HAYVAN

İçimizdeki hayvanı mutlu etmek, insan tarafımıza göre o kadar kolay ki, neredeyse hayal kırıklığına uğrayacak oluyorum zaman zaman… Çok acıktıktan sonra yediği yemek nasıl da lezzetli geliyor insana. Çok susadıktan sonra kana kana içtiğin serin su nasıl da doyuruyor seni. Sıkışmışken tuvalete gittiğinde rahatlıktan nasıl da çözülüyor dizlerinin bağı veya yorucu bir günün ardından yattığın yatak ne kadar mutlu ediyor.

Halbuki insan tarafımız öyle mi? Nesilden nesle genlerden başka, tecrübelerini de aktarabilmiş bir canlının elbette ki hayvandan bir farkı var. Sanki ruh dediğin şey, insan için iki katmanlı. Biri midede, biri kafatasının içinde yaşıyor.

Mesela özlüyorsun… Deli gibi özlüyorsun birisini. Görsem, sarılsam, koklasam, sohbet etsem diyorsun. Tıpkı içerideki hayvanın saatlerce sıcağın altında dolaştıktan sonra suyu isteyişi gibi, insan da kendi gibi bir başka insana hasret duyuyor. Neredeyse susuzluk kadar somut oluyor, hatta yerine göre açlığın ve susuzluğun bile önüne geçiyor özlem.

Ancak bu duyguyu doyurmak, hissetmek kadar zor oluyor çoğu zaman. Hayvan tarafının içtiği bir litre soğuk sudan sonra sesi çıkmazken, insan tarafın özlemini duyduğu kişiye kavuşsa bile doyuma ulaşamıyor… O kadar karmaşık ki, en başta ne konuşacağını bilemiyor insan. Özlemenin bir sebebi var çünkü. Özlediysen, ayrı kalmışsın demektir. “Ben seni yanındayken bile özlüyorum” diyen tiplerin özlemi gibi bir histen bahsetmiyorum zira. Özlediysen, bu insandan uzaksındır artık. Görememiş, koklayamamış, dokunamamış, gözlerine arada bir medyum olmadan bakamamışsındır. Araya zaman girmiştir ve bu zaman, sizin aklınızdaki insan ile gerçek insanı değiştirmiştir. Ancak su hep aynı su, et hep aynı et, uyku hep aynı uykudur.

Bir şey konuşsan bile, bir kere ayrılığın hissi ile tadı kaçan herhangi bir yakınlığın telafi edilmesi zordur içimizdeki insan için. Bu yüzden, özlemini duyduğu özneye kavuşsa bile, tam bir rahatlık hissetmez, hemen mutlu olmaz. Utanır, sıkılır, konuşacak bir şey bulamaz. Çoğu zaman rahatlamadan çok kötü hissetmeye sebep veren bu özlem sonrası kavuşmalar yüzünden, içerideki insan tamamıyla unutmayı tercih eder özlemek yerine.

Çok istediğin bir işe sahip olduktan sonra hevesin kaçar mesela. Bir şeyi mutlu ola ola yapıyorsan da bilirsin ki bu bir alışkanlıktır ve içindeki insandan çok hayvan ile ilişkili hale gelmiştir artık. Sanki insan, düşünebilmenin yükünden sıkılmıştır zaman içinde. Sanki nesilden nesle aktarılan ortak tecrübenin yan etkileri görülmeye başlanmış, insan ateşi, elektriği kullanmayı bilip, iletişim için dilleri öğrenirken; bunun yanında yaşanmışlıkların tümünü içinde barındıran ortak hafızanın acılarını da üzerinde hissediyor olmuştur.

Bu yüzden belki de, “tatmin” kelimesi yetmez olmuş, “mutluluk” için arayışa girişmiştir içimizdeki insanlar. İçtiğin su için suçlu hissetmezken, karşında gördüğün, bütün hatıraları aklına getiren özlenmiş bir çift göz seni suçlu hissettirir. Çocukluktan beri hiçbir anı içinde sadece mutluluk barındırmaz. Özlediğin insan ile görüştüğünde konuşacak bir şey bulduysan, uzun uzun sarıldıysan bile, ayrıldığında yine aynı şekilde açlık duyacağını bilmek başlı başına yeterlidir tamamen mutlu olamamak için.

İçimizdeki insan, hayvana göre çok daha küstahtır bu yüzden. Onun arzuları, hayvanınki gibi yaşamsal ihtiyaçlardan uzanmaz. Ruhun yoğun, derin, karanlık kısımlarından kopup, uzayda ne idiği belirsiz ilerleyip milyonlarca yıllık kütleleri yerinden pervasızca oynatan göktaşları gibi mutluluğunuza çarpıp yok eder bu arzular.

Bu yüzden en korktuğum şey, içimdeki insanın acıkmasıdır. Hiç kaşıyamadığım bir kaşıntı gibi döner durur bütün vücudumda. Bu yüzden acıkınca çok mutlu olurum. Bu yüzden, içimdeki hayvan ve ona en yakın şey olan içimdeki çocuk çok değerlidir benim için. Olgunluk adına boğma ihtiyacı duyulan bu iki temel öge, bence asıl dizginlenmesi gereken insan tarafını zapt edebilmek için güçlü durmalıdır her zaman. Yoksa yılların getirdiği alışkanlıkların yok oluşundan beslenen insan, kendini doyurulamaz bir açlığa sürükleyecek ve belki de felaketin kapısını aralayacaktır.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.