Kaybettiklerim

Kalemini kitabını, cüzdanını aklını, hayatını kaybedersin ama bunların hepsinin yerine ikamesini koyarsın ya da o kaybettiğini bulursun belli mi olur ama öle bir şeyi kaybedersin ki istesen de geri gelmez istesen de yerine başka bir şey koyamazsın, telefonunu kaybetsen çaldırırsın sesi duyar sonra gider yerini bulursun kavuşursun telefonuna,

Keşke her şey o telefon gibi olsa aradığını ona belirtiyorsun ve o sana cevap veriyor buradayım diyor…

Gün gelir öle bir şey kaybedersin ki yerine ne koyacak bir şey bulursun ne de çağrı attığında sana gelecek bir ses bulursun, bir Pazar sabahıydı tarih 18 Eylül’dü… ve o gün kaybedeceğim en büyük şeyi kaybettim… hiç ses gelmiyordu çığlıklar içinde sessizlik yaşadım kimseyi duymadım

Şu zamana kadar kayıp haberleri izledim televizyonlarda, okudum hep ama hiç de kendim de düşünmemiştim bu nasıl bir acıdır diye… demek ki hiç düşünmediğin zamanlarda aklının ucundan geçmesinin bile imkanı olmayan zamanlarda kaybediyorsun bir eşyanı, bir canını…

Ama artık biliyorum öğrendim mi bilmiyorum ama acıları yorumlayabiliyorum merak ettiğim şeyi mi kazandım yoksa acının tarifini mi öğrendim bilmiyorum açıkçası ama tarifim çok acılı tadından yenmez, yemezsin hiç de yemek istemezsin

Tarifim ne kadar doğru bilmiyorum ama sanırım bir insan evladını kaybederse böbreklerini kaybetmiş gibi olur, eğer bir insan babasını kaybederse kolunu kaybetmiş gibi olur, ama eğer bir insan annesini kaybederse canını kaybetmiş gibi oluyor — muş ama anne sadece can götürmez aynı zamanda aklını da alır her şeyi de

Akıl gitti, can gitti her şey gitti peki ne kaldı ya da ne getirdi, getirdiği bir şey yok muydu yeni olarak, getirdiği tek şey yalnızlık, sadece yalnızlık beyninin içinde bir köşede sana en kralından bir oda veriyor, arada bir giriyorsun ona ve belli bir zaman sonra bakmışsın ki alışkanlık olmuş çıkmak istemiyorsun o odadan, yani al diyor bununla idare et nereye kadar idare edeceksen artık…

O odayı yanında taşıyor gibisin çünkü beyninin içine yerleşiyor iyice, her gördüğün resim her baktığın mutluluk da bir eksiklik görüp sonra sendeki eksikliği hatırlıyorsun, ve yalnızlaşıyorsun ve hemen o odaya gitmek istiyorsun bende yalnızlığı aldım koydum çuvala attım sırtıma gezmeye başladım ne zaman sıkılsam karşıma oturtup içmeye başlıyorum bu kadar gezip de beni bir dinleyen bir o çıkıyor şaşırıyorum bazen, hiç bana sıkıldım demiyor hiç şikayet etmiyor bir de üstüne anlattığım olaylara yorum yapıyor benimle o kadar gezdi ki kafamdaki düşünceleri söylüyor bana, anlıyor beni çok şaşırıyorum ama hep aynı kafadayız iyi ki varsın çuvalım benim… can dostum kumaştan ama bakmayın öle boynu bükük olduğuna içi demir gibi sert dayanıklı… bazen de yufka yürekli ama bir yandan sanki ışık tutunca güçlenecekmiş gibi duruyor sanki ben…

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.