takdirde başlayıp da devam edilemediğinde başlangıcın ifadesi sessiz bir suçluğunun yokluk tefrikası haline gelir, taahhüdün sahibinin aklında. Ancak şimdi bunlara da takılmayacağım. Başladık bir kere. Kalanını yarın her kim olacaksam o düşünsün.

Bana göre günün en güzel zamanı, güneş doğmadan hemen önce. Çok kısa bir zaman, en fazla yarım saat sürüyor. Ancak o yarım saatte duygular sakin, düşünceler en yalın hallerinde oluyor, beden bu sükunet ve yalınlığa uygun bir şekilde insanın kendinde olanı izliyor, kendiliği çekiştirmiyor. Böylelikle düşle gerçek arasındaki o asla giderilemeyen açıklık bir nebze olsun daralıp yine o kısacık zaman boyunca öyle kalıyor, dinamik bir dengede, nefes alır gibi. Varoluş, her ne şekilde isimlendirilecekse, en güzel haliyle doğadaki yerini alıyor.

Günün en güzel zamanı, güneş doğmadan hemen önce. Dünyanın her neresinde olursa olsun.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.